Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Kilit özet: Erken Osmanlı mimarisi, Selçuklu, beylik ve Bizans mirasının ortak bir dünyasından doğdu. Batı Anadolu beyliklerinin camileri devşirme malzemeyle ve farklı bölgelerden gelen ustalarla yeni planlar denedi. İznik'te tek kubbeli Hacı Özbek Camii ve vezir camisi Yeşil Cami, Bursa'da ise imaretler, ulu cami ve sultan külliyeleri kentin dilini kurdu. «Zaviyeli» ya da «ters T» gibi adlar sonradan kurulmuş sınıflamalardır. Yeşil Cami ve Yeşil Türbe, Tebrizli ustaların çinileriyle Timurlu dünyasına bağlandı. Hanlar ve bedesten vakıf yoluyla camilerin giderini karşıladı. Edirne'deki Üç Şerefeli Cami, geniş merkezi kubbe ve eksenel avluyla yeni bir ölçeğe geçişi gösterdi.
Açılış: caminin ortasındaki su
Bursa Ulu Cami'ye kapısından girdiğinde önce sesi duyarsın. Kalın ayakların ve küçük kubbelerin arasında, salonun tam ortasında bir şadırvan akar. Cemaat namazdan önce abdestini burada, örtünün altında alır. Şadırvanın üstündeki kubbenin tepesi bir zamanlar gökyüzüne açıktı, bugün camla kapalı. Işık oradan yere iner ve suyun yüzünde kırılır.
Önceki derste üç imparatorluğun saray atölyelerinin ortak bir mirası nasıl farklı yönlere taşıdığını gördük. Osmanlı tarafının o saraylara giden yolu, bir sınır beyliğinin kentlerinde başladı. Bu yolu en iyi izleyen kent Bursa'dır. Hanedanın ilk camileri, ilk külliyeleri ve ilk türbeleri burada bir araya geldi.
Bu ders o yapılara iki soruyla bakıyor. Bir beylik kendinden önceki Selçuklu, beylik ve Bizans mirasından neyi aldı? Bir başkent, birkaç kuşak içinde kendi mimari dilini nasıl kurdu?
Dersin yolu
Batı Anadolu beyliklerinin camilerinden İznik.e, oradan başkent Bursa.ya uzanan yol, Bursa camilerinin plan tiplerine sonradan verilen adlarda bir süre duruyor. Sultan külliyelerinin ardından kentin ticaret yapılarına iniyoruz. Ders, hanedanın yüzünü Edirne'ye çevirdiği yıllarda kapanıyor.
Sıfır noktası: beylikler Anadolu'su
On üçüncü yüzyılın sonunda Anadolu Selçuklu Devleti dağılmıştı. Moğol İlhanlıların gölgesinde, Anadolu'nun batısında ve ortasında bir dizi beylik kuruldu. Karamanoğulları Konya çevresinde, Germiyanoğulları Kütahya'da, Aydınoğulları ve Saruhanoğulları Ege kıyısında hüküm sürüyordu. Osman Bey'in küçük beyliği ise Bizans sınırında, Söğüt ve Bilecik çevresindeydi.
Bu beyliklerin her biri cami, medrese, türbe ve hamam yaptırdı. Selçukluların taş işçiliğini, kubbe ve eyvan geleneğini sürdürdüler. Ama Ege kıyısındaki beylikler başka bir mirasın da içinde yaşıyordu. Efes'in, Sardes'in ve Bizans kentlerinin yıkıntıları, sütun ve mermer olarak yeni yapılara taşındı. Usta da çoğu kez aynı topraktan geliyordu. Rum ve Ermeni duvarcılar, Müslüman ustalarla aynı şantiyede çalışıyordu.
Osmanlı mimarisi bu ortak dünyanın içinden çıktı. Onu başından ayrı bir gelenek gibi anlatmak, komşularının yaptıklarını görünmez kılar.
Mekanizma — Ege kıyısında üç beylik camisi
Aydınoğlu Mehmed Bey, Küçük Menderes vadisindeki Birgi'yi beyliğinin merkezi yaptı. On dördüncü yüzyılın başında burada bir ulu cami yaptırdı.
Yapının planı Selçuklu ulu camilerini hatırlatır. Uzun salonlar ve mihrap önündeki kubbe, cemaati kıbleye doğru yönlendirir. Sütunların bir bölümü ise çevredeki antik yapılardan getirildi. Bir Selçuklu planı, bir Ege kentinin taşlarıyla kurulmuştu.
