Ders KRO-314.4 · Afrika Sanatları: Antik Dönemden 19. Yüzyıla

Aksum, Lalibela ve Etiyopya Hristiyanlığı

3.350 kelime · 22 eser örneği · yaklaşık 15 dakika okuma · seslendirme 22 dk

Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.

Kilit özet: Aksum, Kızıldeniz ticaretinden aldığı güçle dikmeler, saraylar ve altın sikkeler yaptı. Ezana döneminde saray Hristiyanlığı benimsedi ve sikkelerde hilalin yerini haç aldı. Ge'ez yazısı bu yıllarda hece yazısına dönüştü. Garima İncilleri ve Debre Damo, yeni dinin el yazmaları ve manastırlarla yaylaya yayıldığını gösteriyor. Zagwe kralları Lalibela'da kayaya oyulmuş kiliselerle Aksum'un mirasını üstlendi. Solomon hanedanı meşruiyetini Kebra Nagast'la anlattı ve Gondar'da yeni bir resim dili gelişti. Magdala'dan götürülen tabotlar iade tartışmasını sürdürüyor. Kiliselerin çoğu bugün de ibadete açık.

Açılış: yerine dönen taş

Pişmiş topraktan bir başın çukuru bir kez boşaltılınca, başın hangi katmanda ve neyle birlikte yattığı sonsuza dek kaybolur. Nok figürlerinin önemli bir bölümü bu kayıpla müzelere ve koleksiyonlara ulaştı. Etiyopya yaylasında ise bunun tersine yakın bir öykü yaşandı. 2005 baharında Aksum'un küçük havaalanına kargo uçakları indi ve dev bir taş dikmenin parçalarını boşalttı.

Faşist İtalya, Etiyopya'yı işgal ettiği yıllarda bu dikmeyi Roma'ya taşıdı ve bir meydanda yeniden dikti. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra imzalanan barış antlaşması iadeyi öngördü, ama taşın dönüşü yarım yüzyılı aştı. Taş, yüzyıllardır aynı tarlada duran kardeşlerinin yanına, onu yontan topluluğun torunlarının yaşadığı bir kente döndü. Bu ders o kentten başlıyor ve bin yılı aşkın bir süre boyunca kesintisiz yaşayan bir görsel geleneği izliyor.

Dersin yolu

Önce Aksum'un deniz ticaretini, dikmelerini ve sikkelerini göreceğiz. Ardından bir kralın inancının değiştiği yılları taşlarda ve madenî paralarda okuyacağız. El yazmaları ve dağ başındaki manastırlar Hristiyanlığın saraydan yaylaya nasıl yayıldığını gösterecek. Sonra Zagwe krallarının kayaya oydurduğu kiliselere, Gondar'ın saraylarına ve resimli tavanlarına geçeceğiz. Ders, Solomon soyu anlatısıyla, 1868'de Magdala'da yaşanan yağmayla ve bugün de süren ayinlerle kapanıyor.

Sıfır noktası: bir yayla krallığı ve iki deniz

Aksum, bugünkü Etiyopya'nın kuzeyinde, Tigray bölgesinde, deniz seviyesinden iki bin metreyi aşan bir yaylada kuruldu. Krallık birinci yüzyıl dolaylarında güçlendi ve Kızıldeniz kıyısındaki Adulis limanını yaylaya bağlayan yolu denetledi. İç kesimlerden fildişi, altın, baharat ve hayvan derileri geliyordu. Limandan ise Roma Mısırı'nın camı ve şarabı, Arabistan'ın ve Hindistan'ın kumaşları çıkıyordu. Aksum, Akdeniz ile Hint Okyanusu arasındaki bu alışverişin ortasında duruyordu.

Üçüncü yüzyılda yaşamış İranlı din önderi Mani'ye atfedilen bir metin, dünyanın büyük krallıklarını sayarken Roma ve İran'ın yanına Aksum'u da koyar. Aksum o çağda uzaktan görülen bir güçtü.

