Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Kilit özet: I. Abbas 1590'ların sonunda başkenti İsfahan'a taşıdı ve eski Selçuklu merkezinin yanına, onunla bir çarşıyla bağlanan yeni bir meydan kurdu. Nakş-ı Cihan'ın çevresini iki katlı dükkânlar sardı. Kuzeyde çarşı kapısı, batıda Ali Kapu'nun taları, doğuda Şeyh Lütfullah Camii, güneyde Şah Camii yer aldı. İki caminin girişi meydana, salonları kıbleye döner ve aradaki açı bir dehlizle çözülür. Mozaik çini ve heft-reng aynı yapılarda farklı amaçlarla kullanıldı. Çaharbağ gezinti yolu, Çehel Sütun ve Heşt Behişt köşkleri, Allahverdi Han ve Hacu köprüleri kenti bahçeye ve ırmağa bağladı. Yeni Culfa'da sürgün edilmiş Ermeni tüccarlar, İran'ın kubbe diliyle resimli kiliseler yaptırdı. Kervansaraylar, taşra meydanları ve bahçeler başkentin düzenini ülkeye yaydı. Chardin ve Kaempfer gibi gezginler bu kenti Avrupa okuruna aktardı.
Açılış: kitaptan meydana
Şah Tahmasb'ın büyük şehnamesi, sarayın içinde, bir avuç okurun önünde açılan bir kitaptı. 1568'de armağan olarak Osmanlı sarayına gönderildiğinde, Safevi sarayının en görkemli resimleri de bir sandığa girip ülkeden çıkmış oldu. Tahmasb'ın torunu I. Abbas ise otuz yıl kadar sonra başka bir ölçekte çalıştı. Onun en büyük eseri, bir kentin ortasında herkesin yürüyebileceği bir meydandı.
1590'ların sonunda Abbas, başkenti Kazvin'den İsfahan'a taşıdı. İsfahan eski bir kentti ve Selçuklu döneminden kalan büyük camisi, onun çevresindeki eski meydanı ve çarşısıyla zaten bir merkezdi. Abbas bu eski merkezi yıkmadı. Onun güneybatısında, eski bir bahçe alanının üstünde yeni bir merkez kurdu ve iki merkezi uzun, kapalı bir çarşıyla birbirine bağladı.
Bu yeni merkezin adı Nakş-ı Cihan, yani «dünyanın resmi» idi. Bugün İsfahan'da halk arasında kentin «dünyanın yarısı» olduğunu söyleyen eski bir deyiş dolaşır. Deyişin ne zaman doğduğunu kesin bilmiyoruz, ama onu ilk duyan gezginlerin çoğu bu meydanda durmuştu.
Dersin yolu
Önce meydanın kendisine, çevresindeki dükkânlara ve kuzeydeki çarşı kapısına bakacağız. Sonra batıdaki saray kapısına ve meydanın iki camisine geçeceğiz. İki caminin girişindeki açı farkı, dersin asıl mimari sorusunu taşıyor. Ardından gezinti yoluna, köşklere, köprülere ve ırmağın öbür yakasındaki Ermeni mahallesine yürüyeceğiz. Son bölümde yollara, taşra kentlerine ve İsfahan'ı Avrupa'ya anlatan gezginlere bakacağız.
Sıfır noktası: meydan nedir?
İran kentlerinde meydan, açık ve geniş bir alan demekti. Bir meydan pazar yeri, asker toplama alanı, at yarışı ve çevgen alanı olabilirdi. Çevgen, atlıların uzun saplı sopalarla bir topu kaleye sürdüğü oyundur ve Avrupa'da sonradan polo adıyla bilinir. İran'da bu oyun hükümdarların ve askerlerin binicilik gösterisiydi.
Selçuklu döneminden beri İsfahan'ın kalbi, büyük caminin yanındaki eski meydandı. Selçuklu mimarisi dersinde dört eyvanlı avlusunu gördüğümüz bu cami, yüzyıllarca kentin dinî ve ticari hayatını çevresine topladı. Abbas'ın yeni meydanı ise bir hükümdarın baştan tasarladığı, dört kenarı önceden planlanmış bir alandı. Kenarlardaki her yapı, şahın kendi vakfına ya da hazinesine bağlıydı.
