Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Kilit özet: Mümtaz Mahal 1631'de Burhanpur'da öldü ve Şah Cihan onun için Agra'da bir türbe yaptırdı. Arsa bir Racput soylusundan alındı, mermer Racastan'dan getirildi ve işi kalabalık bir saray ekibi yaptı. Türbe ırmak kıyısındaki bir terasta, bahçenin ucunda durur ve karşı kıyıdaki Mehtab Bağ ile birlikte okunur. Kitabeleri Amanet Han tasarladı ve adını yapıya bıraktı. Begley ayetlerin kıyamet ve cennet temasından bir tez kurdu, tez tartışıldı. Taş kakma çiçekler hem Hint geleneğinden hem Floransa işlerinden haberdardı, ama Avrupalı usta efsanesi kaynaksızdır. Şah Cihan'ın eşinin yanına gömülmesi odanın simetrisini bozdu. Yapı sonraki yüzyıllarda onarıldı, sömürge yönetimince yeniden düzenlendi ve bugün havanın kirine karşı korunuyor.
Açılış: Burhanpur'da bir doğum
1631 yazında Şah Cihan, Dekkan'daki sultanlıklara karşı bir seferin ortasında Burhanpur'da konaklıyordu. Eşi Mümtaz Mahal de ordugâhtaydı. Orada on dördüncü çocuğunu doğurdu ve birkaç saat sonra öldü.
Mümtaz Mahal'in asıl adı Ercümend Banu'ydu. Halası Nur Cihan, Cihangir'in eşiydi; babası Asaf Han ise sarayın en güçlü soylularındandı. Hükümdarla on dokuz yıl evli kalmış, seferlerde de yanından ayrılmamıştı.
Naaşı önce Tapti Irmağı'nın kıyısındaki bir bahçeye geçici olarak gömüldü. Birkaç ay sonra bir alayla Agra'ya taşındı. Saray tarihçilerinin anlattığına göre ilk ölüm yıldönümü töreni, yeni türbenin yapılacağı arsada yapıldı.
Bugün Tac Mahal adıyla bilinen yapı, bu yasın içinde başladı. Ama bir yasın anıtı aynı zamanda bir hanedanın da anıtıdır. Bu ders yapının iki yüzünü birlikte okuyor: bir eşin mezarını ve bir imparatorluğun kendini nasıl göstermek istediğini.
Dersin yolu
Önce arsanın nasıl edinildiğine, taşın nereden geldiğine ve işi kimin yaptığına bakacağız. Sonra yapı topluluğunda kapıdan ırmağa doğru yürüyeceğiz. Ardından türbenin gövdesini, duvarlardaki yazıyı ve taş kakma çiçekleri okuyacağız.
Dersin son bölümünde mezar odasına ineceğiz. Orada bir simetrinin nasıl bozulduğunu göreceğiz. En sonda yapının sonraki yüzyıllarını izleyeceğiz: bir onarım mektubu, sömürge döneminin müdahaleleri ve bugünün havası.
Sıfır noktası: türbe, bahçe ve ırmak
Babür hanedanı türbelerini bahçelerin içine kurdu. Hümayun'un Delhi'deki türbesi bu düzenin olgun bir örneğiydi. Su kanalları bahçeyi dört eşit parçaya böler, türbe tam ortada durur. Farsça adıyla bu düzene çaharbağ denir.
Tac Mahal bu düzenden önemli bir noktada ayrılır. Türbe bahçenin ortasında durmaz. Bahçenin kuzey ucunda, Yamuna Irmağı'nın kıyısına oturan yüksek bir terasın üstündedir. Bahçeye kapıdan giren ziyaretçi, türbeyi karşısında, ardında yalnız gök ve su varken görür.