Krallığın kökeni uzun süre dışarıda arandı. Avrupalı bilginler Aksum yazısının Güney Arabistan yazısından türediğini görünce, krallığı da Arabistan'dan gelen göçmenlerin kolonisi saydı. Sonraki kazılar bu tabloyu değiştirdi. Bugün araştırmacıların çoğu Aksum'u Kızıldeniz'in iki yakası arasındaki uzun alışverişin içinde, yaylanın kendi toplulukları üzerinde yükselen bir Afrika krallığı olarak görüyor. Kursun başındaki soru burada da çıkıyor. Büyük bir yapıyı gören bilgin onu neden önce başka bir kıtaya bağladı?

Mekanizma — taştan cepheler

Aksum'un en tanınmış eserleri, kentin kuzeyindeki tarlada duran dikili taşlardır. Bunlara stel deniyor. Bir kısmı yontulmamış kaba taşlardır. En büyükleri ise tek parça granitten çıkarılmış, yüzlerine bir binanın cephesi oyulmuş anıtlardır.

Bu taşın ayakta durup durmadığı bile tartışılıyor. Kimi araştırmacılar onun dikilirken ya da dikildikten kısa süre sonra devrildiğini düşünüyor. Taşın dibinde, toprağın altında, büyük kesme taşlardan örülmüş mezar odaları var. Dikme bu mezarların üstünde, uzaktan görülen bir işaret olarak yükseliyordu.

Halk arasında Ezana'nın adıyla anılması geleneğe dayanıyor; taşı kimin diktirdiğini gösteren bir yazıt yok. Dikmenin yüzüne bakan biri, aslında bir saray duvarını okuyor. Aksum ustaları duvarlarını taş sıraları arasına yerleştirilmiş ahşap kirişlerle yükseltirdi. Kirişlerin dışarı taşan yuvarlak uçlarına sonradan yapılan kayıtlarda "maymun başı" deniyor. Dikmede bu uçlar taşa oyulmuş, kapılar ve pencereler gerçekte hiçbir yere açılmıyor.

Bu cephelerin neyi taklit ettiğini kazılar gösterdi.

Halk bu kalıntıyı Saba melikesinin sarayı diye anar. Arkeologlar ise onu Aksum'un geç döneminden kalma, seçkin bir aileye ait büyük bir konut olarak tarihliyor. Duvarlardaki girinti-çıkıntılı plan, dikmelerin yüzlerinde de görülüyor. Dikme, bir ailenin ya da bir kralın mezarının üstüne, yaşarken oturduğu türden bir yapının taş hayaletini koyuyordu.

Alandaki dikmelerin boyu kaba taşlardan oymalı cephelere kadar değişiyor. Bu fark gömülenlerin toplumdaki yerini yansıtıyor olabilir. Taş büyüdükçe onu ocaktan çıkaran ve diken emek de büyüyordu.

Mekanizma — madenî paranın yüzü

Aksum, üçüncü yüzyılın sonlarında kendi adına sikke bastı. Afrika'da bunu yapan ilk devletlerden biriydi. Altın sikkelerin yazısı Yunancaydı. Bu paralar Kızıldeniz tüccarlarının elinde dolaşacaktı ve o tüccarların ortak dili Yunancaydı. Aksum paraları Güney Arabistan'da ve Hindistan'da da bulundu. Erken sikkelerin üstünde Güney Arabistan kökenli eski inançların işareti olan hilal ve daire yer alıyordu.

Mekanizma — bir kralın değişen sözü

Dördüncü yüzyılın ortasında Aksum'u Ezana yönetiyordu. Onun adını taşıyan taş yazıtlar, bir hükümdarın inancının nasıl değiştiğini adım adım izlemeye izin veriyor.

Erken yazıtlarda Ezana kendini savaş tanrısının oğlu diye tanıtıyor ve zaferlerinden sonra ona heykeller adıyor. Daha sonraki bir yazıt ise "Göklerin Rabbi"nin gücüyle açılıyor. 1906'da bir Alman heyeti bu yazıtların kalıplarını çıkardı ve fotoğraflarını çekti. Taşlar bugün de Aksum'da, açık havada duruyor.