Saruhanoğulları Manisa'da, yüzyılın ikinci yarısında başka bir düzen denedi.
Caminin avlusu ile harimi neredeyse aynı alanı kaplar. Avlu, ibadet salonuna açılan bir ön mekân gibi çalışır. Mihrap önündeki kubbe ise salonun geri kalanından belirgin biçimde geniştir. Bu iki öğe, aşağı yukarı yetmiş yıl sonra Edirne'de çok daha büyük bir ölçekte yeniden karşımıza çıkacak.
Aydınoğlu İsa Bey ise Efes'in yanı başında, bugünkü Selçuk'ta bir cami yaptırdı.
Kitabe, mimarı Şamlı Ali olarak anar. Plan, Şam'daki Emevi Camii'nin kıbleye paralel salonlarını ve onları kesen yüksek orta nefini akla getirir. Sütunlar ise Efes'in Roma yapılarından gelir. Bir Suriyeli usta, bir Türkmen bey için, antik bir kentin malzemesiyle çalıştı. Bu camiler, Osmanlı beyliğinin hemen güneyinde aynı yıllarda neyin denendiğini gösteriyor.
Mekanizma — İznik'te ilk yapılar
Osmanlılar Bursa'yı 1326'da, İznik'i 1331'de aldı. İznik, Bizans'ın en eski kentlerinden biriydi. Surları, kiliseleri ve yıkık sarayları ayaktaydı. Yeni yöneticiler kentin büyük kilisesini camiye çevirdi ve hemen yanı başında yeni yapılar kurdu.
Hacı Özbek Camii, kuruluş kitabesi günümüze ulaşmış en eski Osmanlı camisi olarak bilinir. Bir mahalle mescidi büyüklüğündedir. Önemi boyutundan gelmez. Tek bir kubbenin dört duvarın üstüne oturduğu bu yalın düzen, sonraki iki yüzyılın en sık kullanılan cami biçimi olacaktı.
Duvardaki örgü de bir mirastır. Taşı tuğla sıralarıyla bölen ve taşların çevresini tuğlayla çerçeveleyen bu teknik, Bizans yapılarında yüzyıllardır kullanılıyordu. Osmanlı şantiyelerinde de aynı teknik sürdü. Bu sürekliliğin en akla yakın açıklaması, şantiyede çalışan ustaların bir bölümünün yerel Rum duvarcılar olmasıdır.
Yüzyılın son çeyreğinde İznik'te çok daha özenli bir cami yükseldi.
Camiyi vezir Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa yaptırdı, kitabe bir mimar adı da verir. Yapıya adını veren yeşil ve mavi sırlı minare, kentin uzaktan seçilen işaretiydi. Minaredeki bugünkü çinilerin önemli bir bölümü sonraki onarımlara aittir. Bir vezir, bir sultan kadar özenli bir yapı yaptırabiliyordu. Erken Osmanlı mimarisinin bir bölümünü sultanlar, bir bölümünü onların vezirleri ve aileleri kurdu.
Hanedanın kadınları da bu yapıların adlarında görünür. I. Murad, annesi Nilüfer Hatun adına İznik'te bir imaret yaptırdı.
Plan, Bursa'da sık sık göreceğimiz bir düzeni gösterir. Ortada bir avlu gibi kullanılan kubbeli bir salon vardır. Onun karşısında kıbleye bakan, biraz yükseltilmiş bir eyvan bulunur. İki yanda da kapılarıyla bu salona açılan odalar dizilir. Yapı bugün bir müze. Ama onu yapan çevrenin kendisi bu binaya «imaret» diyordu.
Mekanizma — Bursa başkent oluyor
Bursa, Uludağ'ın eteğinde, verimli bir ovaya bakan yamaçta kurulmuştu. Bizans döneminde Prusa adıyla bilinen kentin surlarla çevrili bir kalesi ve sıcak su kaynakları vardı. Osmanlılar kenti uzun bir kuşatmadan sonra aldı. Bursa, Edirne'nin öne çıktığı on beşinci yüzyıla kadar hanedanın asıl merkezi oldu.
Kentin ilk Osmanlı mezarları kalenin içinde, eski bir Bizans yapısının yerinde kuruldu.