Bu sapmanın kaynağı Agra'nın kendisidir. Sanat tarihçisi Ebba Koch, Babür Agra'sını bir ırmak kıyısı bahçeleri kenti olarak tanımlar. Soylular Yamuna'nın iki kıyısına, köşkleri suya bakan bahçeler kurmuştu. Bu bahçelerde en önemli yapı ırmağa yakın bir terasa yerleşirdi. Tac Mahal, bu kent bahçesi tipini anıtsal bir ölçeğe taşır.
Bu derste bazı sözcükler sık geçecek. Türbe, gömülen kişinin üstüne kurulan yapıdır. Sanduka, mezarın üstündeki ya da onu temsil eden taş sandıktır. Kitabe, yapıya kazınmış ya da kakılmış yazıdır.
Çağdaş saray kaynakları yapıya «aydınlık türbe» anlamına gelen Ravza-i Münevvere adını verir. Bugünkü ad sonradan yerleşti ve büyük olasılıkla Mümtaz Mahal'in adından türedi.
Mekanizma — arsa, taş ve emek
Seçilen arsa, Amber hükümdarı Raca Cay Singh'e aitti. Cay Singh bir Racput soylusuydu ve Babür ordusunda yüksek bir komutandı. Saray tarihçisi Abdülhamid Lahori'ye göre Şah Cihan arsanın karşılığında ona Agra'da dört konak verdi.
Bu belgeler yapının görünmeyen yüzünü gösterir. Beyaz mermerin büyük bölümü, Racastan'daki Makrana ocaklarından geliyordu. Taş, yüzlerce kilometre öteden kağnılarla ve hayvanlarla taşındı. Kırmızı kumtaşı daha yakın ocaklardan geldi.
Yapımın başında iki saray görevlisi, Mir Abdülkerim ve Mükerremet Han bulunuyordu. Tasarımın kime ait olduğu konusunda kaynaklar daha suskundur. Mimar Ahmed Lahori'nin oğlu Lutfullah Mühendis, yazılarında babasını Tac Mahal'in ve Delhi'deki Kızıl Kale'nin mimarı olarak anar. Pek çok araştırmacı bu nedenle yapıyı Ustad Ahmed Lahori'ye bağlar, ama tek bir adın arkasında kalabalık bir ekip vardı.
O ekibin içinde Orta Asya'dan ve İran'dan gelmiş hattatlar, kubbe ustaları ve bahçıvanlar vardı. Taşı kesen, oyan ve kakan ellerin çoğu ise Hindistan'dandı. Kumtaşı blokların yüzünde bugün bile taş ustalarının bıraktığı küçük işaretler görülür. Bu işaretler büyük olasılıkla ücretin hesabı için konuyordu.
Ücretleri ve malzemeyi hükümdarın hazinesi ödedi. Hazinenin geliri ise büyük ölçüde köylülerin ödediği toprak vergisinden geliyordu. Yapımın başladığı yıllarda Gucerat'ta ve Dekkan'da büyük bir kıtlık yaşanıyordu. Anıtın parasını kimin emeğinin karşıladığı sorusu, onun güzelliğinin yanında sorulmaya değer.
Avrupalı tanıklar işin büyüklüğünü kendi okurları için yazdı. İngiliz tüccar Peter Mundy, yapımın ilk yıllarında Agra'daydı ve büyük bir emekle süren işi notlarına geçirdi. Fransız mücevher tüccarı Jean-Baptiste Tavernier ise sonraki on yıllarda Hindistan'a birkaç kez geldi.
Bu iki sayı sonraki rehberlerde neredeyse her yerde tekrarlanır. Tavernier işin başlangıcına da bitişine de tanık olduğunu yazar. Oysa Hindistan'a ilk geldiğinde yapım çoktan başlamıştı ve sayıların hangi kayda dayandığını söylemez. Kitap aynı zamanda, aşağıda göreceğimiz bir efsanenin de kaynağıdır. Bir gezginin yazdıklarını, Agra'daki saray belgelerinin yanına koyup ayrı ayrı tartmak gerekir.