Yazıtların bir başka önemi daha var. Ge'ez dili başlangıçta yalnız ünsüzlerle yazılıyordu. Ezana döneminin yazıtlarında her ünsüz işaretine ünlüyü gösteren küçük ekler eklendiği görülüyor. Bugün Etiyopya'da ve Eritre'de kullanılan hece yazısı bu dönüşümden doğdu. Bir yazının biçimi, burada bir taş ustasının çizdiği eklerle değişti.

Değişim sikkelerde daha da açık görülüyor.

Bu sikkeler, haç işareti taşıyan en erken madenî paralar arasında sayılıyor. Kızıldeniz'de alışveriş eden her tüccar, Aksum kralının yeni inancını artık avucunda taşıyordu.

Roma kaynakları bu değişimi bir öyküyle anlatıyor. Kilise tarihçilerine göre Surlu iki genç, Frumentius ve Aedesius, bir gemi yolculuğunda tutsak düşüp Aksum sarayına götürüldü. Frumentius sarayda güven kazandı, sonra İskenderiye'ye gidip piskopos Athanasius'tan piskoposluk aldı ve geri döndü. Öykü değişimi tek bir yabancıya bağlıyor ve kentteki Hristiyan tüccarları gölgede bırakıyor. Yine de bir bağı gösteriyor: Etiyopya kilisesinin başındaki piskopos, sonraki on altı yüzyıl boyunca İskenderiye'den atandı.

Mekanizma — saraydan yaylaya

Yeni din uzun süre bir kent ve saray dini olarak kaldı. Etiyopya geleneği, beşinci yüzyılın sonunda Roma dünyasından gelen dokuz keşişi bu yayılmanın öncüleri sayar. Dokuz Aziz denen bu keşişlerin kutsal metinleri Ge'ez'e çevirdikleri ve manastırlar kurdukları anlatılır. Geleneğin ayrıntılarını doğrulamak güç. Ama Kutsal Kitap'ın bu yüzyıllarda, büyük ölçüde Yunancadan Ge'ez'e çevrildiğini dil incelemeleri destekliyor.

Bu çevirilerin en eski resimli tanığı, Tigray'daki bir manastırda saklanıyor.

Manastırın geleneği bu kitapları Dokuz Aziz'den biri sayılan Abba Garima'ya bağlar ve onun kitabı bir günde yazdığını anlatır. Yirmi birinci yüzyılın başındaki onarımda parşömen örnekleri radyokarbonla tarihlendi. Sonuçlar kitapları geç antik çağa, bilinen en eski resimli İncil kitapları arasına yerleştirdi. Sonuçlar her araştırmacıyı ikna etmedi. Ama Etiyopya'nın kitap sanatı artık Bizans ve Suriye el yazmalarının çağdaşı olarak okunuyor.

Koşutluk çizelgeleri, dört İncil'de aynı olayı anlatan bölümleri yan yana gösteren tablolardır. Akdeniz dünyasında kemerler ve sütunlar altına yerleştirilirdi. Garima'nın ressamları bu düzeni kendi renkleriyle, iri kuşlar ve bitkilerle doldurdu. Biçim ortaktı, el ise yaylanındı.

Keşişlerin kurduğu manastırlar çoğu zaman ulaşılması güç yerlere çekildi.

Kayalığın tepesine yalnız sarkıtılan bir halata tutunarak çıkılabiliyor. Gelenek manastırı Dokuz Aziz'den Abune Aregawi'ye bağlar ve onu kayalığa bir yılanın taşıdığını anlatır. Kilisenin duvarları, Aksum dikmelerinde taşa oyulmuş kiriş uçlarının gerçek ahşap karşılığını gösteriyor. Tavan panolarındaki hayvanlar ve geometrik desenler ise Akdeniz ve Hint Okyanusu dokumalarıyla akraba bir süsleme dili taşıyor.