Kaynaklara göre Osman Bey Söğüt'te öldü ve oğlu Orhan onu Bursa'ya taşıdı. Mezar, kalenin içindeki bir manastırın kilisesine yerleştirildi. Orhan da sonradan aynı yere gömüldü. Bu yapılar on dokuzuncu yüzyılın ortasındaki büyük depremde ağır hasar gördü ve yeniden yapıldı. Bugün gördüğümüz türbeler o dönemin üslubunu taşır. Yer ise hanedanın ilk anısını taşımayı sürdürdü.
Orhan Bey, kalenin dışında, aşağıdaki düzlükte kentin yeni merkezini kurdu.
Cami bir çarşının ortasında yükselir. Orhan Bey hemen yakınına bir hamam ve bir han da yaptırdı. Hanın ve hamamın geliri, caminin ve oradaki aşevinin giderlerini karşılıyordu.
Bu ilişkiye vakıf denir. Bir hayır sahibi, gelir getiren mülkleri bir hayır kurumunun sürekli giderine bağlar. Erken Osmanlı Bursa'sında kent dokusu büyük ölçüde bu yolla örüldü. Her yeni cami, çevresinde bir çarşı, bir han ya da bir hamamla birlikte doğdu.
Mekanizma — «ters T» planı ve sonradan konan adlar
Orhan Gazi Camii'nin planına yeniden dönelim. Giriş mekânı, kıbleye bakan yükseltilmiş bir bölüm ve iki yanda odalar vardır. Bu düzen kuşbakışı çizildiğinde ters dönmüş bir T harfine benzer. Nilüfer Hatun İmareti'nde de aynı iskeleti görmüştük.
Bu planın yan odaları neye yarıyordu? Mimarlık tarihçileri bu soruya yarım yüzyılı aşkın süredir farklı cevaplar veriyor. Semavi Eyice, 1960'larda bu yapıları Anadolu'daki derviş ve ahi zaviyeleriyle ilişkilendirdi. Ona göre yan odalar, gezgin dervişlerin ve konukların konakladığı tabhanelerdi. Eyice bu yapılara «zaviyeli cami» adını verdi. Aynı yıllarda Aptullah Kuran erken Osmanlı camilerini plan tiplerine göre gruplara ayıran bir sınıflama önerdi.
Bu adlar sonradan kuruldu. Dönemin vakfiyeleri ve kitabeleri aynı yapılara çoğu kez «imaret» diyordu. İmaret burada yalnız bir aşevi anlamına gelmiyordu. Namaz kılınan, yemek dağıtılan, konuk ağırlanan ve bazen davaların görüşüldüğü çok işlevli bir yapıyı adlandırıyordu. Bazı araştırmacılar yan odaların devlet işleri ya da eğitim için kullanıldığını öne sürdü. Odaların farklı yapılarda farklı işler görmüş olması da mümkündür.
Bu tartışma bir ders verir. «Ters T plan» bir çizim üzerinde yapılan doğru bir gözlemdir. «Zaviyeli cami» ise yapının işlevi hakkında bir yorumdur. İkisini birbirine karıştırınca, yapıyı kullananların ona ne dediğini unutursun.
Bu yüzyılın en yaygın cami biçimi Hacı Özbek Camii'nin tek kubbeli düzeni olarak kaldı. Sultanlar ve vezirler ise çoğu kez imaret planını seçti. Küçük kubbelerin bir ayak ormanına oturduğu ulu cami daha seyrektir ve Bursa'daki büyük örneğine açılışta girmiştik.
Mekanizma — iki katlı bir imaret
I. Murad, Bursa'nın batısında, kaplıcaların bulunduğu Çekirge semtinde bir külliye yaptırdı.
Bu yapı, bir caminin ve bir medresenin aynı bina içinde üst üste yerleştiği tek örnektir. Cephenin ikişerli kemerli üst katı, Bizans ve İtalya yapılarındaki galerileri hatırlatır. Kimi yazarlar bu yüzden yapının ustasının bir Hristiyan, belki de esir düşmüş bir İtalyan olduğunu öne sürdü. Bu bir rivayettir ve onu doğrulayan bir belge yoktur. Kesin olan, cephenin yöredeki Bizans duvar geleneğiyle yakından konuştuğudur.
Bursa'nın sultanları kenti, her biri ayrı bir tepeye ya da yamaca yerleşen külliyelerle büyüttü.