Burada Osmanlı külliyesiyle bir karşılaştırma yararlı olur. İstanbul'da her sultan ve her paşa, camisini, medresesini ve çarşısını kentin farklı bir tepesine ya da iskelesine kurdu. İsfahan'da ise şahın bütün yapı programı tek bir açık alanın çevresinde toplandı.
Mekanizma — meydanın çerçevesi
Meydan, yarım kilometreyi aşan uzunlukta, uzun ve dar bir dikdörtgendir. Dört kenarını boydan boya iki katlı bir dükkân sırası çevirir.
Bu çerçeve meydanın yüzünü düzenler. Dükkân kemerleri aynı ölçüde ve aynı aralıkla tekrarlandığı için, dört büyük yapının girişleri bu sakin ritmin içinden birer vurgu gibi yükselir. Arkasında ne olursa olsun, meydana bakan cephe aynı düzene uyar.
Gezginlerin anlatımlarına göre meydan gün boyu farklı işlere hizmet etti. Sabahları satıcılar tezgâh kurar, akşamüstü kalabalık hokkabazları ve hikâyecileri seyrederdi. Şah ve misafirleri çevgen oyunlarını izler, bayramlarda havai fişekler atılırdı. Suçluların cezalandırılması da bu alanda, herkesin gözü önünde yapılırdı. Meydanın iki kısa kenarında, çevgen kaleleri olarak kullanılan taş direkler bugün de durur.
Mekanizma — çarşının kapısı
Meydanın kuzey ucunda, eski merkeze giden büyük çarşının ağzı açılır. Bu çarşı, Abbas'ın yeni meydanını Selçuklu camisinin yanındaki eski meydana bağlayan bir omurgadır.
Yay burcunun kentin burcu sayıldığı anlatılır. Kapının üst katında ise bir nakkarehane, yani davul ve zurnaların çalındığı bir balkon vardı. Gezginler, günbatımında buradan çalınan müziğin meydanı doldurduğunu yazar. Çarşının ilk bölümü kraliyet kumaşlarının satıldığı kapalı bir kısımdı.
Kubbelerin tepesindeki açıklıklardan düşen ışık sütunları, uzun koridoru eşit aralıklı bölmelere ayırır. Yürüyen kişi her birkaç adımda bir aydınlık bir halkadan geçer. Eski meydandan yeni meydana uzanan bu yol, Abbas'ın kentini eski kentin dokusuna dikmişti.
Mekanizma — sarayın penceresi
Meydanın batı kenarının ortasında, saray alanına açılan yüksek bir yapı durur. Adı Ali Kapu'dur, yani «yüce kapı». Arkasında bahçeler, köşkler ve devlet daireleriyle geniş bir saray bölgesi uzanıyordu.
Talar, ahşap sütunlu açık bir sundurmadır. Ali Kapu'nun taları meydanın üstüne bir loca gibi uzanır. Şah buradan çevgen oyunlarını, geçit törenlerini ve elçilerin gelişini seyrederdi. Topkapı'da sultan törenleri çoğu kez bir pencerenin ardından izlerdi. İsfahan'da ise şah halkın tam karşısında, yüksek ama açık bir yerde oturuyordu. Yapının bugünkü yüksekliğine birkaç evrede ulaştığı düşünülür.
Bu nişlerin sesi yumuşattığı ve müziği odaya yaydığı anlatılır. Ama oda aynı zamanda bir görsel şakadır. Bir çini dolabının raflarında durması gereken kapların biçimi, kapların kendisi olmadan duvara oyulmuştur. Ali Kapu'nun alt katlarındaki duvar resimleri, Rıza-yı Abbasi çevresinin genç saray figürlerini andırır. Saray burada da kitabın dilini duvara taşıyordu.
Mekanizma — küçük cami ve açı farkı
Ali Kapu'nun tam karşısında, meydanın doğu kenarında, minaresi ve avlusu olmayan bir cami durur. Cami, kaynaklarda Abbas'ın kayınpederi olarak anılan Şii âlim Şeyh Lütfullah'a adanmıştı. Lübnan'daki Cebel Amil bölgesinden gelen bu âlim, Safevilerin Şii hukukunu yerleştirmek için çağırdığı bilginler arasındaydı. Yapımına 1600'lerin başında başlandı ve 1610'ların sonunda bitirildi.
