Ders KRO-316.1 · Okyanusya ve Yerli Avustralya Sanatları

Okyanus, ada ve seyrüseferin bilgi sistemi

3.275 kelime · 19 eser örneği · yaklaşık 15 dakika okuma · seslendirme 22 dk

Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.

Kilit özet: Hōkūleʻa'nın 1976 yolculuğu, bilinçli yol bulmanın denizde sınanmasıydı. Forster'ın sınıflaması ve Dumont d'Urville'in haritası okyanusu ten rengine göre böldü. Hauʻofa okyanusu bir adalar denizi olarak yeniden çerçeveledi. Tupaia'nın haritası denizcinin bakış noktasını, resimleri bir adalının bakışını taşıyor. Heyerdahl'ın ve Sharp'ın tezleri atalara yolculuk bilgisi tanımıyordu. Etak, yıldız pusulası ve çubuk haritaları, bilginin bedende ve bellekte taşındığını gösteriyor. Genler batıdan iskânı doğruladı, Amerika ile sonraki bir teması da ortaya çıkardı.

Açılış: Papeete limanına giren yelkenler

1976 Haziranının başında Tahiti'nin Papeete limanında binlerce kişi kıyıya toplanmıştı. Ufukta iki gövdeli bir kano, yengeç kıskacı biçimli iki yelkeniyle yaklaşıyordu. Kano bir aydan uzun süre önce Hawaiʻi'nin Maui Adası'ndan çıkmıştı. Güvertede pusula, harita ya da sekstant kullanılmamıştı. Kıyıdakilerin bir kısmı şarkılarla karşıladı, bazıları suya atlayıp yüzerek kanoya ulaştı. Tahiti'de o güne kadar kimse, atalarının anlattığı türden bir yolculuğun kendi kuşağında yapıldığını görmemişti.

Kanoyu Hawaiʻili ressam Herb Kawainui Kāne tasarladı. Antropolog Ben Finney ve denizci Tommy Holmes ile birlikte Polinezya Seyrüsefer Derneği'ni kurmuşlardı. Biçim için eski çizimlere, müzelerdeki kano parçalarına ve sözlü anlatılara başvurdular. Adını Hawaiʻi'nin tam tepesinden geçen parlak bir yıldızdan aldı; Arcturus yıldızının Hawaiʻice adı "neşe yıldızı" anlamına geliyor. Kanoyu Tahiti'ye götüren denizci Mau Piailug, Karolin Adaları'ndaki küçük Satawal Adası'ndandı. Yol bulmayı çocukluğundan itibaren dedesinden öğrenmişti. Hawaiʻi'de bu bilgiyi taşıyan kimse kalmadığı için onu Mikronezya'dan çağırmışlardı.

Yolculuk aynı zamanda bir deneydi. Finney, Polinezya adalarının bilinçli yolculuklarla mı, yoksa rüzgârın ve akıntının rastgele sürüklediği teknelerle mi iskân edildiğini sınamak istiyordu. Kano Papeete'ye girdiğinde soru bir ölçüde cevaplanmıştı. Kırk yıla yakın bir süre sonra aynı kano dünyanın çevresini dolaşacaktı.

Dersin yolu ve kursun haritası

Bu ders bir okyanusu bir bilgi sistemi olarak okumayı öğretiyor. Önce bölgeye dışarıdan verilen adlara ve onların taşıdığı ırk hiyerarşisine bakacağız. Sonra Tongalı bir yazarın aynı okyanusu nasıl yeniden çerçevelediğini göreceğiz. Tahitili bir rahibin İngiliz gemisinde çizdiği harita, adaları kimin bulduğu tartışmasına giriş olacak. Yıldız pusulası, dalga haritaları ve dil ile gen kanıtları dersi tamamlayacak.

Kursun sonraki on bir dersi bu okyanusun kıyılarına ve içine dağılıyor. İlk durak, damgalı desenleriyle adadan adaya izlenen seramik ve yerleşimin tarihlendirilmesi. Ardından Polinezya'da soy, mana ve tapu kavramları geliyor. Aotearoa'da Māori oyması, toplantı evi ve yüz dövmesi kendi dersini alıyor. Hawaiʻi'nin tüyle işlenmiş kraliyet nesneleri onu izliyor.