Mekanizma — Yıldırım'ın iki büyük işi
I. Bayezid, babasının ardından kısa sürede Balkanlar'da ve Anadolu'da geniş topraklar ele geçirdi. Yıldırım lakabı bu hızdan gelir. Bursa'nın doğusundaki bir tepede kendi külliyesini kurdu.
Burada cami, medrese, aşevi, hamam ve türbeden oluşan çekirdeğe bir hastane de eklendi. Darüşşifa, avlu çevresinde odaları olan bir medrese planıyla kuruldu. Yapılar bir eksene dizilmez, tepenin biçimini izler.
Yıldırım Bayezid kentin merkezinde de bir cami yaptırdı. Bu kez plan tamamen farklıydı.
Bir rivayete göre sultan bir zaferden önce yirmi cami yaptırmaya ant içti. Sonra yirmi cami yerine yirmi kubbeli bir cami yaptırdı. Bu öykünün bir belgesi yok, ama kubbelerin sayısını herkese hatırlatır. Planın kökü, Selçuklu ve beylik dönemlerinin çok ayaklı ulu camilerindedir. Kubbelerin hepsi aynı büyüklükte olduğu için salonda tek bir merkez yoktur. Göz, ayakların arasından ilerleyerek ortadaki şadırvana ve ışığa ulaşır.
Ulu Cami'nin yakınında, sultanın vakfına gelir getiren bir çarşı yapısı yükseldi.
Bedesten, bir kentin en değerli mallarının alınıp satıldığı ve saklandığı kapalı çarşıdır. Kumaş, mücevher ve para burada korunurdu. Bursa bedesteni, kentin bir ticaret merkezi olarak büyüyeceğinin işaretiydi.
Mekanizma — Yeşil Cami ve Yeşil Türbe
1402'de Yıldırım Bayezid, Ankara yakınında Timur'a yenildi ve esir düştü. Timur'un ordusu Bursa'yı da yağmaladı. Bayezid'in oğulları on yılı aşkın bir süre taht için birbiriyle savaştı. Bu savaştan sağ çıkan Çelebi Mehmed, Bursa'nın doğu yamacında kendi külliyesini kurdu.
Kitabe, yapının düzenini vezir Hacı İvaz Paşa'ya bağlar. Çini işçiliğini yapanlar ise bir başka kitabede «Ustadan-ı Tebriz», yani Tebrizli ustalar diye anılır. Süslemeleri yöneten nakkaş Ali bin İlyas Ali'nin, Timur'un ele geçirdiği zanaatkârlarla birlikte Semerkant'a götürüldüğü ve oradan döndüğü yazılır. Aynı Ankara yenilgisi, bir ustayı Semerkant'a götürmüş, sonra Bursa'ya getirmişti.
Cami çeşitli nedenlerle tamamlanamadı. Son cemaat yeri hiç yapılmadı, cephede onun için bırakılmış izler bugün de görülür. Yapı on dokuzuncu yüzyılın ortasındaki depremde ağır hasar gördü. Fransız mimar Léon Parvillée'nin de çalıştığı onarımlarda pek çok bölüm yenilendi.
Caminin karşısındaki tepede, Çelebi Mehmed'in türbesi yükselir.
Türbenin dışını kaplayan çinilerin büyük bölümü, on dokuzuncu yüzyıldaki onarımda yenilendi. İç mekândaki mihrap ve sanduka ise özgün çini işçiliğini taşır. Turkuaz gövde, ağaçların arasından kentin birçok yerinden seçilir.
Mekanizma — Muradiye ve bir açık kubbe
II. Murad, Bursa'nın batı yamacında bir külliye kurdu.
Muradiye zamanla bir hanedan mezarlığına dönüştü. Sonraki yüzyıllarda şehzadeler, sultan anneleri ve kızlar buraya gömüldü. Kimi türbeler on altıncı yüzyıl çinileriyle kaplıdır.
Külliyenin en yalın türbesi, kurucusunun kendi mezarıdır.
Kaynaklar, sultanın vasiyetinde üzerine yağmur yağacak biçimde, toprağa ve açık havaya gömülmek istediğini anlatır. Kubbedeki açıklık bu isteği karşılar. Sultan türbesinin süslemeden arındırılmış hâli, bir dinî tevazu tercihi olarak okunur. Aynı sultan, Edirne'de imparatorluğun o güne kadarki en iddialı camisini yaptırıyordu.
