Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Kilit özet: Tanzimat'tan sonra Osmanlı yönetimi Avrupa'nın biçimlerini seçerek benimsedi. Dolmabahçe Avrupa saraylarına benzeyen bir cepheyle eski selamlık ve harem düzenini birleştirdi. Sultanlar sergilere katıldı, İstanbul'da kendi sergisini açtı ve Pera'nın stüdyolarını saray fotoğrafçısı yaptı. Elbise-i Osmaniyye imparatorluğun halklarını kendi kıyafetleriyle, Yıldız albümleri ise okulları ve kışlalarıyla gösterdi. Osman Hamdi müzeyi yönetti, 1884 yasasıyla eski eserleri devletin malı saydı ve Sayda'nın lahitlerini İstanbul'da kendileri için yapılan bir binaya yerleştirdi. Sanayi-i Nefise Mektebi, asker ressamlar, saray ressamı Zonaro ve resim yapan bir şehzade, imparatorluğun kendi imgesini tuvalde de kurduğunu gösterir.
Açılış: Sayda'da açılan mezar odaları
1887'de, bugün Lübnan'da bulunan Sayda kentinin yakınında, bir arazide toprak kazılırken yerin altında taşa oyulmuş odalara rastlandı. Odaların içinde mermer lahitler duruyordu. Haber İstanbul'a ulaşınca imparatorluk müzesinin müdürü Osman Hamdi Bey yola çıktı.
Lahitler aylar süren bir çalışmayla odalardan çıkarıldı, kıyıya indirildi ve bir gemiyle İstanbul'a taşındı. Bunlardan biri, kabartmalarında Büyük İskender'in avlandığı ve savaştığı sahnelerin bulunduğu, bugün dünyanın en çok tanınan antik lahitlerinden biri oldu.
Önceki derste Hindistan'da sanat okullarını ve müzeleri sömürge yönetiminin kurduğunu gördük. Osmanlı İmparatorluğu da aynı yüzyılda Avrupa'nın askerî ve ekonomik baskısı altındaydı, ama müzesini, yasasını ve okulunu kendi memurlarıyla kurdu. Sayda'nın lahitleri bu yüzden bir Avrupa başkentine gitmedi. İstanbul'da kendileri için yapılan bir binaya yerleştirildi.
Dersin yolu
Önce Tanzimat'ın getirdiği değişikliğe ve Boğaz kıyısındaki yeni saraya bakacağız. Sonra sultanların sergilere ve fotoğrafa nasıl yöneldiğini, Pera'nın stüdyolarını ve Abdülhamid II'nin albümlerini göreceğiz. Ardından müzeye, eski eser yasasına, Sayda'nın lahitlerine ve güzel sanatlar okuluna geçeceğiz. Son durakta asker ressamları, bir İtalyan saray ressamını ve resim yapan bir şehzadeyi tanıyacağız.
Her durakta aynı soruyu soracağız: burada kim neyi seçti ve imparatorluğun kendi imgesine ne eklendi?
Sıfır noktası: Tanzimat ve seçme hakkı
3 Kasım 1839'da İstanbul'da Gülhane Parkı'nda bir ferman okundu. Genç padişah Abdülmecid adına okunan bu metin, uyrukların can ve mal güvenliğini, vergilerin düzenli toplanmasını ve askerliğin bir kurala bağlanmasını vaat ediyordu. Bu belgeyle başlayan döneme Tanzimat, yani düzenlemeler dönemi denir.
Ardından gelen yıllarda yeni okullar, yeni bakanlıklar, yeni bir kıyafet düzeni ve yeni yasalar kuruldu. Bu değişimi anlatırken sık kullanılan sözcük «Batılılaşma»dır. Sözcük bir yöne işaret eder, ama seçimi yapanı gölgede bırakır.
Osmanlı yönetimi Avrupa'dan bazı biçimleri, araçları ve kurumları aldı. Bunları kendi saray düzenine, kendi dinî ve hukukî geleneğine, kendi siyasi ihtiyacına göre yerleştirdi. Bir sarayın cephesi Paris'e benzerken planı eski Osmanlı saraylarının düzenini koruyabiliyordu. Bir fotoğraf albümü Avrupa'nın tekniğiyle yapılırken Avrupa'nın Doğu imgesine bir yanıt verebiliyordu.
Bu derste bu seçici benimsemeyi izleyeceğiz. Asıl mesele, bir imparatorluğun kendisini nasıl göstermek istediğidir.