Melanezya'da iki ders var. Yeni İrlanda'nın cenaze törenleri için yapılıp sonra bırakılan malanggan oymaları birincisi. Yeni Gine'nin Sepik ırmağı boyunca ata ve ruh imgeleri ikincisi. Avustralya'ya geçince ülke kavramı, Dreaming olarak çevrilen bilgi düzeni ve işaret sistemleri geliyor. Kaya ve ağaç kabuğu resmi, onları görme ve gösterme izinleriyle birlikte işleniyor.

Son üç ders konuyu genişletiyor. Biri performansın, sözün ve dansın nesneden ayrılamazlığını tartışıyor. Biri misyonerlerin ve sömürge yöneticilerinin topladığı nesnelerin müze depolarına yolculuğunu izliyor. Sonuncusu çağdaş Yerli sanatçılara ve fikrî mülkiyet sorusuna bakıyor. O eserlerin her biri kendi dersinde açılacak. Burada yalnız onlara yanımızda götüreceğimiz soru biçimleniyor: bir topluluğun bilgisi hangi biçimde saklanıyor, kim taşıyor ve dışarıdan bakan onu tanıyabiliyor mu?

Sıfır noktası: bir okyanusa verilen üç ad

Avrupalı gezginler Büyük Okyanus'un halklarını, gemilerinin güvertesinden gördükleri ten rengine ve saç biçimine göre ayırmaya erken başladı.

Forster, Cook'un ikinci yolculuğunda doğa bilimci olarak bulunmuştu. Kitabında güney denizlerinin halklarını iki "çeşit" olarak sınıflandırdı. Birini daha açık tenli, daha "gelişmiş" saydı; ötekini daha koyu tenli ve daha geride. Bu sınıflama, sözcük listelerinden yaptığı dil karşılaştırmalarıyla yan yana duruyordu. Dil kanıtı ile ten rengi önyargısı aynı sayfada karışmıştı.

Elli yıldan biraz uzun bir süre sonra bir Fransız deniz subayı bu ayrımı haritaya çevirdi.

Jules Dumont d'Urville, Pasifik'e iki büyük keşif yolculuğu yapmış bir denizciydi. Makalesinde okyanusu bölgelere ayırdı. Polinezya, "çok ada" anlamında, bir önceki yüzyılda kullanılmaya başlanmış bir addı. Mikronezya, "küçük adalar" anlamında, kısa süre önce bir başka Fransız yazarın önerdiği bir addı. Melanezya'yı ise d'Urville kendisi önerdi: "kara adalar". Bu ad, adaların kendisinden çok onlarda yaşayanların ten rengini anlatıyordu.

Makale halkları bir sıraya da dizdi. Polinezyalıları belli bir yönetim ve dinî düzene sahip sayıyor, Melanezyalıları ise en alt basamağa yerleştiriyordu. On dokuzuncu yüzyılın ırk bilimi bu sıralamayı benimsedi. Sömürge yönetimleri, misyonerler ve müzeler onu kendi kayıtlarına taşıdı. Bugün bu üç ad hâlâ kullanılıyor ve bu kurs da onları kullanacak. Kullanırken bir haritanın renklerini kullandığımızı hatırlamamız gerekiyor. Mikronezya'nın Karolin denizcileri ile Polinezya'nın denizcileri aynı yıldızları farklı adlarla okuyordu. Melanezya'nın kıyı halkları ise binlerce yıldır kendi ağlarıyla ticaret yapıyordu.

"Okyanusya" adı da bir Avrupa coğrafya kitabından geldi. On dokuzuncu yüzyılın başında Fransız coğrafyacılar Avustralya'yı ve Büyük Okyanus'un adalarını bir "beşinci kıta" olarak tek bir başlıkta topladı. Bu kursun başlığı da o kalıbı izliyor. Avustralya'nın Yerli halkları ve Torres Boğazı Adalıları ise kendilerini çoğu zaman bu şemsiyenin dışında, kendi ülkelerinin adlarıyla tanımlıyor.

Mekanizma — adalar denizi

1990'ların başında okyanusun kendi içinden bir ses bu haritaya itiraz etti.