Bu dehliz bir sorunu çözer. Meydan, kıbleye göre eğik duruyordu. Meydana bakan bir giriş, Mekke yönüne dönmesi gereken salonla aynı eksende olamazdı. Mimar girişi meydanın düzenine, salonu kıbleye uydurdu ve ikisini kıvrılan bir koridorla birleştirdi. Dışarıdan bakan kişi kubbenin girişin hemen arkasında olmadığını fark eder. Kubbe bir yana kaymış gibi durur.
Caminin minaresi ve avlusu yoktur. Bir görüşe göre cami, sarayın kadınları ya da şahın yakın çevresi için yapılmış özel bir ibadet yeriydi. Başka araştırmacılar onu Şeyh Lütfullah'ın ders verdiği bir yer olarak düşünür. İki açıklama da yapının neden kalabalık cemaat için bir avluya ihtiyaç duymadığını anlatmaya çalışır. Kubbenin dış yüzü, bej zemin üstünde kıvrılan dallarla örtülüdür. Işık değiştikçe rengi kremden pembeye kayar. İçeride, kubbenin tepesindeki açıklıklardan süzülen ışığın tavus kuşu kuyruğuna benzeyen bir iz bıraktığı anlatılır.
Mekanizma — büyük cami ve iki çini tekniği
Meydanın güney ucunda kentin yeni cuma camisi yükselir. Safevi döneminde Şah Camii adıyla anıldı, 1979 devriminden sonra İmam Camii adını aldı. Yapımına 1611'de başlandı. Portaldeki yazıyı, sarayın hattatı Ali Rıza Abbasi yazdı. Cami, Abbas'ın 1629'daki ölümünden sonra, halefinin döneminde tamamlandı.
Burada küçük camideki sorun büyük ölçekte yeniden çözülür. Portal meydanın eksenine oturur. Avlu ve kubbe ise Mekke yönüne dönmek için yaklaşık kırk beş derece döner. Kapıdan giren kişi kubbeli bir geçişte yön değiştirir ve kendini kıbleye dönük avlunun içinde bulur. Yukarıdan bakıldığında meydan ile cami, birbirine çapraz yerleşmiş iki ayrı ızgara gibidir. Meydandan bakan kişi bu kırılmayı fark etmez. Portal ve kubbe aynı görüntüde birleşir, ama gerçekte birbirinin tam arkasında durmazlar.
Avlu, Selçuklu döneminden beri İran camilerinin temel planı olan dört eyvanlı düzendedir. Her eyvan bir kubbe ya da bir yan salona açılır. Avlunun iki yanında ise medreseler yer alır. Büyük kubbe çift kabukludur: içte daha alçak bir kabuk, dışta yükselen soğan biçimli bir kabuk. Dış kubbenin kentin uzağından görülmesi, iç kubbenin ise salonun ölçüsüne uyması sağlanır.
Caminin yüzeylerinde iki çini tekniği yan yana durur. Mozaik çinide usta, tek renkli sırlı levhaları küçük parçalara keser. Sonra bu parçaları bir desen oluşturacak biçimde yan yana dizer. Her renk ayrı fırınlandığı için renkler parlak ve temizdir, ama iş çok yavaş ilerler. Heft-reng, yani «yedi renk» denen teknikte ise kare bir çini levhanın üstüne birçok renk birden boyanır ve levha tek seferde fırınlanır. Renklerin birbirine karışmaması için aralarına ince bir koyu çizgi çekilir.
Araştırmacılar, Şah Camii'nin portalinde daha çok mozaik çini, avludaki geniş yüzeylerde ise daha çok heft-reng kullanıldığına dikkat çeker. Bu seçim, şahın büyük bir camiyi hızla bitirme isteğiyle açıklanır. Yakından bakıldığında heft-reng yüzeyler mozaikten daha düz ve daha az parlaktır. Uzaktan ise binlerce kare levha, kesintisiz bir mavi örtü gibi görünür. Bir teknik seçimi, burada bir zaman ve ölçek kararıydı.
Mekanizma — gezinti yolu ve köşkler
Meydan kentin kalbiydi, ama Abbas'ın planı orada bitmedi. Saray bölgesinin batısından güneye, ırmağa doğru uzun bir gezinti yolu açıldı.
Çaharbağ, «dört bahçe» demektir. Sözcük İran'da, su kanallarıyla dört parçaya ayrılmış bir bahçe planının da adıdır. Abbas'ın gezinti yolu bu bahçe düzenini bir kent ölçeğine taşıdı. Yolun iki yanındaki bahçeler, sarayın büyükleri arasında paylaştırıldı ve her biri kendi köşkünü yaptırdı.