Mekanizma — Boğaz kıyısında bir saray
Fatih döneminden beri padişahların yaşadığı Topkapı Sarayı, avlular etrafında dağılan alçak köşklerden ve odalardan oluşuyordu. On dokuzuncu yüzyılın ortasında Abdülmecid, Boğaz kıyısında, eski bir ahşap sahil sarayının yerine taştan büyük bir saray yaptırdı.
Sarayın mimarları Balyan ailesindendi. Bu Ermeni mimar ailesi yüzyıl boyunca sarayların, camilerin, kışlaların ve köşklerin pek çoğunu kuşaktan kuşağa tasarladı. Dolmabahçe'de Garabet Balyan ile oğlu Nigoğos Balyan birlikte çalıştı.
Cephede Barok, Rokoko ve Neoklasik ögeler bir arada kullanılmıştı. Ziyaretçiler Avrupa'daki saraylara benzeyen bir yüzle karşılaşıyordu. Plan ise eski geleneği sürdürüyordu: devlet işlerinin görüldüğü bir selamlık bölümü, ailenin yaşadığı bir harem bölümü ve ikisinin arasında büyük bir tören salonu vardı.
Bayramlarda devlet adamları bu salonda padişahla bayramlaşırdı. Bu tören, Topkapı'nın Babüssaade önünde yapılan eski törenin yeni bir sahnesiydi. Saray 1856'da tamamlandığında padişah ailesi Topkapı'dan buraya taşındı. Yeni saray, eski bir törene Avrupa saraylarının salon ölçeğini verdi.
Aynı aileden Nigoğos Balyan, sarayın birkaç kilometre kuzeyinde, deniz kıyısında bir cami de tasarladı.
Ortaköy Camii, on sekizinci yüzyılda İstanbul'da başlayan Osmanlı Baroğu'nun geç ve hafif bir yankısıdır. Önceki kurslarda gördüğümüz eski selatin camilerinin ağır, kademeli kubbe düzeni burada yerini ışıkla dolu tek bir mekâna bırakır.
Mekanizma — sergiye giden padişah
Fuarlar dersinde 1851'deki cam salonu ve Paris'in büyük sergilerini gördük. Osmanlı yönetimi bu sergilere ilk yıllardan itibaren ürün gönderdi. 1863'te ise İstanbul'da kendi sergisini açtı.
Sergi, imparatorluğun eyaletlerini bir salonun içinde bir araya getiriyordu. Ziyaretçi bir bölümden ötekine yürürken Balkanlar'ın, Anadolu'nun ve Arap eyaletlerinin ürünlerini aynı çatı altında görüyordu. Fuarların sınıflandırma dili burada bir imparatorluğun kendi envanterine çevrildi.
Dört yıl sonra Abdülaziz, Paris'teki dünya sergisine gitti. Bu yolculuk Paris, Londra ve Viyana gibi başkentleri kapsıyordu. Bir Osmanlı padişahının bir sefer için olmadan Batı Avrupa'yı gezmesi ilk kez görülüyordu.
Fuar alanında Osmanlı yönetiminin kurdurduğu cami, köşk ve hamam topluluğu duruyordu. Oryantalizm dersinde gördüğümüz Parisli Doğu beklentisi, burada Osmanlı memurlarının kendi seçtiği yapılarla karşılanıyordu. Yine de seçilen yapılar, Parisli ziyaretçinin tanıdığı bir Doğu'ya da uyuyordu.
Abdülaziz yolculuktan sonra bir İngiliz heykeltıraşa atlı bir bronz heykelini yaptırdığı aktarılır. Heykel bir meydana dikilmedi ve saray koleksiyonunda kaldı. Sultanın tasvirini kamusal alana çıkarmak, dinî ve siyasi açıdan hâlâ tartışmalı bir adımdı.
Mekanizma — Pera'nın stüdyoları
Fotoğrafın icadı dersinde Daguerre'in levhalarını gördük. Bu yeni teknik birkaç yıl içinde İstanbul'a ulaştı. 1850'lerde Beyoğlu'nda, yani o yıllardaki adıyla Pera'da, Cadde-i Kebir boyunca fotoğraf stüdyoları açılmaya başladı. Stüdyoların sahipleri çoğunlukla Ermeni, Rum ve Levanten aileleriydi.
Abdullah Biraderler, yani Viçen, Hovsep ve Kevork kardeşler, 1858'de bir stüdyoyu devralarak işe başladı. 1860'ların başında sarayın resmî fotoğrafçısı unvanını aldılar.