Yedinci yüzyıldan sonra Kızıldeniz ticareti yön değiştirdi. Aksum'un sikke basımı sona erdi ve krallığın merkezi güneye, iç yaylalara kaydı. Aksum bir başkent olarak sönükleşti, ama bir kutsal kent olarak yaşamayı sürdürdü.

Mısır ve Nubya bu yüzyıllarda da en yakın Hristiyan komşulardı. Etiyopya kilisesi Mısır'daki Kıpti kilisesiyle aynı inanç ailesine bağlıydı. Nil'in yukarısındaki Nubya krallıklarının kiliseleri de aynı ağın parçasıydı. Etiyopya bu ağın en güneydeki halkası oldu ve öteki halkalar zayıfladıktan sonra da yaşadı.

Mekanizma — Zagwe kralları ve dağdaki kilise

On ikinci yüzyılda Lasta dağlarında yeni bir hanedan iktidara geldi. Zagwe hanedanının kralları Aksum krallarının soyundan gelmiyordu. Büyük olasılıkla Aksum'un güneyindeki Agav halklarından birinden çıkmışlardı. Kendilerini ise Aksum'un Hristiyan mirasının sahibi olarak gördüler. Bu iddiayı en açık biçimde mimarlıkta dile getirdiler.

Kilise Aksum usulüyle taş ve ahşaptan örüldü ve bir mağaranın içine yerleştirildi. Mağara yapıyı yağmurdan korudu ve ahşabı yüzyıllarca ayakta tuttu. Lalibela'da taşa oyulmuş kirişlerin aslını burada ahşap olarak görmek mümkün.

Mekanizma — kayanın içinde bir kent

Zagwe'nin en ünlü kralı, sonraki gelenekte Lalibela adıyla anılır. Saltanatı genellikle on ikinci yüzyılın sonuna ve on üçüncü yüzyılın başına yerleştiriliyor. Geleneğe göre başkenti Roha'da, bugün onun adını taşıyan kasabada, kırmızımsı volkanik kayadan bir dizi kilise oydurdu.

Bu kiliselerin yapımı, bildiğimiz mimarlığın tersine ilerledi. Ustalar önce kaya yüzeyine planı çizdi, sonra bloğun çevresine derin hendekler kazdı. Blok ana kayadan ayrılıp ortada tek parça bir kütle olarak kalınca, içi oyularak salonlar, sütunlar ve pencereler çıkarıldı. Kazılan her parça dışarı taşınmak zorundaydı. Bir hata düzeltilemezdi; kayadan çıkan parça yerine geri konamazdı.

Kiliseler, gelenekte Yordanos diye anılan bir derenin iki yakasında iki küme oluşturuyor.

Revakın sütunları, taş ve ahşaptan örülmüş bir Aksum yapısının dış görünüşünü hatırlatıyor.

Kimi araştırmacılar bu kiliseyi kümenin en eskilerinden biri sayıyor. Boyalı yüzeylerin iyi korunması, kayanın resim için elverişli bir zemin olduğunu gösteriyor.

Lalibela kiliselerinde insan figürü taşa nadiren oyuldu; bu kabartmalar o yüzden ayrı bir yer tutuyor. Gelenek kralın burada, bitişik bir şapelin altında gömülü olduğunu anlatır. Kilisenin bazı bölümlerine kadınlar giremiyor.

Bu duvarlara bakan göz bir Aksum yapısını görür. Taş sıraları arasındaki ahşap kirişler burada yalnız taşa oyulmuş şeritlerdir; artık hiçbir şey taşımıyorlar. Ustalar ahşapla yapılan bir yapım tekniğini, işlevi kalmadığı hâlde bir görünüş olarak kayaya aktardı. Aksum'un soyundan gelmeyen bir hanedan, Aksum'un görüntüsünü böylece kendi kiliselerine giydirdi.