Mekanizma — ipeğin ve hanların kenti
On beşinci yüzyılda Bursa, ham ipek ticaretinin büyük pazarlarından biri oldu. İran'ın Hazar kıyısındaki eyaletlerinden kervanlarla gelen ipek burada satılıyordu. Alıcılar arasında Floransalı ve Cenovalı tüccarlar da vardı. Kentin kendi dokumacıları da kadife ve ipekli kumaş üretiyordu.
Hanı II. Bayezid, İstanbul'daki külliyesine gelir sağlamak için yaptırdı. Adını, ipek böceğinin kozalarının burada alınıp satılmasından alır. Avlunun ortasındaki mescit, ticaretle ibadetin aynı mekânı paylaştığını gösterir. Han bugün de ipek ve kumaş dükkânlarıyla doludur.
Bursa'nın merkezinde hanlar, bedesten, çarşılar ve camiler birbirine bitişik bir doku oluşturur. 2014'te UNESCO, Bursa'nın bu çarşı bölgesini, sultan külliyelerini ve yakındaki Cumalıkızık köyünü Dünya Mirası Listesi'ne aldı.
Mekanizma — Edirne'de yeni bir ölçek
Osmanlılar Edirne'yi 1360'larda aldı, kesin yıl tarihçiler arasında tartışmalıdır. Balkanlar'daki seferler için Bursa'dan çok daha elverişli bir yerdeydi. On beşinci yüzyılın ilk yarısında saray ve devlet işleri giderek bu kente kaydı. Edirne'nin ilk büyük camisi, Bursa Ulu Cami'nin planını izledi.
Caminin yapımına Bayezid'in oğullarından Emir Süleyman başladı, kardeşi Çelebi Mehmed tamamladı. Taht savaşının iki rakibi, aynı yapının iki ucunda durur. Plan Bursa'nınkinden küçüktür ama aynı düşünceyi taşır. Eşit kubbeler salonu bölümlere ayırır, cemaat bir ayak ormanının içinde saf tutar.
Yirmi beş yıl kadar sonra, II. Murad aynı kentte çok farklı bir cami yaptırdı.
Merkezdeki kubbe, o güne kadarki Osmanlı camilerinin hepsinden geniştir. Salonun ortasında durduğunda, Bursa Ulu Cami'deki ayak ormanı yerini tek bir büyük örtüye bırakmıştır. Avlu ise artık caminin ekseni üstünde, harimle aynı genişlikte yer alır. Manisa Ulu Cami'de gördüğümüz avlu-harim ilişkisi burada çok daha büyük bir ölçekte yeniden kurulmuştur. Dört minarenin her biri ayrı bir süslemeyle bezenmiştir. Caminin adını veren en yüksek minarede, birbirini görmeden çıkan üç ayrı merdiven vardır.
Yapı bir sonuç olmaktan çok bir denemedir. Merkezi kubbe ile yan kubbeler arasındaki geçiş henüz pürüzlüdür. Yan bölümler ana mekâna tam olarak katılmaz. Bir yüzyıl sonra Sinan, bu sorunu kendi camilerinde çok farklı biçimlerde çözecekti. Yine de bir kubbenin cemaatin tamamını tek bir mekânda topladığı düşünce, ilk kez bu ölçekte burada görülür.
Kalıcı araçlar
Planı ona sonradan konan addan ayrı tut. «Ters T», «zaviyeli», «Bursa tipi» gibi adlar yirminci yüzyıl tarihçilerinin sınıflamalarıdır. Yapıyı kullananların ona ne dediğini vakfiyede ve kitabede ara.
Duvarın örgüsüne bak. Almaşık taş ve tuğla dizileri, devşirme sütunlar ve yeniden kullanılan mermer, şantiyede kimin çalıştığını ve hangi malzemenin elde olduğunu söyler.
Bir yapıyı yalnız bırakma, vakfıyla birlikte oku. Bir cami çoğu kez bir han, bir hamam ya da bir çarşının geliriyle ayakta durur. Kentin dokusu bu gelir bağlarıyla örülür.
Kitabedeki adları oku. Sultanın yanında vezirin, nakkaşın, mimarın ve ustaların adları da geçebilir. Tebrizli ustalar ya da Şamlı Ali gibi adlar, bir yapının hangi bölgeyle konuştuğunu gösterir.