Mekanizma — kapıdan ırmağa
Yapı topluluğu, ırmağa dik uzanan uzun bir dikdörtgendir. Ziyaretçi onu güneyden kuzeye, ticaretin dünyasından ölülerin dünyasına doğru yürür.
Topluluğun güney ucunda bir kent mahallesi vardı. Ön avlunun dışındaki bu kesim, bugün de Taçganj adıyla anılır.
Bu çarşı türbenin geçimini sağlıyordu. Lahori'ye göre Agra çevresindeki köylerin geliri ve çarşı dükkânlarının kiraları, türbenin bakımına ve oradaki görevlilerin ücretine ayrıldı. Bir İslam türbesi, böylece bir vakıf gibi kendi gelirini taşıyan bir kurum hâline geldi. Ziyaretçi bahçeye, tüccarların ve hacıların konakladığı bu sokaklardan geçerek ulaşırdı.
Ön avludan bahçeye büyük bir kapıdan girilir.
Kapının kitabesi Fecr suresinin son ayetleridir. Ayetler huzura ermiş bir nefse seslenir ve onu Rabbine, kullarının arasına ve cennete çağırır. Bu sözler kapının eşiğinde okunur. Kapının içi karanlık, ötesi ise ışıklıdır ve kemerin çerçevesi türbeyi bir resim gibi keser. Ziyaretçi bir adım sonra bahçeye girer.
Bahçe, yükseltilmiş taş yollar ve su kanallarıyla dört parçaya bölünür. Her parça yine dörde ayrılır. Kanalların kesiştiği yerde, bahçenin tam ortasında bir havuz vardır.
Kimi kaynaklar bu havuzu Kevser havuzu olarak anar. Kevser, İslam inancında Peygamber'e cennette verilen bir ırmak ya da havuzun adıdır. Bahçenin dört parçası da inanılan cennetin dört ırmağıyla ilişkilendirilmiştir. Bahçe böylece hem bir dinlenme yeri, hem de cennete dair bir tasavvurdur.
Bahçenin ilk bitki örtüsünü bugün tam bilmiyoruz. Babür kaynakları meyve ağaçlarından ve çiçek tarhlarından söz eder. Bugün görülen geniş çimenler ve sıra sıra servi ağaçları, büyük ölçüde sömürge dönemi düzenlemesidir.
Türbe terasının iki yanında, kırmızı taştan iki yapı durur.
Cami türbeye gelen ziyaretçilerin ve türbe görevlilerinin ibadetine ayrılmıştı. Kıbleye, yani batıya bakar. Cuma günleri bugün de burada namaz kılınır ve o gün yapı topluluğu ziyaretçilere kapalıdır.
Cevab sözcüğü «karşılık» anlamına gelir. Bu yapı camiye bir eş olarak, yalnız simetri için kuruldu. Kıbleye dönük olmadığından cami olarak kullanılamazdı. Misafirhane ya da toplantı yeri olarak kullanıldığı düşünülür. Bir binanın işlevinden önce bir düzenin gereğiyle yapılması, yapı topluluğunun neye öncelik verdiğini gösterir.
Simetri ırmakta da bitmez. Yamuna'nın karşı kıyısında, türbenin tam karşısında bir bahçe daha vardı.
Mehtab Bağ, «ay ışığı bahçesi» demektir. Yüzyıllar boyunca ırmağın getirdiği kum ve balçıkla örtülmüştü. Hindistan Arkeoloji Kurumu'nun kazıları, Amerikalı bahçe tarihçisi Elizabeth Moynihan'ın katılımıyla yapıldı. Kazılar bahçenin türbeyle aynı eksene oturduğunu gösterdi. Ziyaretçi bu bahçeden bakınca türbeyi ırmağın ve sekizgen havuzun ardında görürdü. Bu açıdan bakınca türbe bir bahçenin ucunda durmaz, iki bahçenin ortasında durur.
