Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Kilit özet: Güneydoğu Asya'nın denizlerini muson rüzgârları düzenler ve bekleme mevsimleri boğaz limanlarını büyütür. Irmak vadileri limanları arka ülkenin madenine ve ormanına bağlar; Kra kıstağı erken dönemde iki denizi karadan birleştirir. Khao Sam Kaeo ve Óc Eo gibi yerleşimler ithal malı satmakla kalmadı, kendi atölyelerinde üretti. Srivijaya boğazları denetledi; yazıtları Malayca, keşişleri Sanskritçe konuşuyordu. Batıklar, malların birlikte nasıl yolculuk ettiğini gösteriyor. Çin, Arap ve Akdeniz kaynakları dışarıdan bakar; "Hintleşme" sözcüğü ise bu çok yönlü ağı tek yönlü bir oka indirgemeye eğilimli.
Açılış: pirinç tarlasının altındaki imparator
1944'te Fransız arkeolog Louis Malleret, Mekong deltasının batısında, pirinç tarlalarıyla kaplı alçak bir tepenin çevresinde kazıya başladı. Köylüler yıllardır topraktan altın parçaları, boncuklar ve mühürler çıkarıyordu. Yerin adı Óc Eo idi. Kazıda tuğla yapı temelleri, kanal izleri ve binlerce küçük buluntu çıktı.
Profildeki adam, Roma imparatoru Antoninus Pius. Levha Akdeniz'de basılmış ve Güney Çin Denizi kıyısındaki bir liman kentinin toprağına karışmış. Ama levha tek başına bir Roma gemisinin buraya geldiğini kanıtlamıyor. Madalyon büyük olasılıkla elden ele, limandan limana geçti. Hint Okyanusu'nun batısında el değiştirdi, Hindistan kıyısında bir tüccarın kesesine girdi ve sonunda deltada bir kuyumcunun ya da bir soylunun eline ulaştı.
Bu kursun ilk dersi, o yolculuğun haritasını çıkarmaya çalışıyor. Bir sikkenin, bir boncuğun, bir çanak kırığının hangi rüzgârla ve hangi ellerle taşındığını sormak, Güneydoğu Asya sanatına girmenin en sağlam kapısı.
Dersin yolu ve kursun haritası
Güneydoğu Asya, bugünkü Myanmar, Tayland, Laos, Kamboçya, Vietnam, Malezya, Singapur, Endonezya, Brunei ve Filipinler'i kapsayan geniş bir bölge. Kurs bölgeyi kronolojik bir hatta dolaşıyor. Kızıl Irmak vadisinin bronz dökümcüleri ilk durak. Ardından Hindistan'dan gelen dinî kavramların yerel ellerde nasıl değiştiği sorusu geliyor. Cava'nın büyük anıtları, Kamboçya'nın su ve tapınak kenti, Myanmar'ın tapınaklı ovası kendi derslerinde.
Daha sonra Vietnam kıyısının Champa krallıkları, Tay ve Laos Buda imgeleri, İslamlaşma ile liman kentlerinin el yazmaları sırayı izliyor. Kumaş, gölge kuklası ve geçici sanatlar kursun sondan bir önceki konusu. Son ders, sömürge yönetimlerinin bölgeyi nasıl haritaladığını tartışıyor.
Bu derste anıtlara girmeyeceğiz. Rüzgârın takviminden yarımadanın boncuk atölyelerine, uzak denizlerden gelen nesnelere, Mekong deltasındaki kanallı kente, boğazları denetleyen krallığa ve batık gemilerin yüklerine uzanacağız. Usta katmanında, bütün bu bağlantıları tek bir sözcükle anlatma girişimini tartışacağız.
Sıfır noktası: rüzgârın takvimi
Güneydoğu Asya'nın denizlerinde yıl, iki büyük rüzgâra bölünür. Kuzey yarımkürenin kışında, Asya kıtası soğuyunca rüzgâr kuzeydoğudan eser. Bu rüzgâr Çin kıyısından çıkan gemileri güneye, boğazlara doğru iter. Yazın kıta ısınınca yön döner ve güneybatıdan esen nemli rüzgâr, Hint Okyanusu'ndan gelen gemileri doğuya taşır. Bu mevsimlik rüzgâr düzenine muson denir; sözcük Arapçada mevsim anlamına gelen kelimeden türemiş.