Epeli Hauʻofa, Tongalı misyoner bir ailenin çocuğu olarak Papua Yeni Gine'de doğdu. Antropolog oldu, Fiji'deki Güney Pasifik Üniversitesi'nde ders verdi. Denemesinde, Pasifik ülkelerini anlatan yaygın bir dili hedef aldı. Bu dile göre adalar küçüktü, yoksuldu, birbirinden ve dünyadan kopuktu. Bağımsız bir gelecekleri olamazdı; dış yardıma ve göçmenlerin yolladığı paraya mahkûmdular. Hauʻofa bu dili hem iktisatçılarda hem politikacılarda, hem de kendi öğrencilerinde duyduğunu yazdı.

Denemenin dönüm noktası iki deyimin karşılaştırmasıydı. "Uzak bir denizdeki adalar" deyimi kara parçalarını sayıyor ve onları ölçüyordu. "Adalar denizi" ise okyanusun kendisini bir yurt olarak görüyordu. Atalar için deniz bir yoldu, bir pazardı, bir akrabalık ağıydı. Tonga, Samoa ve Fiji arasındaki eski evlilik, savaş ve armağan ilişkileri bu ağın örnekleriydi. Hauʻofa'ya göre aynı ağ yaşıyordu. Auckland'a, Honolulu'ya ya da Kaliforniya'ya göçen akrabalar, evleri birbirine bağlayan yeni yolların durakları olmuştu. Deneme, Hawaiʻi Adası'nda yaptığı bir araba yolculuğunda, yanardağın denize akan lavlarının yeni kara yaptığını gördüğü anla ilişkilendirilir.

Hauʻofa bu fikri bir sanat kurumuna da dönüştürdü.

Merkezde farklı adalardan genç ressamlar, oymacılar, dansçılar ve müzisyenler birlikte çalıştı. Amaç, tek bir adanın geleneğini korumanın ötesine geçip okyanusun ortak deneyiminden yeni bir sanat üretmekti. Hauʻofa'nın sorusu bu kursun da sorusu: bir bölgenin sanatını, onu küçük ve kopuk sayan bir haritadan mı, yoksa onu yol ve ağ olarak yaşayan insanların gözünden mi okuyacağız?

Mekanizma — bir rahibin çizdiği harita

Avrupalılar Büyük Okyanus'u kendi haritalarıyla dolaşırken, adalıların kafasında başka türden haritalar vardı. Bunlardan biri, bir İngiliz gemisinin kâğıdına geçti.

Tupaia, Tahiti'nin batısındaki Raʻiātea Adası'ndan bir rahip ve denizciydi. Raʻiātea'daki Taputapuātea, Polinezya'nın en saygın tören alanlarından biri sayılıyordu ve yolculuk bilgisinin korunduğu bir merkezdi. Tupaia, adası savaşta komşularının eline geçince Tahiti'ye sığınmıştı. 1769'da James Cook'un Endeavour gemisi Tahiti'ye vardığında gemiye katılmak istedi. Doğa bilimci Joseph Banks onu yanına aldı.

Gemi Tahiti'den ayrıldığında Tupaia, Cook'u yakındaki adalara yönlendirdi. Gemiden adalar, uzaklıklar ve yönler hakkında konuştu. Bu konuşmalardan bir harita doğdu. Avrupalı gözü haritayı uzun süre okuyamadı, çünkü adaların bir kısmı bilinen yerlerine uymuyordu. Son yıllardaki araştırmalar başka bir okuma öneriyor. Haritadaki yönler, Tahiti'den ya da Raʻiātea'dan çıkan bir yolculuğun bakış noktasına göre düzenlenmişti; kuzey okunun yeri yoktu. Kâğıdın ortası, denizcinin kendisiydi.

Aynı yolculukta Tupaia başka bir şey daha yaptı. Endeavour Aotearoa kıyılarına vardığında Māori ile konuşabildi; iki dil birbirine o kadar yakındı. İngilizler bu yakınlığı kaydetti. Tahiti'den binlerce kilometre güneybatıdaki bir halkın, Tahitili bir rahiple aynı dili konuşması, okyanusun bir akrabalık ağı olduğunun ilk yazılı kanıtlarından biriydi.