Mekanizma — türbenin gövdesi
Türbe, kırmızı taştan bir terasın üstünde, ikinci bir mermer sekiye oturur. Sekinin dört köşesinde yükselen minareler, türbeyi çevreleyen bir çerçeve işi görür.
Türbenin planı, ortada sekizgen bir oda ve onu iki kat hâlinde çevreleyen sekiz küçük odadan oluşur. Bu dokuz bölümlü plana Farsça «sekiz cennet» anlamına gelen heşt behişt adı verilir. Aynı adı İsfahan'da sonradan yapılan bir Safevi köşkü de taşır. Plan Timurlu yapılarında da, Hümayun'un türbesinde de vardı.
Kubbe iki kabuktan oluşur. İçeride oda kendi ölçüsünde, daha alçak bir kubbeyle örtülür. Dışarıda yüksek kasnak, kubbeyi uzaktan görünür kılar. Hümayun'un türbesinde olgunlaşan bu çözüm, burada daha dik ve daha şişkin bir biçim alır.
Hümayun'un türbesinden en büyük fark renktedir. Delhi'de kırmızı kumtaşı egemendi ve mermer onu çerçeveliyordu. Agra'da türbenin bütün yüzeyini mermer örter. Bu mermer gün boyunca ışığa göre renk değiştirir. Sabahın pembesini, öğlenin beyazını ve akşamın sarısını taşır.
Mermer kaplamaya geçişin bir örneği Agra'da zaten vardı. Nur Cihan'ın babası İtimadüddevle için yaptırdığı küçük türbe, ırmağın öbür kıyısında birkaç yıl önce tamamlanmıştı. O türbenin bütün yüzeyi beyaz mermerle ve renkli taş kakmalarla kaplıydı.
Mekanizma — duvardaki yazı
Türbenin yüzeyindeki en geniş süsleme yazıdır. Kemerlerin çevresinde, kapılarda ve mezar odasında Kuran ayetleri dolaşır. Ayetler beyaz mermere siyah taş kakılarak, sülüs denen büyük ve yuvarlak bir yazıyla yazılmıştır.
Bu yazıları tasarlayan hattat, Şirazlı Abdülhak'tı. Şah Cihan ona Amanet Han unvanını verdi. Yapı topluluğunun kitabelerinde hattat, bir Babür yapısında pek rastlanmayan bir şey yaptı ve adını bıraktı.
İmza, hattatın sarayda nasıl bir yeri olduğunu gösterir. Mimarın adı yapıda geçmezken hattatın adı geçer. İslam dünyasında yazı, sanatların en saygın olanı sayılıyordu. Amanet Han'ın imzası da bu saygının taşa kazınmış bir izidir.
Yasin suresi, Müslümanların ölülerinin ardından okuduğu surelerin başında gelir. Diriliş gününü ve ölülerin yeniden hayata dönmesini anlatır. Kuşaktaki harflerin yukarı doğru büyümesinin bir nedeni vardır. Aşağıdan bakan göz, uzaktaki harfleri küçülmüş görür ve büyütme bu küçülmeyi dengeler. Böylece bütün kuşak yerden aynı ölçüde okunur.
Kitabelerin bütününü ilk kez sistemli biçimde okuyan, Amerikalı sanat tarihçisi Wayne Begley oldu. Begley 1979'da Art Bulletin dergisinde yayımlanan makalesinde dikkat çekici bir tez ileri sürdü. Ona göre seçilen ayetlerin neredeyse tamamı kıyamet gününü, ilahi yargıyı ve cenneti konu alıyordu.
Begley bu yazılardan yola çıkarak bütün yapı topluluğunu yeniden okudu. Ona göre bahçe cennetin, türbe ise kıyamet günü cennetin üstünde yükselen ilahi tahtın bir imgesiydi. Begley planı, İbnü'l-Arabi'nin bir eserindeki diriliş meydanı çizimiyle de karşılaştırdı.