Bu baskıların bir kısmı İstanbul'a gelen gezginlere satılıyordu, bir kısmı saray için hazırlanıyordu. Aynı negatif hem bir turistin hatıra albümüne hem bir padişahın armağanına girebiliyordu.
Pera'nın öbür büyük stüdyosunu Pascal Sébah kurmuştu. Sébah'ın ölümünden sonra oğlu, Fransız fotoğrafçı Policarpe Joaillier ile ortak oldu ve stüdyo Sébah ve Joaillier adıyla çalıştı. Yüzyılın sonunda Abdullah Biraderler'in negatiflerini de bu stüdyo satın aldı.
Bu fotoğraflar kartpostallara ve gezgin albümlerine girdi. Oryantalizm dersinde gördüğümüz bakış onların içinde de çalışır: kişiler birer «tip» olarak, adsız ve meslekleriyle sergilenir. Aynı stüdyo yine de saray için okulların, kışlaların ve fabrikaların fotoğraflarını da çekiyordu.
Mekanizma — kıyafetin kataloğu
1873'te Viyana'da bir dünya sergisi açıldı. Osmanlı yönetimi bu sergi için bir kitap hazırlattı. Kitabın amacı, imparatorluğun halklarını onların kendi kıyafetleriyle göstermekti.
Levhalar eyalet eyalet ilerliyordu: Rumeli'nden Anadolu'ya, Arap eyaletlerine. Kimi levhalarda aynı yöreden farklı dinlere mensup kişiler yan yana duruyordu. Kitap, imparatorluğun farklı halklarını aynı düzenin uyumlu parçaları olarak gösteriyordu.
Kitabın hazırlayıcılarından Hamdi Bey, bu dersin ikinci yarısında müzenin başına geçecek olan Osman Hamdi'dir. Kitap bir ressamı, İstanbul'da çalışan bir Fransızı ve bir fotoğrafçıyı bir araya getiriyordu. Avrupa'nın kıyafet kitapları geleneği, Osmanlı yönetiminin kendi halkını tanımlama isteğine bu kez kendi kaleminden bağlanıyordu.
Mekanizma — albümlerdeki imparatorluk
1876'da tahta çıkan Abdülhamid II, otuz yılı aşan saltanatının büyük bölümünü Yıldız Sarayı'nda geçirdi. İmparatorluğun uzak köşelerine pek az gitti. Onları fotoğraflardan izlediği anlatılır.
Saray, stüdyolardan ve askerî fotoğrafçılardan binlerce fotoğraf topladı. Okullar, hastaneler, kışlalar, fabrikalar, köprüler, demiryolu istasyonları, yangın tulumbacıları ve yeni yapılmış hükümet binaları kayda geçti. Bu fotoğraflar ciltli albümlerde toplandı. Yıldız Sarayı'nın albüm koleksiyonu bugün İstanbul Üniversitesi'nin Nadir Eserler Kütüphanesi'nde korunur.
1893 ile 1894 arasında padişah, bu albümlerden seçilmiş birer diziyi Washington'daki Kongre Kütüphanesi'ne ve Londra'daki British Museum'un kütüphanesine armağan etti.
Albümlerde haremler, çarşılar ya da sokak satıcıları pek yer almaz. Onların yerinde düzenli sıralar hâlinde duran öğrenciler, tören giysili askerler ve yeni makinelerle donatılmış atölyeler görülür. Albüm, Avrupa'da yayılan «hasta adam» ve «geri kalmış Doğu» imgesine düzenli, eğitimli ve modern bir imparatorluk imgesiyle karşılık veriyordu.
Kız öğrencilerin fotoğrafları özellikle dikkat çeker. Kadınların fotoğrafının çekilmesi o yıllarda tartışmalıydı. Albümler bu fotoğrafları yine de seçti, çünkü kızların okutulması imparatorluğun gösterdiği modernliğin bir kanıtıydı. Fotoğraf kimin bakışına göre düzenlendiğini saklamaz: bu sıralar, Washington'da bir kütüphane okuyucusunun göreceği biçimde kurulmuştu.
Aynı yıllarda sarayın bahçesinde bir porselen atölyesi de kuruldu.
Fabrika Avrupa porselen merkezlerinin tekniğini ve biçimlerini kullanıyordu. Ustaların bir kısmı yabancıydı. Ama vazoların üstüne Avrupa'nın pastoral sahneleri yerine İstanbul'un kendi görünümleri ve imparatorluğun nişanları işleniyordu. Bu parçalar sarayın armağanlarında, diplomatik ziyaretlerde ve köşklerin salonlarında kullanıldı.