Bugünkü yüzeyi sorgula. Bursa'nın birçok yapısı on dokuzuncu yüzyıldaki depremden sonra onarıldı ya da yeniden kuruldu. Bir çininin ya da bir kubbenin hangi yüzyıldan geldiğini sor.
Bir tipin ilk ve son örneği arasındaki yolu izle. Manisa'nın avlusu ile Üç Şerefeli'nin avlusu, Bursa Ulu Cami'nin ayakları ile Edirne'nin büyük kubbesi arasında bir süreklilik ve bir kırılma birlikte vardır.
Rivayeti belgeden ayır. Yirmi cami yerine yirmi kubbe öyküsü ya da esir İtalyan usta söylentisi, bir yapının nasıl hatırlandığını anlatır. Nasıl yapıldığını belgeler gösterir.
Yaygın yanlışlar
Yaygın yanlış"Osmanlı mimarisi Sinan ile başlar."
Sinan'dan önce iki yüzyıl boyunca İznik'te, Bursa'da ve Edirne'de tek kubbeli camiler, imaretler, ulu camiler ve külliyeler yapıldı. Sinan bu birikimin üstüne çalıştı.
Yaygın yanlış"Zaviyeli cami, dönemin kendi kullandığı bir terimdir."
Terimi yirminci yüzyılda tarihçiler kurdu. Dönemin belgeleri bu yapılara çoğu kez «imaret» diyordu ve yan odaların işlevi hâlâ tartışılıyor.
Yaygın yanlış"Bursa'daki Yeşil Türbe'nin dış çinileri on beşinci yüzyıldan kalmadır."
Dış yüzeyin büyük bölümü on dokuzuncu yüzyıldaki onarımlarda yenilendi. Özgün çini işçiliği en iyi iç mekânda izlenir.
Yaygın yanlış"Erken Osmanlı yapılarını yalnız Türk ustalar yaptı."
Almaşık duvar geleneği yerel Rum ustaların varlığını düşündürür. Kitabeler Tebrizli çinicileri ve Şamlı bir mimarı da anar.
Yaygın yanlış"Bursa Ulu Cami'nin yirmi kubbesi, sultanın tuttuğu bir adağın belgesidir."
Bu bir rivayettir. Plan, Anadolu'nun çok ayaklı ulu camileri geleneğinden gelir.
Uygulama ve kilit özet
Kilit özet: Erken Osmanlı mimarisi, Selçuklu, beylik ve Bizans mirasının ortak bir dünyasından doğdu. Batı Anadolu beyliklerinin camileri devşirme malzemeyle ve farklı bölgelerden gelen ustalarla yeni planlar denedi. İznik'te tek kubbeli Hacı Özbek Camii ve vezir camisi Yeşil Cami, Bursa'da ise imaretler, ulu cami ve sultan külliyeleri kentin dilini kurdu. «Zaviyeli» ya da «ters T» gibi adlar sonradan kurulmuş sınıflamalardır. Yeşil Cami ve Yeşil Türbe, Tebrizli ustaların çinileriyle Timurlu dünyasına bağlandı. Hanlar ve bedesten vakıf yoluyla camilerin giderini karşıladı. Edirne'deki Üç Şerefeli Cami, geniş merkezi kubbe ve eksenel avluyla yeni bir ölçeğe geçişi gösterdi.
Sonraki derse köprü
Bursa'nın ve Edirne'nin camileri, bir beyliğin ele geçirdiği kentlere kendi merkezlerini eklediği bir dünyada yükseldi. Her yeni kubbe, ölçüsünü çoğu kez hanedanın bir önceki yapısından alıyordu. 1453'te II. Mehmed Konstantinopolis'i aldığında bu ölçü değişti. Kent bin yılı aşkın süredir bir imparatorluğun başkentiydi. Surları, sütunları, sarayları ve büyük kilisesi, o imparatorluğun imgesini her gün yeniden gösteriyordu. Yeni sultan bu yapılardan hangisini koruyacağına, hangisini dönüştüreceğine, kendi sarayını ve camisini nereye kuracağına karar vermek zorundaydı. Bursa'da olgunlaşan mimari dil, artık eski bir imparatorluk merkezinin taşlarıyla konuşmayı öğrenecekti. Kendi hükümdarını Roma'nın ve İslam dünyasının mirasçısı olarak gösteren bir başkent, o konuşmanın içinde kuruldu.