Bu tez çok tartışıldı. Kimi araştırmacılar ayet seçiminin bir türbe için olağan olduğunu söyler. Ölüm, yargı ve cennet, hemen her İslam türbesinin konusudur. Koch gibi araştırmacılar ise yapıyı, cennetteki bir köşkün yeryüzündeki karşılığı ve hükümdarın kendi düzeninin bir imgesi olarak okur. Begley'in tezi yine de yazının yapının anlamında taşıdığı ağırlığı göstermesiyle bir dönüm noktası oldu.
Mekanizma — taş kakma ve Floransa tartışması
Türbenin alt duvarlarında, beyaz mermerin içinden çiçekler yükselir.
Bu çiçeklerin her biri ayrı bir bitki gibi, boş bir zeminde tek başına durur. Babür ressamları bitkileri Cihangir'in döneminden beri böyle resmediyordu. Kimi araştırmacılar bu çiçeklerin Avrupa'dan gelen bitki kitaplarındaki gravürlerden de beslendiğini düşünür. Aynı çiçekler türbenin içinde renkli taşla da yapıldı.
Hindistan'da bu tekniğe parçinkari denir. Avrupa'da benzer bir teknik İtalyanca pietra dura, yani «sert taş» adıyla bilinir. Floransa'da Medici ailesi, on altıncı yüzyılın sonunda bu işe ayrılmış bir saray atölyesi kurmuştu. Floransa'da yapılmış taş kakma panolar Babür sarayına da ulaştı. Bunların bir bölümü Delhi'deki Kızıl Kale'de, Şah Cihan'ın tahtının arkasındaki duvara yerleştirildi.
Bu bağlantı uzun süre bir efsaneye dönüştü. Agra'yı 1640'larda ziyaret eden Portekizli rahip Sebastien Manrique, yapıyı Venedikli bir kuyumcunun, Geronimo Veroneo'nun tasarladığını yazdı. On dokuzuncu yüzyılın kimi yazarları da kakmaları Cihangir'in hizmetine girmiş Fransız bir kuyumcuya bağladı.
Bu anlatıların hiçbiri Babür kaynaklarında bir karşılık bulmaz. Hindistan'da renkli taş kakmanın da kendi geçmişi vardı. Delhi sultanlarının yapılarında ve Akbar dönemi türbelerinde kırmızı taşa beyaz ve siyah taş kakılıyordu. Bugün çoğu araştırmacı iki geleneği birlikte düşünür. Floransa işleri ustaları tanıştırmış olabilir, ama çiçeklerin seçimi, düzeni ve mermer üstündeki ince işçilik Agra atölyelerinin işidir.
Sahiplenme efsanesi başka yönlerden de geldi. Yirminci yüzyılda yapının aslında daha eski bir Hindu tapınağı ya da sarayı olduğu da iddia edildi. Tarihçiler bu iddiayı, saray kayıtları ve yapı belgeleriyle çeliştiği için reddeder. Hindistan mahkemeleri de bu yöndeki başvuruları geri çevirdi.
Mekanizma — mezar odası ve bozulan simetri
Türbenin ortasındaki sekizgen oda, loş bir ışıkla aydınlanır. Işık, yukarıdaki pencerelerin mermer kafeslerinden süzülür. Odanın tam ortasında bir sanduka durur.
Bu sanduka mezarın kendisi değildir. Asıl mezar, bir alt kattaki odadadır.
Yukarıdaki sanduka, ziyaret ve dua için kurulmuş bir yerdir. Aşağıdaki mezar ise gömünün yeridir. Babür türbelerinde ikisini ayırmak yaygın bir uygulamaydı ve Hümayun'un türbesinde de vardı.
Kaynaklara göre ilk yıllarda sandukayı değerli taşlarla süslü altın bir parmaklık çevreliyordu. 1640'larda onun yerini bu mermer kafes aldı. Kafes, sandukayı hem korur hem de ışığa açar. Ziyaretçi onu bir dantelin ardından görür.