Mekanizma — müze ve yasa
İstanbul'un ilk müze koleksiyonu, Topkapı Sarayı'nın birinci avlusundaki eski Aya İrini kilisesinde, eski silahlarla ve antik eserlerle 1840'larda toplanmaya başladı. Koleksiyon 1869'da Müze-i Hümayun, yani imparatorluk müzesi adını aldı. Sonraki yıllarda Osmanlı kursunda gördüğümüz Çinili Köşk'e taşındı.
1881'de müzenin başına Osman Hamdi Bey getirildi. Osman Hamdi bir sadrazamın oğluydu. Gençliğinde hukuk okumak için gönderildiği Paris'te resim atölyelerine devam etmiş, dönüşünde Bağdat'ta ve İstanbul'da devlet görevlerinde bulunmuştu.
O yıllarda İngiliz, Fransız ve Alman kazıcılar imparatorluğun topraklarında büyük kazılar yürütüyordu. Bulunan eserlerin önemli bir kısmı Londra'ya, Paris'e ve Berlin'e gidiyordu. Önceki yasalar, buluntuların kazıcı, arazi sahibi ve devlet arasında paylaşılmasına izin veriyordu.
1884'te Osman Hamdi'nin hazırladığı yeni eski eserler nizamnamesi yürürlüğe girdi. Bu yasa imparatorluk topraklarında bulunan bütün antik eserleri devletin malı saydı ve yurt dışına çıkarılmalarını yasakladı. Kazı izni almak için başvuru zorunluydu.
Yasa her kaçırmayı durdurmadı, uygulamada ayrıcalıklar da tanındı. Yine de bir ilkeyi koydu: imparatorluğun toprağındaki geçmiş imparatorluğa aitti. Sanat tarihçisi Wendy Shaw, geç Osmanlı müzeleri üstüne yazdığı kitabında bu süreci bir mülkiyet iddiasının ve bir tarih anlatısının kuruluşu olarak inceler.
Mekanizma — Sayda'nın lahitleri
Sayda'da bulunan mezar odaları, kentin antik krallarına ve soylularına ait bir nekropoldü. Odalardan biri birbirinden farklı üsluplarda yapılmış pek çok lahdi bir arada barındırıyordu.
Lahdin İskender'in kendisine ait olmadığı bilinir. Büyük olasılıkla İskender'in Sayda'ya kral olarak atadığı yerel bir hükümdar için yapılmıştı. Kabartmaların üstünde mor, kırmızı ve sarı boya izleri hâlâ seçilir. Antik heykelin bembeyaz olduğu düşüncesine karşı en sık gösterilen örneklerden biridir.
Kadınların kimi başını eğmiş, kimi elini yüzüne götürmüş. Lahit bir mezar anıtını bir mimari minyatüre dönüştürür.
Lahitleri sergilemek için müzeye yeni bir bina gerekiyordu. Osman Hamdi binayı Fransız kökenli, İstanbul'da doğmuş mimar Alexandre Vallaury'ye tasarlattı.
Bina, içinde sergilediği eserlerin kabuğu gibi tasarlanmıştı. Girişin üstüne Osmanlıca bir yazıt yerleştirildi. Antik bir Yunan dili bir Osmanlı müzesinin cephesi oldu: imparatorluk, Akdeniz'in klasik mirasını kendi geçmişinin bir parçası olarak sahiplendi.
Mekanizma — okul ve tuval
1882'de Osman Hamdi'nin yönetiminde, müzenin hemen yanında Sanayi-i Nefise Mektebi kuruldu. Okulda resim, heykel, mimarlık ve gravür okutuluyordu. Hocalar arasında İtalyan ressam Salvatore Valeri, heykeltıraş Yervant Osgan ve binanın mimarı Vallaury vardı. Okulun planı Paris'teki güzel sanatlar okulunu örnek alıyordu, ama öğrencileri İstanbul'un Müslüman ve gayrimüslim topluluklarından geliyordu. Okul yalnız erkek öğrenci kabul ediyordu. Kadınlar için ayrı bir güzel sanatlar okulu ancak 1914'te açılacaktı.