Saray bölgesindeki köşklerden biri, II. Abbas döneminde bugünkü biçimini aldı.
Adı «kırk sütun» demektir. Yaygın bir açıklamaya göre yirmi sütun, önündeki havuza yansıyınca kırk olur. Farsçada kırkın «çok» anlamında da kullanıldığı hatırlatılır. Elçiler ve konuklar talardan geçip duvarları resimli kabul salonuna alınırdı. Burada bizi yapının kendisi ilgilendiriyor: ince sütunlar, havuz ve talar, iç ile dış arasında bir eşik kurar. Ziyaretçi kapalı bir salona girmeden önce gölgeli, açık ve suya bakan bir alanda bekler.
Yirmi yıl kadar sonra, Çaharbağ'ın yanındaki bir bahçede daha küçük ama daha karmaşık bir köşk yapıldı.
Heşt Behişt, «sekiz cennet» demektir. Şah Süleyman döneminde yapılan köşk, bahçenin ortasında her yöne açılan bir yapıdır. Hangi yandan yaklaşırsanız yaklaşın, bir eyvan sizi karşılar. İçerideki merkezi salondan dört yöne bahçe görünür. Köşk, sarayın bahçede geçen şölenlerine ve müzik meclislerine hizmet ediyordu.
Mekanizma — ırmağın üstündeki yapılar
Çaharbağ'ın sonunda Zayende Rud ırmağı akar. İsfahan'ın Safevi köprüleri, ırmağı geçmekten fazlasını yapar.
Köprüyü Abbas'ın başkomutanlarından Allahverdi Han yaptırdı. Allahverdi Han, Gürcü kökenli bir gulamdı. Gulam, çocukken saraya alınıp şahın hizmetinde yetiştirilen asker ve yöneticilere verilen addır. Safevi devletinde Gürcü, Ermeni ve Çerkez kökenli gulamlar ordunun ve yönetimin en yüksek yerlerine çıktı. Köprünün galerilerinde yürüyenler ırmağı seyreder ve gölgede oturabilirdi.
II. Abbas döneminde yapılan Hacu köprüsü hem bir geçit hem de bir su setidir, ortasında da şah için bir köşk taşır. Alt kattaki set suyu tutar ve yukarıdaki bahçelerin sulanmasına yardım eder. Set kapakları kapatıldığında ırmağın üst yakasında bir göl oluşur. Gezginler şahın ortadaki köşkte oturup suyun üstünde yapılan şenlikleri izlediğini anlatır. Su mühendisliği, saray töreni ve halkın gezintisi aynı yapıda birleşir.
Mekanizma — ırmağın öbür yakası: Yeni Culfa
1604–1605'te Abbas, Osmanlılarla savaşırken Aras ırmağı kıyısındaki Culfa kasabasının Ermeni halkını zorla göç ettirdi. Sürgün yolculuğu ağır kayıplarla geçti. Göçmenler İsfahan'da, ırmağın güney yakasında kendilerine verilen bir alana yerleştirildi. Mahalleye eski kasabanın adı verildi: Yeni Culfa.
Culfalı tüccarlar İran ipeğinin dış ticaretinde büyük bir rol üstlendi. Şah, ipek ticaretinin önemli bir bölümünü onlara bıraktı. Tüccar aileler Venedik'ten Amsterdam'a, Hindistan'dan Rusya'ya uzanan bir ağ kurdu.
Katedralin dışı, İsfahan camilerinin diliyle konuşur: tuğla bir gövde, çift kabuklu bir kubbe ve çini süslemeler. İçerisi ise yoğun biçimde resimlenmiş bir Hristiyan mekânıdır. Resimlerin bir bölümü, tüccarların getirdiği Avrupa gravürlerinden alınmış kompozisyonlara dayanır. Çiçekli kuşaklar ve altın yaldız ise Safevi saray süslemesinin dilini taşır. Yeni Culfa'da on yedinci yüzyılda bir matbaa da kuruldu ve kilise kitapları burada basıldı.
Kiliseyi mahallenin varlıklı tüccarlarından biri yaptırdı. Adını Hz. İsa'nın doğduğu kentten alır. Ermeni tüccar kendi kentindeki camilerin ustalarıyla, onların malzemesiyle ve onların kubbe bilgisiyle çalıştı.