Bu çizim ve bir dizi başka resim, uzun süre Endeavour'un adı bilinmeyen bir ressamına bağlandı. 1990'ların sonunda bir tarihçi, Banks'in bir mektubunda Tupaia'nın resim yaptığını anlatan bir satır buldu. Resimler bugün Tupaia'ya bağlanıyor. Kumaşı tutan adamın Banks olduğu düşünülüyor. Böylece kâğıdın iki yanı yer değiştirdi. Artık resimde, bir adalının kendi halkıyla yabancıların karşılaşmasını nasıl gördüğünü okuyoruz. Tupaia 1770'in sonunda, gemi Batavya'da beklerken hastalanıp öldü.

Cook'un ikinci yolculuğunda gemiyle gelen ressam, Tahiti'nin deniz gücünü büyük bir tuvale taşıdı.

Hodges, 1774'te Tahiti'de, komşu bir adaya sefer için toplanan bir kano filosunu gördü. Tablosu, Avrupa'nın manzara geleneğinin ışığı ve havasıyla boyanmıştı. Kanoların sayısı ve büyüklüğü ise İngiliz subayları şaşırtmıştı. Bu tekneler, okyanusa açılan yolculuk kanolarının akrabalarıydı. Bir adada yüzlerce kişinin emeğiyle yapılır, oyulur ve bakımı yapılırdı. Bugün bu kanoların gövdelerinden pek azı müzelerde kaldı; biçimlerini çoğu zaman bu türden resimlerden ve anlatılardan biliyoruz.

Mekanizma — adaları kim buldu?

Cook, üçüncü yolculuğunda bu ulusun okyanusun bu kadar geniş bir alanına nasıl yayıldığını sorduğunu günlüğüne yazdı. Sonraki iki yüzyıl bu soruya çok farklı cevaplar verdi.

Te Rangi Hīroa, Māori bir anne ile İrlandalı bir babanın oğluydu. Hekim ve antropolog oldu, sonra Honolulu'daki Bishop Müzesi'ni yönetti. Kitabının başlığı, Polinezyalı denizcileri İskandinav denizcilerine benzetiyordu. Ona göre atalar, batıdan gelip doğuya doğru adaları bilerek bulmuş ve yerleşmişti. Polinezya soy anlatıları ve kano adları, bu yolculukların belleğiydi.

Dokuz yıl sonra Norveçli Thor Heyerdahl karşı bir tez için denize açıldı.

Heyerdahl ve beş arkadaşı, Peru'nun Callao limanından yola çıktı. Akıntı ve rüzgârla yüz bir gün süren bir yolculuğun sonunda sal, Tuamotu Adaları'ndaki Raroia mercan kayalığına oturdu. Yolculuk büyük bir kamuoyu ilgisi gördü. Heyerdahl, bir salın Güney Amerika'dan Polinezya'ya ulaşabileceğini göstermişti. Bu, Polinezyalıların gerçekten oradan geldiğini göstermiyordu.

Kitap, Polinezya'nın Amerika'dan iki dalga hâlinde iskân edildiğini öne sürüyordu. İlk dalgayı Peru'dan gelen, açık tenli ve sakallı bir "kültür getirici" topluluğa bağlıyordu. Bu figürün kökeni, Avrupa'nın on dokuzuncu yüzyıl ırk kurgularındaydı. Tez, önceki kursta tanıdığımız "kayıp uygarlık" kurgusunun bir okyanus sürümüydü. Adalıların kendi taşlarını, kendi kanolarını ve kendi yollarını kendilerinin bulmuş olabileceğini geri plana itiyordu.

Bir başka itiraz Yeni Zelanda'dan geldi.

Tarihçi Andrew Sharp, aletsiz bir denizcinin uzun açık deniz yolculuklarında yönünü koruyamayacağını savundu. Ona göre uzak adalar, fırtınada yolunu kaybeden ya da sürgün edilen teknelerin rastlantısıyla iskân edilmişti. Bu görüş Heyerdahl'ınkinden farklıydı, ama bir noktada ona benziyordu: atalara bilinçli bir yolculuk bilgisi tanımıyordu.