Osman Hamdi müzeyi ve okulu yönetirken resim yapmayı da sürdürdü. Tuvallerinde genellikle cami içlerini, türbeleri ve konakları, çoğu zaman da tek bir figürü boyadı. Mekânları gerçek yapılardan, çini panolardan ve müzedeki nesnelerden aldı. Figürlerin modeli çoğu zaman kendisi ve yakınlarıydı.
Resmin anlamı tartışmalıdır. Kimi yorumcular onu dinî otoriteye yöneltilmiş bir eleştiri olarak, kimileri de kadının yeni toplumsal yerine dair bir imge olarak okur. Ressamın kendisi bu konuda bir açıklama bırakmadı.
Osman Hamdi'nin en tanınan resmi Kaplumbağa Terbiyecisi'dir. 1906 tarihli bu tuvalde eski tip bir cüppe ve kavuk giymiş yaşlı bir adam, Bursa'daki Yeşil Cami'nin üst katını andıran bir odada, elindeki neye üfleyerek yerdeki kaplumbağaları eğitmeye çalışır. Sırtında küçük bir davul asılıdır. Resim bugün İstanbul'da Pera Müzesi'ndedir. Kaplumbağaların yavaşlığı, sık sık reformların ağır ilerleyişine bir gönderme olarak okunur. Bu yorum da ressamın kendi sözüne dayanmaz.
Oryantalizm dersinde gördüğümüz Paris tuvallerinde Doğu'yu dışarıdan gelen bir ressam boyuyordu. Osman Hamdi aynı akademik dili kullandı. Mekânlarını kendi kentinden ve müzesinden aldı, figürlerini okuyan ve düşünen insanlar olarak boyadı.
Mekanizma — asker ressamlar
Osmanlı ordusunun okullarında, haritacılık ve keşif için desen derslerine yüzyılın başından beri yer veriliyordu. Bu yüzden on dokuzuncu yüzyılın Osmanlı ressamlarının pek çoğu subaydı. Harbiye'de, yani harp okulunda yetişip yağlıboyaya geçen bu kuşağa asker ressamlar denir.
Bunların en tanınanı Şeker Ahmed Paşa'dır. 1860'larda arkadaşı Süleyman Seyyid ile birlikte resim öğrenmek üzere Paris'e gönderildi. Döndükten sonra sarayda görev aldı ve İstanbul'da ilk karma resim sergilerinin düzenlenmesinde öncülük ettiği anlatılır.
Şeker Ahmed'in tuvallerinde insan çoğu zaman küçük kalır ya da hiç görünmez. Natürmortlarında karpuzlar, üzümler, ayvalar ve bakır kaplar ağır, koyu bir zeminde durur. Süleyman Seyyid de benzer natürmortlar boyadı ve Sanayi-i Nefise'de hocalık yaptı.
Sonraki kuşaktan Hoca Ali Rıza, ömrünün büyük bölümünü Harbiye'de ve askerî okullarda resim öğretmeni olarak geçirdi.
Bu küçük sayfalar bir öğretmenin her gün tuttuğu bir görme günlüğü gibidir. İstanbul'un ahşap evleri ve bahçeleri, büyük saraylardan ve camilerden çok onların içinde yer alır.
Mekanizma — saray ressamı ve şehzadenin salonu
1891'de İstanbul'a gelen İtalyan ressam Fausto Zonaro, 1896'da Abdülhamid II'nin saray ressamı oldu ve padişah tahttan indirilene kadar bu görevde kaldı.
Zonaro sarayın isteği üzerine törenleri, askerî zaferleri ve İstanbul'un gündelik hayatını boyadı. Resimlerindeki İstanbul parlak, kalabalık ve düzenlidir. Sarayın fotoğraf albümlerinde kurduğu imgenin bir tuval karşılığıdır.
Yüzyılın sonunda kadınlar da resim eğitimine yönelmeye başladı. Bunların öncülerinden Mihri Müşfik, Roma'da ve Paris'te çalıştıktan sonra İstanbul'da 1914'te açılan kadın okulunda hocalık yaptı. Hayatının büyük bölümü yirminci yüzyıla uzanır.
Saray ailesinden bir şehzade de bu yeni resim kültürünün içindeydi. Son halife olacak olan Abdülmecid Efendi hem ressam hem müzisyendi ve Osmanlı ressamlarının derneğini destekledi.
Resmin adı bir çelişkiyi bilerek bir araya getirir. Avrupa'nın Doğu tuvallerinde hareme bir bakış ve arzu mekânı olarak bakılıyordu. Burada harem, Beethoven'ın çalındığı bir aile salonudur.