Parlak ticaret öyküsünün karanlık bir başlangıcı da var. Mahalle bir sürgünün sonucunda doğdu. Ermeni halkın hakları da sonraki şahların döneminde zaman zaman daraldı. Bu kiliselerin önünde durmak, kentin görkemini kuran ellerin bir bölümünün buraya isteyerek gelmediğini hatırlatır.
Mekanizma — yollar ve taşra
İsfahan bir ağın merkezi olarak tasarlanmıştı. İpek, at, kumaş ve hac yolcusu bu ağın yollarında taşınıyordu. Abbas ve halefleri ana yolların üstüne konaklama yapıları kurdurdu.
İran'da bugün pek çok eski yol hanı halk arasında «Şah Abbas kervansarayı» diye anılır. Bu yapıların hepsinin onun döneminde yapılmadığı biliniyor. Kervansarayların planı, dört eyvanlı cami avlusunun düzenini ticari bir yapıya uygular. Aynı biçim bir yerde ibadete, başka bir yerde konaklamaya ve alışverişe yarıyordu.
İsfahan'ın meydan düzeni taşrada da izlendi. Şahın valileri, yönettikleri kentlerde benzer merkezler kurdu.
Gencali Han, Abbas'ın Kirman valisiydi ve kentin ortasına kendi adını taşıyan bu yapı topluluğunu kurdu. Ölçek İsfahan'dan küçüktür, ama düzen tanıdıktır. Bir açık alanın çevresine ticaret, temizlik, para basımı ve ibadet yerleştirilir.
Bahçe düzeni de başkentin dışına taşındı.
Bahçe, Kaşan'ın yakınındaki bir kaynağın suyuyla beslenir. Safevi şahları burada köşkler yaptırdı, sonraki hanedanlar da bahçeyi genişletti. Kurak bir ovanın ortasında akan su, burada bir zenginlik ve bir cennet tasavvuru olarak sergilenir. Çaharbağ'ın kent ölçeğinde yaptığını, Fin bahçesi küçük ve kapalı bir alanda yapar.
Mekanizma — son büyük yapı
Safevi İsfahan'ının son büyük yapı topluluğu, Çaharbağ'ın kenarında, on sekizinci yüzyılın başında kuruldu.
Medrese, Şah Sultan Hüseyin döneminde yapıldı ve adını şahın annesinden alır. Yanındaki kervansarayın ve çarşının gelirleri medreseyi ayakta tutuyordu. 1722'de İsfahan Afgan kuvvetlerince kuşatılıp alındı ve Safevi devleti dağıldı. Medrese, bu yıkımdan önce bitirilen son büyük kraliyet yapılarından biri oldu.
Mekanizma — gezginlerin İsfahan'ı
İsfahan'ı Avrupa okuru büyük ölçüde gezginlerin kitaplarından tanıdı. Elçiler, tüccarlar ve misyonerler kentte aylarca, kimi zaman yıllarca kaldı.
Chardin, 1660'larda ve 1670'lerde İran'da mücevher ticaretiyle uğraştı ve sarayın çevresinde uzun süre bulundu. Kitabı, Safevi yönetimini, kentin yapılarını ve gündelik hayatı ayrıntıyla anlatır. Gravürler ise İsfahan'ın meydanını ve köşklerini Avrupa'nın gözünde sabitleyen görüntüler oldu. Bir Protestan olarak Fransa'dan ayrılmak zorunda kalan Chardin, ömrünü Londra'da tamamladı.
Kaempfer, İran'a bir İsveç elçiliğiyle gelmişti. Meydanı ve saray bölgesini gösteren çizimleri, kentin o yıllardaki düzenini anlamak için hâlâ başvurulan belgelerdir. Gezgin kitapları değerli kaynaklardır, ama her gezgin kendi okuruna seslenir. Bir yazarın övgüsü ya da küçümsemesi, gördüğü kadar beklediği şeyi de yansıtır.
İsfahan'ın meydanla kurduğu bütünlük, aynı yıllarda Hindistan'daki Babür başkentlerinde de aranacaktı. Orada saray, cami ve çarşı başka bir iklimde, kırmızı kumtaşı ve mermerle bir araya getirildi.
Kalıcı araçlar
Bir kent meydanının önünde, önce dört kenarına ne konduğuna bak. Hangi yapı kime aitti ve hangisi neye bakıyordu?