Soruyu sayılarla sınamak bilgisayarlara düştü.

Araştırmacılar rüzgâr ve akıntı kayıtlarını bilgisayara verip binlerce sürüklenen tekneyi canlandırdı. Sonuç, Sharp'ın tezini zayıflattı. Sürüklenen teknelerin Hawaiʻi'ye, Aotearoa'ya ya da Rapa Nui'ye ulaşma olasılığı yok denecek kadar azdı. Bu adalara ulaşmak için rüzgâra karşı ve bir hedefe doğru yol almak gerekiyordu. Üç yıl sonra Hōkūleʻa aynı sonucu denizde gösterdi.

Mekanizma — yıldızın doğduğu yer, dalganın kırıldığı yer

Yol bulma bilgisini dışarıdan bakanlara ilk ayrıntılı biçimde anlatanlar, onu hâlâ kullanan Mikronezyalı denizcilerdi.

Antropolog Thomas Gladwin, Karolin Adaları'ndaki Puluwat'ta denizcilerle aylarca yaşadı. Puluwat denizcisi ufku, belirli yıldızların doğup battığı noktalarla bölüyordu. Bir yıldız ufkun altına inince aynı noktadan doğan bir sonraki yıldız yolu sürdürüyordu. Böylece gece boyunca bir yıldız dizisi, tek bir yönü tutuyordu. Gladwin'in kitabındaki asıl şaşırtıcı bölüm ise etak adı verilen kavramdı. Denizci kanoyu sabit, adaları hareket ediyor sayıyordu. Yolculuğun yanında görünmeyen bir başvuru adası seçiliyor ve bu adanın yıldız noktalarının altından geriye doğru kaydığı düşünülüyordu. Ada bir yıldız noktasından ötekine geçtikçe yolun bir bölümü tamamlanmış oluyordu.

İki yıl sonra bir denizci-hekim, bilgiyi okyanusun farklı köşelerinden topladı.

Lewis, Puluwatlı denizci Hipour ve Santa Cruz Adaları'ndan Tevake gibi ustalarla birlikte denize açıldı. Kitabında yol bulmanın birbirine bağlı işaretlerini sıraladı. Gündüz güneşin doğuşu ve batışı, gece yıldızlar yön verir. Okyanusun düzenli kabarmaları, uzaktaki rüzgâr sistemlerinden gelir ve günlerce aynı yönden akar. Denizci bu kabarmaları çoğu zaman gözünden çok kanonun gövdesinden bedenine geçen sallantıyla izler. Akşamüstü kıyıya dönen deniz kuşları, kara ufukta görünmeden önce adanın yönünü gösterir. Adanın üstünde biriken bulutlar ve sığ lagünün bulutun altına vurduğu yeşil ışık da birer işarettir. Lewis, 1976'da Hōkūleʻa'nın Tahiti yolculuğunda da güvertedeydi.

Hawaiʻi'de bu bilgiyi yeniden kuran genç bir denizci, onu öğretilebilir bir şemaya çevirdi.

Nainoa Thompson, Mau Piailug'dan ders aldı ve Honolulu'daki bir gökevinde yıldızların hareketini saatlerce izledi. Şemayı Mau'nun Karolin pusulasından ve kendi gözlemlerinden kurdu. 1980'de Hōkūleʻa'yı aletsiz olarak Tahiti'ye ve geri götürdü. Yüzyıllar sonra bu yolculuğu yöneten ilk Hawaiʻili denizci oldu. 2007'de Mau, Satawal'da Thompson'ı ve birkaç Hawaiʻiliyi pwo adı verilen usta denizci törenine aldı. Bu tören, bilginin kime ve hangi yükümlülükle geçtiğini gösteren bir eşikti. Karolin geleneğinde yol bulma bilgisinin bir bölümü aileler içinde ve ustadan çırağa aktarılır; her parçası herkese açık değildir.

Mekanizma — dalganın haritası

Marshall Adaları'nın denizcileri bilgilerini somut bir nesneye de bağladı. Takımadalar iki uzun mercan adası zinciri hâlinde uzanır; birinin adı gün doğuşu, ötekininki gün batımı anlamına gelir.