Odada bugün iki sanduka vardır. Şah Cihan'ın oğlu Evrengzib 1658'de babasını tahttan indirdi. Şah Cihan hayatının son yıllarını Agra Kalesi'nde gözetim altında geçirdi. Kaledeki mermer bir burçtan türbeyi görebildiği anlatılır. 1666'da öldüğünde Evrengzib onu Mümtaz Mahal'in yanına gömdürdü.
Şah Cihan'ın sandukası, eşininkinin batısına yerleştirildi. Ondan daha büyük ve daha yüksektir. Bütün yapı topluluğu tek bir eksen üzerinde kusursuz bir simetriyle kurulmuştu. Odada ise eksen, sandukaların arasından geçer. Kimi araştırmacılara göre Babür geleneğinde erkek mezarının üstüne bir kalem kutusu, kadınınkine ise düz bir yazı levhası biçimi verilirdi. Şah Cihan'ın sandukasının üstünde gerçekten bir kalem kutusu biçimi vardır.
Bu asimetri bir efsanenin de kaynağı oldu. Tavernier, Şah Cihan'ın ırmağın karşı kıyısında kendisi için siyah taştan bir türbe yaptırmaya başladığını yazdı. Bu anlatı «siyah Tac» adıyla yaygınlaştı. Mehtab Bağ'daki kazılar ise orada bir türbenin temelini bulmadı ve bir bahçe ile bir havuz ortaya çıkardı. Bugün çoğu tarihçi siyah türbe anlatısını kanıtsız bir öykü sayar.
Mekanizma — onarım, sömürge ve hava
Yapı tamamlandıktan birkaç yıl sonra ilk sorunlar başladı. 1650'lerin başında Agra'dan geçen prens Evrengzib, babasına bir mektup yazdı. Yağmurlarda kubbenin su aldığını ve kimi yerlerde çatlaklar olduğunu bildirdi, onarım için öneriler sundu.
On sekizinci yüzyılda Babür gücü zayıfladı ve Agra el değiştirdi. 1803'te kent İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası'nın eline geçti. On dokuzuncu yüzyılda bahçe zaman zaman şölenlere ve gezintilere açıldı, kakmalardan sökülen taşlar oldu. Yapıda onarımlar da yapıldı, ama kimin neyi değiştirdiği her zaman kayda geçmedi.
Yüzyılın sonunda Hindistan genel valisi Lord Curzon, eski yapıların korunmasını bir devlet işine dönüştürdü. 1904'te eski anıtları koruma altına alan bir yasa çıkarıldı. Curzon Tac Mahal'de kapsamlı bir onarım başlattı ve bahçeyi yeniden düzenletti.
Bu kandil, sömürge yönetiminin bir Babür türbesine ne gözle baktığını gösterir. Curzon yapıyı bir İslam sanatı başyapıtı olarak gördü ve ona Kahire'den bir Memlük kandili seçti. Onarım hem korudu, hem de yapıya yeni bir katman ekledi.
Tac Mahal 1983'te UNESCO Dünya Mirası listesine alındı. Bugün en büyük tehdit havadır. Agra'nın trafiği, sanayisi ve tozu, beyaz mermerin yüzeyini sarartır. 1990'larda Hindistan Yüksek Mahkemesi, yapının çevresindeki sanayiye sınırlar getiren kararlar verdi. Koruyucular mermeri dönem dönem, kurudukça kirle birlikte dökülen bir kil maskesiyle temizler.
Kalıcı araçlar
Bir türbeyi okurken önce ölünün yerini ara. Ziyaretçinin gördüğü sanduka ile gömünün yapıldığı yer ayrı olabilir.