Ziyaretçi bu kiliseye önce yukarıdan, çukurun kenarından bakar. Haç biçimli dam, ayaklarının altında açılıyor. Sonra kayaya oyulmuş bir geçitten aşağı iner ve yapının kapısına ulaşır. Gelenek bu kiliseyi Lalibela'nın ölümünden sonra, onun anısına yapılmış sayar.

Etiyopya geleneği Lalibela'yı Kudüs'le de ilişkilendirir. Kasabanın deresine Ürdün Irmağı'nın, kiliselerden birine Golgota'nın, bir tepeye Zeytin Dağı'nın adı verilmiş. Bir anlatıya göre kral, Kudüs 1187'de Selahaddin'in eline geçtikten sonra hacıların gidemediği kentin yerine kendi ülkesinde bir "Yeni Kudüs" kurmak istedi. Bu yorum çok yaygın, ama bunu söyleyen çağdaş bir kaynak bilinmiyor ve Etiyopyalı keşişler sonraki yüzyıllarda da Kudüs'e gitmeyi sürdürdü. Adlar, kutsal kentin coğrafyasını yaylaya taşıyordu. Bunun bir yerine koyma mı, bir yankı mı olduğunu kaynaklar söylemiyor.

Kiliselerin ne zaman oyulduğu da tartışılıyor. Arkeolog David Phillipson, bazı yapıların Zagwe döneminden önce başka amaçlarla oyulduğunu ve sonradan kiliseye dönüştürüldüğünü savundu. Jacques Mercier ile Claude Lepage ise yapıların büyük bölümünü süslemelerine ve duvar resimlerine dayanarak Zagwe dönemine yerleştirdi. Kaya oyma bir yapıda tarihlenecek harç ya da kiriş çoğu zaman yok. Tartışmanın taraflarından hiçbiri kiliseleri yaylanın kendi ustalarından başkasına atfetmiyor. On altıncı yüzyılda Lalibela'yı gören Portekizli papaz Francisco Álvares'e ise kiliseleri yabancıların yaptığı söylenmişti. Kuzey Etiyopya'da, özellikle Tigray'da farklı yüzyıllardan kalma çok sayıda kaya kilisesi var. Lalibela bu uzun yerel geleneğin en gösterişli halkası.

Mekanizma — Solomon soyu anlatısı

1270'te Şeva'dan gelen Yekuno Amlak son Zagwe kralını devirdi. Yeni hanedan kendini Aksum krallarına, onlar aracılığıyla da İsrail kralı Süleyman'a bağladı. Tarihçiler bu yüzden ona Solomon hanedanı diyor. Hanedanın meşruiyeti bir kitapta anlatıldı.

Kitap, Saba melikesi Makeda'nın Süleyman'ı ziyaretini ve bu birleşmeden doğan Menelik'i anlatır. Anlatıya göre Menelik babasını görmeye Kudüs'e gider ve Ahit Sandığı'yla birlikte Aksum'a döner. Kitabın sonundaki bir not, onun Arapçadan Ge'ez'e Solomon hanedanı döneminde çevrildiğini söylüyor. Not, Zagwe krallarını meşru olmayan hükümdarlar olarak sunuyor. Bu kitap bir hanedanın kendini anlatışı olarak okunmalı. Etiyopya Ortodoks inananları için ise kutsal bir tarih.

İnananlar, Ahit Sandığı'nın bu şapelde saklandığına inanıyor. Sandığı yalnız onu korumakla görevli bir keşiş görebiliyor. Her Etiyopya kilisesinin kutsal odasında ise tabot denen bir sunak levhası bulunur. Tabot, Sandık'taki levhaların temsili sayılır ve kiliseyi kilise yapan nesnedir. Onu da rahiplerden başkası görmez.

Mekanizma — Gondar'ın saray kenti

On yedinci yüzyılda Portekizli Katolik misyonerlerin Etiyopya kilisesini Roma'ya bağlama girişimi büyük bir iç çatışmaya yol açtı. Kral Fasiladas misyonerleri ülkeden çıkardı ve 1630'larda Tana Gölü'nün kuzeyinde Gondar'ı kalıcı bir başkent olarak kurdu.