Mattang belirli bir bölgeyi göstermiyordu. Bir adanın okyanus kabarmalarını nasıl büktüğünü, kırdığını ve ardında nasıl kesiştirdiğini anlatan bir öğretim aracıydı. Kavisli çubuklar bükülen dalgaları, kabuklar adaları, kesişme noktaları ise dalgaların buluştuğu yerleri gösteriyordu. Öğrenci kıyıda bu deseni ezberler, sonra lagünde yüzerek ya da kanoda yatarak dalgayı bedeninde tanımayı öğrenirdi.

Rebbelib, zincirlerden birinin büyük bir bölümünü kapsıyordu. Haritalar yolculuğa götürülmezdi. Denizci onları kıyıda öğrenir, denizde yalnız belleğine güvenirdi. Bir ailenin ya da bir şefin denizcisi, kendi haritasını başkasına göstermeyebilirdi; desen kişiden kişiye değişiyordu. On dokuzuncu yüzyılın sonunda Alman sömürge yönetiminin deniz subayları bu haritaları inceleyip yayımladı. Avrupa müzeleri onları toplamaya başladı. Bir müze vitrininde çubuk haritası zarif bir soyut yapıt gibi görünür. Aslında okunabilmesi için onu yapan denizcinin sesine ve bedenine ihtiyaç duyar. Bugün Majuro'da gençlere geleneksel kano yapımını ve yelkenciliği öğreten bir program bu bilginin bir bölümünü yeniden taşıyor.

Mekanizma — dilin ve genin tanıklığı

Tupaia'nın Aotearoa'da konuşabilmesi, bir dil ailesinin izini veriyordu. Dilbilimciler bugün Polinezya dillerini, Madagaskar'dan Rapa Nui'ye uzanan büyük Austronezya dil ailesinin bir dalı sayıyor. Ailenin en eski dalları Tayvan'da konuşuluyor. Dil ağacı batıdan doğuya bir yayılmayı anlatıyor; Hawaiʻice, Tahitice ve Māori dili bu ağacın birbirine yakın uç dallarında duruyor. Batıdan doğuya izlenen damgalı seramik ve radyokarbon tarihleri aynı yönü gösteriyor. Polinezya'nın doğusundaki büyük üçgen, yani Hawaiʻi, Aotearoa ve Rapa Nui, bu yolculukların en son ulaştığı yerler arasındaydı.

Genler de aynı hikâyeyi anlattı, ama bir sürprizle.

Çalışma, bugünkü Polinezyalıların atalarının büyük ölçüde batıdan, Asya ve Melanezya kaynaklarından geldiğini doğruladı. Bazı doğu Polinezya adalarında ise Güney Amerika'nın kuzey kıyısındaki Yerli halklarla bağlantılı küçük bir soy izi buldu. İzin, Polinezya'nın doğusunun iskânından birkaç yüzyıl sonra, ortaçağda tek bir temasla girdiği hesaplandı. Tatlı patates de bu temasa işaret ediyor; Amerika kökenli bitki, Avrupalılar gelmeden önce Polinezya'da yetiştiriliyordu. Temas yönü tartışmalı. Pek çok araştırmacı, Polinezyalı denizcilerin Amerika kıyısına ulaşıp geri dönmüş olabileceğini düşünüyor. Heyerdahl'ın temas fikri böylece kısmen doğrulandı. İskân tezi ise dil, arkeoloji ve genler karşısında çürüdü.

Usta katmanı: bilgi sistemi bir sanat yapıtı mı?

Sanat tarihi alışkanlıkla nesneye bakar: kano gövdesine, çubuk haritasına, suluboya çizime. Bu dersin işaretleri ise çoğunlukla nesnenin dışında duruyordu. Yıldız dizisi bir ezberde, dalga bilgisi bir bedende, ada adları bir şarkıda taşınıyordu. Kano, yapan ustanın, yöneten denizcinin ve onu karşılayan topluluğun ortak eseriydi. Kursun durakları bu soruyu farklı biçimlerde soracak: oymayı onu taşıyan soy anlatısından, malanggan'ı onu bırakan törenden, kaya resmini onu görme hakkından ayırabilir miyiz?