Kalıcı araçlar
Bir saray ya da kamu binasının önünde cepheyi ve planı ayrı ayrı oku. Cephe kime göründüğünü, plan kimin nasıl yaşadığını söyler.
Bir Osmanlı fotoğrafında önce stüdyoyu ve siparişi bul. Aynı negatif bir gezginin hatırasına da bir padişahın armağanına da girebilir ve fotoğrafın anlamı gittiği albümle değişir.
Albümde neyin bulunmadığını da kaydet. Yıldız albümlerinde çarşının ve haremin yokluğu, okulların ve kışlaların çokluğu kadar bilgi verir.
Bir müze eserinin önünde onu buraya getiren yasayı sor. Bir lahdin İstanbul'da, Londra'da ya da Berlin'de durması, buluntu yılındaki nizamnameye bağlıdır.
Bir akademik tuvalde ressamın nereden baktığını tart. Aynı yağlıboya dili, bir Paris atölyesinde başka, İstanbul'daki bir müze müdürünün elinde başka bir imge kurar.
Son olarak «Batılılaşma» sözcüğünü bir soruya çevir: neyi kim aldı, neyi bıraktı ve aldığını hangi eski düzenin içine yerleştirdi?
Yaygın yanlışlar
Yaygın yanlış"Osmanlı modernleşmesi Avrupa'nın taklidiydi."
Saraylar, müzeler ve albümler Avrupa'dan alınan biçimleri kullandı. Ama bu biçimler eski tören düzenine, yeni eski eser yasasına ve imparatorluğun kendi imge siyasetine göre yerleştirildi.
Yaygın yanlış"İskender Lahdi, Büyük İskender'in mezarıdır."
Lahit Sayda'da, kentin yerel hükümdarlarından birine ait bir mezar odasında bulundu. Adını kabartmalarında görülen İskender'den alır.
Yaygın yanlış"Osmanlı topraklarında yağlıboya resme ilk Osman Hamdi başladı."
Ondan önce de Harbiye'de yetişen subaylar yağlıboya manzaralar ve natürmortlar yapıyordu, saray da yabancı ressamlara siparişler veriyordu.
Yaygın yanlış"Kaplumbağa Terbiyecisi'nin anlamını ressam açıklamıştır."
Resmin reformların yavaşlığına dair bir gönderme olduğu yorumu yaygındır, ama Osman Hamdi'nin kendi sözüne dayanmaz.
Uygulama ve kilit özet
Kilit özet: Tanzimat'tan sonra Osmanlı yönetimi Avrupa'nın biçimlerini seçerek benimsedi. Dolmabahçe Avrupa saraylarına benzeyen bir cepheyle eski selamlık ve harem düzenini birleştirdi. Sultanlar sergilere katıldı, İstanbul'da kendi sergisini açtı ve Pera'nın stüdyolarını saray fotoğrafçısı yaptı. Elbise-i Osmaniyye imparatorluğun halklarını kendi kıyafetleriyle, Yıldız albümleri ise okulları ve kışlalarıyla gösterdi. Osman Hamdi müzeyi yönetti, 1884 yasasıyla eski eserleri devletin malı saydı ve Sayda'nın lahitlerini İstanbul'da kendileri için yapılan bir binaya yerleştirdi. Sanayi-i Nefise Mektebi, asker ressamlar, saray ressamı Zonaro ve resim yapan bir şehzade, imparatorluğun kendi imgesini tuvalde de kurduğunu gösterir.
Sonraki derse köprü
Atlantik'in öbür yakasında, on dokuzuncu yüzyılın başında İspanya'dan ve Portekiz'den ayrılan ülkeler de kendi imgelerini aramaya başlamıştı. Rio de Janeiro'ya 1816'da gelen bir grup Fransız sanatçı, orada bir güzel sanatlar akademisinin kurulmasına öncülük etti. Meksiko kentinde sömürge döneminden kalan akademi yeni cumhuriyetin ressamlarını yetiştirdi. Bu okullardan çıkan ressamlar bağımsızlık savaşlarını büyük tarih tuvallerinde canlandırdı. Bir başkası, Meksiko vadisinin yanardağlarını ve göllerini yıllarca yeniden boyayarak ulusal bir manzara kurdu. Bağımsızlığını yeni kazanan bu ülkelerde ulusun yüzü, Paris'ten getirilen bir akademinin kurallarıyla ve yerel bir toprağın renkleriyle aynı tuvalde arandı.