Araştırmacılar bu yapılarda Portekiz, Hint ve Arap yapı geleneklerinin izlerini görüyor. Kentte kiliseler de yükseldi.

Melek başları cemaate yukarıdan bakar. Gondar resminde yüzler iri, gözler badem biçimli ve kenar çizgileri belirgin. Kutsal kişiler cepheden, kötüler çoğu zaman profilden çizilir. Anlatıya göre kilise on dokuzuncu yüzyılın sonunda kenti yakıp yıkan saldırılardan bir arı sürüsü sayesinde kurtuldu.

On beşinci yüzyılda Meryem'e bağlılık sarayın desteğiyle güçlendi ve Meryem ikonaları çoğaldı. Sonraki yüzyıllarda Avrupa'dan gelen basma resimler de ressamların önüne yeni modeller koydu. Ressamlar bunları kendi çizgi ve renk diliyle yeniden yaptı.

Rahip el haçını cebinde ya da elinde taşır ve inananlar onu öperek kutsanır. Bölgeden bölgeye ve yüzyıldan yüzyıla haçların biçimi değişiyor. Bu nesneler elden ele geçmek için yapıldı.

Mekanizma — Magdala, 1868

1860'larda İmparator Tewodros İngiliz konsolosu ve bazı Avrupalıları tutsak etti. 1868'de bir İngiliz ordusu Magdala dağındaki kaleye yürüdü. Kale düşerken Tewodros canına kıydı. Askerler kalenin kilisesini ve hazinesini yağmaladı. El yazmaları, haçlar, taçlar ve tabotlar katırlarla taşındı ve bir bölümü daha orada açık artırmayla satıldı.

Etiyopya Ortodoks inancına göre tabotu rahipten başkası görmemeli. Londra'ya götürülen tabotlar bu yüzden sergilenmedi; depoda, örtülü olarak saklandı. Etiyopya on dokuzuncu yüzyıldan beri bu nesnelerin geri verilmesini istiyor. Bazı kiliseler ve kurumlar ellerindeki tabotları ve el yazmalarını iade etti. Büyük koleksiyonların bir kısmı ise yasa ve yönetmelikleri gerekçe göstererek iade etmedi. Tartışma, korumanın ne zaman bir saklamaya dönüştüğünü soruyor.

Mekanizma — yaşayan ayin

Etiyopya'daki kiliselerin çoğu bugün de ibadete açık. Her yıl ocak ayında Timket, yani İsa'nın vaftizini anan bayram kutlanır.

Tabot bu günde örtüsü içinde kiliseden çıkar ve bir gece suyun başında kalır. Lalibela'nın avlularında, Aksum'un meydanında ve Gondar'ın havuzunda aynı nesneler aynı biçimde taşınıyor. Bir müze bu nesnelerin ancak bir parçasını gösterebilir.

Karşılaştırma: dönen taş, dönmeyen levha

Roma steli Aksum'a döndü ve yine aynı tarlada duruyor. Magdala tabotlarının çoğu ise hâlâ yabancı depolarda. İkisi de bir yağmanın ya da işgalin sonucu olarak yerinden koptu. Ama kayıp türleri farklı. Dikme bir anıttı ve kentinin görüntüsünü tamamlıyordu. Tabot ise bir kiliseyi kilise yapan nesneydi ve onun yokluğu bir topluluğun ayinini eksik bırakıyordu. Bir eserin geri dönüşünü tartarken, o eserin hangi işi gördüğünü sormak gerekiyor.

Usta katmanı: taşa oyulmuş kiriş

Kursun bu dersinde tek bir biçim bin yılı aştı. Aksum'da taş ve ahşaptan örülen duvarlar, dikmelerin yüzünde taşa oyuldu. Debre Damo'da ve Yemrehanna Krestos'ta aynı kirişler ahşap olarak yaşadı. Lalibela'da kayaya oyuldu ve bir görünüşe dönüştü. Bir Etiyopya yapısında bu kiriş uçlarını aradığında, bir hanedanın Aksum'a bağlanma isteğini de görürsün.