Kalıcı araçlar

Haritanın renklerini sorgula. Bir bölgeye verilen adın hangi yüzyılda, hangi sınıflama için önerildiğini bul.

Bakış noktasını yerleştir. Bir haritanın ya da resmin merkezinde kimin durduğunu sor; kuzey oku da bir bakış noktasıdır.

Tezin varsayımını ayıkla. Bir köken açıklamasının yerli halklara hangi bilgiyi tanımadığını not et.

Deneyi kanıttan ayır. Bir yolculuğun mümkün olduğunu göstermek, o yolculuğun yapıldığını göstermez.

Tanıkları üst üste koy. Dil ağacını, seramik izini, radyokarbon tarihlerini ve genleri aynı haritada karşılaştır.

Bilginin taşıyıcısını ara. Nesneyi okumak için hangi sesin, bedenin ya da törenin gerektiğini sor.

Erişim kuralına uy. Bir bilginin kime açık olduğuna, onu taşıyan topluluk karar verir.

Yaygın yanlışlar

Yaygın yanlış"Pasifik adaları rastlantıyla, sürüklenen teknelerle iskân edildi."
Doğrusu

Bilgisayar simülasyonları uzak adalara sürüklenerek ulaşmanın neredeyse imkânsız olduğunu gösterdi; Hōkūleʻa yolculukları bilinçli yol bulmanın işlediğini denizde kanıtladı.

Yaygın yanlış"Kon-Tiki, Polinezyalıların Güney Amerika'dan geldiğini kanıtladı."
Doğrusu

Sal yalnız bir yolculuğun mümkün olduğunu gösterdi; dil, arkeoloji ve genler iskânın batıdan geldiğini gösteriyor, Amerika ile yalnız sonraki bir temas izi var.

Yaygın yanlış"Melanezya, Mikronezya ve Polinezya doğal kültür bölgeleridir."
Doğrusu

Adlar on dokuzuncu yüzyılda bir ten rengi ve ırk hiyerarşisiyle çizildi; halklar arasındaki dil ve ticaret ağları bu sınırları aşar.

Yaygın yanlış"Çubuk haritaları yön bulmak için kanoda taşınırdı."
Doğrusu

Denizci haritayı kıyıda ezberler, yolculukta dalgayı bedeniyle okurdu.

Uygulama ve kilit özet

Kilit özet: Hōkūleʻa'nın 1976 yolculuğu, bilinçli yol bulmanın denizde sınanmasıydı. Forster'ın sınıflaması ve Dumont d'Urville'in haritası okyanusu ten rengine göre böldü. Hauʻofa okyanusu bir adalar denizi olarak yeniden çerçeveledi. Tupaia'nın haritası denizcinin bakış noktasını, resimleri bir adalının bakışını taşıyor. Heyerdahl'ın ve Sharp'ın tezleri atalara yolculuk bilgisi tanımıyordu. Etak, yıldız pusulası ve çubuk haritaları, bilginin bedende ve bellekte taşındığını gösteriyor. Genler batıdan iskânı doğruladı, Amerika ile sonraki bir teması da ortaya çıkardı.

Sonraki derse köprü

Yol bulma bilgisi bir bedende yaşar ve onu taşıyan öldüğünde iz bırakmayabilir. Yolculukların toprağa bıraktığı en dayanıklı tanık ise pişmiş kildir. Bismarck Takımadaları'ndan Fiji'ye, Tonga'ya ve Samoa'ya uzanan kıyılarda, ince dişli bir damgayla bezenmiş çanak çömlek parçaları bulunuyor. Arkeologlar bu kapları ilk bulundukları Yeni Kaledonya'daki bir yerin adıyla Lapita diye anıyor. Kırıkların radyokarbon tarihleri adadan adaya sıralandığında, ilk yerleşimcilerin okyanusun ne kadar uzağına, ne kadar hızla ulaştığı ortaya çıkıyor.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.

Bu ders hangi kursun bölümü?

KRO-316 — Okyanusya ve Yerli Avustralya Sanatları →

12 bölümden 1. bölüm · Katman 3 — Küresel Kronolojik Omurga