Yapının bütün topluluğunu yürü. Çarşı, kapı, bahçe ve yan yapılar, türbenin anlamını ve onu ayakta tutan geliri birlikte taşır.
Simetriyi izle, sonra bozulduğu yeri bul. Bir eksenin kırıldığı nokta, çoğu kez yapının sonraki öyküsünü anlatır.
Yazıyı süs saymadan önce oku. Hangi ayetin nerede durduğu ve hattatın adının yapıda geçip geçmediği, ayrı birer bilgidir.
Bir sayıyı ya da bir ustanın adını duyduğunda kaynağını sor. Saray belgesi, gezgin anlatısı ve sonraki rehber aynı ağırlığı taşımaz.
Bugün gördüğün bahçeyi ve yüzeyi, yapının ilk hâli sanma. Onarımlar ve yeni düzenlemeler de yapının tarihine aittir.
Yaygın yanlışlar
Yaygın yanlış"Tac Mahal bir Avrupalı mimarın ya da kuyumcunun eseridir."
Bu iddia Avrupalı gezginlerden ve sonraki yazarlardan gelir, Babür kaynaklarında bir karşılığı yoktur. Floransa taş kakmaları sarayda biliniyordu, ama tasarım ve işçilik Agra'daki saray ekibine aittir.
Yaygın yanlış"Türbe, Babür geleneğine uygun olarak bahçenin ortasında durur."
Türbe bahçenin kuzey ucunda, ırmak kıyısındaki bir terasın üstündedir. Bu düzen, Agra'nın ırmak kıyısı bahçelerinden gelir.
Yaygın yanlış"Şah Cihan karşı kıyıda kendisi için siyah bir türbe yaptırmaya başlamıştı."
Bu anlatı Tavernier'ye uzanır. Mehtab Bağ'daki kazılar orada bir bahçe ve bir havuz buldu, türbe temeline rastlamadı.
Yaygın yanlış"Mezar odasındaki sandukalar mezarın kendisidir."
Asıl mezarlar bir alt kattaki odadadır. Üstteki sandukalar ziyaret ve dua için yapılmıştır.
Uygulama ve kilit özet
Kilit özet: Mümtaz Mahal 1631'de Burhanpur'da öldü ve Şah Cihan onun için Agra'da bir türbe yaptırdı. Arsa bir Racput soylusundan alındı, mermer Racastan'dan getirildi ve işi kalabalık bir saray ekibi yaptı. Türbe ırmak kıyısındaki bir terasta, bahçenin ucunda durur ve karşı kıyıdaki Mehtab Bağ ile birlikte okunur. Kitabeleri Amanet Han tasarladı ve adını yapıya bıraktı. Begley ayetlerin kıyamet ve cennet temasından bir tez kurdu, tez tartışıldı. Taş kakma çiçekler hem Hint geleneğinden hem Floransa işlerinden haberdardı, ama Avrupalı usta efsanesi kaynaksızdır. Şah Cihan'ın eşinin yanına gömülmesi odanın simetrisini bozdu. Yapı sonraki yüzyıllarda onarıldı, sömürge yönetimince yeniden düzenlendi ve bugün havanın kirine karşı korunuyor.
Sonraki derse köprü
Tac Mahal'in kitabelerinde Mümtaz Mahal, adı anılan ve gömülen kişidir. Arsayı alan, taşı ısmarlayan ve parayı ödeyen ise kocasıdır. Agra'da ırmağın öbür kıyısında duran mermer türbe başka bir düzenle yapılmıştı. Onu babası İtimadüddevle için kendi gelirinden yaptıran, Mümtaz Mahal'in halası Nur Cihan'dı. İstanbul'da da sultan anneleri ve sultan kızları, kendi vakıflarıyla camiler, hamamlar ve imaretler kurduruyordu. Bir kadının adına yapılan yapı ile bir kadının parasıyla yükselen yapı arasındaki fark, mülkün ve vakfın kimin elinde olduğuyla ilgilidir.