Kalıcı araçlar

Taşın işlevini sor. Bir dikmenin, bir levhanın ya da bir haçın bir mezarın, bir kilisenin ya da bir elin parçası mı olduğunu bul.

Yazının dilini oku. Bir sikkede ya da yazıtta hangi dilin kimin için seçildiğini düşün.

Taklit edilen yapıyı ara. Taşa oyulmuş bir kirişin ya da sahte bir pencerenin hangi gerçek yapıyı hatırlattığını çıkar.

Anlatıyı kanıttan ayır. "Yeni Kudüs" ya da Solomon soyu gibi bir anlatının kimin döneminde, kimin işine yarayarak yazıldığını sor.

Tarihi ayrı ayrı kur. Bir yapının oyulduğu, kullanıldığı ve süslendiği tarihleri birbirine karıştırma.

Yaşayan kullanımı hesaba kat. Bir nesnenin bugün de bir ayinde taşınıp taşınmadığını öğren.

Yaygın yanlışlar

Yaygın yanlış"Hristiyanlık Etiyopya'ya Avrupalı misyonerlerle geldi."
Doğrusu

Aksum sarayı yeni dini dördüncü yüzyılda benimsedi. Portekizli misyonerler on altıncı yüzyılda çok daha eski bir kiliseyle karşılaştı.

Yaygın yanlış"Lalibela kiliselerini yabancı ustalar yaptı."
Doğrusu

Yapıların dili Aksum'dan gelen yerel bir geleneği sürdürüyor. Kuzey Etiyopya'da farklı yüzyıllardan çok sayıda kaya kilisesi var.

Yaygın yanlış"Aksum'u Arabistan'dan gelen göçmenler kurdu."
Doğrusu

Kazılar krallığın yaylanın kendi toplulukları üzerinde yükseldiğini gösteriyor.

Yaygın yanlış"Lalibela bilinçli olarak Kudüs'ün kopyası olarak planlandı."
Doğrusu

Adlar Kudüs'ü anıyor. Ama böyle bir planı söyleyen çağdaş bir kaynak yok.

Uygulama ve kilit özet

Kilit özet: Aksum, Kızıldeniz ticaretinden aldığı güçle dikmeler, saraylar ve altın sikkeler yaptı. Ezana döneminde saray Hristiyanlığı benimsedi ve sikkelerde hilalin yerini haç aldı. Ge'ez yazısı bu yıllarda hece yazısına dönüştü. Garima İncilleri ve Debre Damo, yeni dinin el yazmaları ve manastırlarla yaylaya yayıldığını gösteriyor. Zagwe kralları Lalibela'da kayaya oyulmuş kiliselerle Aksum'un mirasını üstlendi. Solomon hanedanı meşruiyetini Kebra Nagast'la anlattı ve Gondar'da yeni bir resim dili gelişti. Magdala'dan götürülen tabotlar iade tartışmasını sürdürüyor. Kiliselerin çoğu bugün de ibadete açık.

Sonraki derse köprü

Kızıldeniz Aksum'u Akdeniz'e ve Hindistan'a bağlayan bir yoldu. Afrika'nın batısında ise bir çöl aynı işi gördü. Develerle Sahra'yı aşan kervanlar kuzeyden tuz ve kumaş, güneyden altın taşıdı. Bu yolun güney ucunda, Sahel denen bozkır kuşağında, Gana'dan Mali'ye ve Songhay'a uzanan imparatorluklar yükseldi. Kentlerinde kerpiçten camiler, kitaplıklar ve pazarlar vardı. Aksum'un gücü bir limana ve bir yaylaya dayanıyordu; Sahel imparatorluklarınınki ise bir çölün iki kıyısına.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.

Bu ders hangi kursun bölümü?

KRO-314 — Afrika Sanatları: Antik Dönemden 19. Yüzyıla →

15 bölümden 4. bölüm · Katman 3 — Küresel Kronolojik Omurga