Bir camiye girerken girişin ve kıblenin aynı eksende olup olmadığını sor. Arada bir kırılma varsa mimar onu nerede ve nasıl gizlemiş?
Çini yüzeyine yakından bak. Her parça tek renkse mozaiktir, bir karede birçok renk varsa heft-reng olabilir. Teknik seçimin arkasında bir zaman ve maliyet kararı ara.
Bir köşkte iç ile dış arasındaki eşiği bul. Talar, havuz ve eyvan, ziyaretçiyi salondan önce nerede bekletiyor?
Bir köprüyü yalnız geçit olarak okuma. Su setine, gezinti galerisine ya da şahın köşküne dönüşüp dönüşmediğine bak.
Bir yapıyı kimin yaptırdığını ve kimin eliyle yapıldığını ayrı ayrı sor. Gürcü bir gulam, Ermeni bir tüccar ya da Lübnanlı bir âlim, bir şahın kentinde kendi izini bırakabilir.
Gezgin anlatısını bir kaynak olarak kullan, ama yazarın kime yazdığını unutma.
Yaygın yanlışlar
Yaygın yanlış"Nakş-ı Cihan yalnızca bir tören alanıydı."
Meydan bir pazar, bir çevgen alanı, bir eğlence yeri ve bir ceza alanıydı. Çevresindeki dükkânlar onu her gün kentin olağan hayatına bağlıyordu.
Yaygın yanlış"Şah Camii meydana göre eğri yapılmış bir hatadır."
Kırılma bilinçli bir çözümdür. Portal meydanın düzenine, avlu ve kubbe ise kıbleye uyar ve iki eksen bir geçişle birleştirilir.
Yaygın yanlış"Safevi çinilerinin hepsi aynı teknikle yapıldı."
Mozaik çini ve heft-reng farklı tekniklerdir. Aynı yapıda, farklı yüzeylerde ve farklı amaçlarla birlikte kullanıldılar.
Yaygın yanlış"İsfahan'ın görkemi yalnız Fars ustalarının eseridir."
Gürcü kökenli gulamlar köprü yaptırdı. Culfa'dan sürülen Ermeni tüccarlar ipek ticaretini yürüttü, Lübnanlı âlimler cami ve medreselerde ders verdi.
Uygulama ve kilit özet
Kilit özet: I. Abbas 1590'ların sonunda başkenti İsfahan'a taşıdı ve eski Selçuklu merkezinin yanına, onunla bir çarşıyla bağlanan yeni bir meydan kurdu. Nakş-ı Cihan'ın çevresini iki katlı dükkânlar sardı. Kuzeyde çarşı kapısı, batıda Ali Kapu'nun taları, doğuda Şeyh Lütfullah Camii, güneyde Şah Camii yer aldı. İki caminin girişi meydana, salonları kıbleye döner ve aradaki açı bir dehlizle çözülür. Mozaik çini ve heft-reng aynı yapılarda farklı amaçlarla kullanıldı. Çaharbağ gezinti yolu, Çehel Sütun ve Heşt Behişt köşkleri, Allahverdi Han ve Hacu köprüleri kenti bahçeye ve ırmağa bağladı. Yeni Culfa'da sürgün edilmiş Ermeni tüccarlar, İran'ın kubbe diliyle resimli kiliseler yaptırdı. Kervansaraylar, taşra meydanları ve bahçeler başkentin düzenini ülkeye yaydı. Chardin ve Kaempfer gibi gezginler bu kenti Avrupa okuruna aktardı.
Sonraki derse köprü
İsfahan meydanı kurulmadan yarım yüzyıl önce, Safevi sarayının kapısına yurdunu yitirmiş bir hükümdar gelmişti. Babür hükümdarı Hümayun, 1540'ta Hindistan'daki tahtını Şir Şah'a kaptırmış ve yıllarca yerinden yurdundan olmuştu. Şah Tahmasb onu Kazvin yakınlarında konuk etti ve ona asker verdi. Hümayun bu yardımla önce Kandahar'ı ve Kabil'i aldı. Tahmasb'ın resme ilgisi azalırken, kitap atölyesinin ustalarından Mir Seyyid Ali ve Abdüssamed Kabil'de Hümayun'un yanına geçti. Hükümdar 1555'te Delhi'ye döndüğünde, Safevi atölyesinde yetişmiş fırçalar da onunla birlikte Hindistan'ın ışığına, hayvanlarına ve ustalarına kavuştu.