Muson, yelkenli bir gemiye kolay yol açar ama sabır ister. Hindistan'dan gelen bir tüccar, yaz rüzgârıyla Malay Yarımadası'na ya da Sumatra'ya ulaşabilirdi. Çin'e devam etmek ya da geri dönmek için ise rüzgârın yön değiştirmesini beklemek zorundaydı. Bekleyiş aylarca sürebilirdi.
Bekleme mevsimi, limanların kaderini belirledi. Malakka Boğazı ile Sunda Boğazı'nın kıyısındaki yerleşimler, iki rüzgârın arasında kalan gemilerin konakladığı yerler oldu. Tüccarlar burada yük indirdi, su ve erzak aldı, mal değiştirdi. Bir limanın değeri, ürettiği maldan çok, beklenen rüzgâra ne kadar yakın durduğuna bağlıydı.
Deniz yolu karayla da bağlıydı. Irrawaddy, Chao Phraya ve Mekong gibi büyük ırmaklar kıyıyı iç bölgelere, ormana, madenlere ve pirinç ovalarına bağlar. Reçine, kâfur, altın, kalay, fildişi ve baharat bu vadilerden aşağı akar, kıyıdaki limanlarda gemiye yüklenirdi.
Bir de yarımadanın en dar yeri vardı. Malay Yarımadası'nın kuzeyinde, Kra kıstağı denen boğumda iki deniz arasındaki kara şeridi daralır. Erken dönemde bazı tüccarların mallarını gemiden indirip bu kara şeridini ırmaklar ve patikalar boyunca aştığı, öbür kıyıda yeniden gemiye yüklediği düşünülüyor.
Mekanizma — kıstağın iki yakasında boncuk ve bronz
Kıstağın doğu kıyısında, bugünkü Tayland'ın Chumphon bölgesinde, Khao Sam Kaeo adlı bir tepe yerleşimi var. Fransız ve Taylandlı arkeologların kazıları, burada milattan önceki son yüzyıllara giden bir zanaat merkezi ortaya çıkardı.
Yarım kalmış boncuklar üretimin burada yapıldığını gösteriyor. Teknik Güney Asya kökenli; taşların kimi yerel, kimi uzaktan. Araştırmacılar, Hint kökenli ustaların ya da onlardan öğrenen yerel zanaatkârların burada yerel alıcılar için çalıştığını düşünüyor. Aynı yerleşimde Güney Çin ve Vietnam kıyısıyla bağlantılı nesneler de bulundu. Kıstak, iki denizin mallarının ilk kez yan yana geldiği bir tezgâh gibi çalışıyordu.
KRO-310.12'de Güney Hindistan'da çekilmiş cam borulardan kesilen boncukların okyanus boyunca yayıldığını görmüştük. Khao Sam Kaeo, o boncuk dolaşımının doğudaki uçlarından birinde, tekniğin kendisinin de yolculuk ettiğini gösteriyor.
Kıstağın batısında, bugünkü Tayland'ın Kanchanaburi bölgesinde, Ban Don Ta Phet adlı bir mezarlık alanı aynı döneme tarihleniyor. Mezarlardan çıkan küçük bir nesne, uzun süredir tartışılıyor.
Bölgede aslan yaşamıyordu ve taşın işlenişi Hint akik atölyelerini akla getiriyor. Kimi araştırmacılar, aslanın erken Budist imgelerde Buda'yı simgeleyebildiğini hatırlatıyor ve kolye ucunu bir inanç işaretiyle ilişkilendiriyor. Bu okuma kanıtlanmış değil. Mezarda yatan kişi için taşın rengi, uzaktan gelmesi ya da bir statü göstergesi olması da yeterli olabilirdi.
Bu kâselerin alaşımında olağandan çok kalay var. Böyle bir bronz kırılgan olduğu için dövülerek ve ısıl işlemle biçimlendirilir; çınlayan, altın sarısı bir yüzey verir. Benzer kâseler Hindistan'da da bulunuyor. Kâselerin nerede yapıldığı tartışılıyor; teknik bilginin hangi yönde gittiği de. Bir olasılık Hint atölyelerinden gelmeleri, ötekisi bölgede, bölgenin bol kalayıyla dökülmeleri.
Ağ yalnız Hindistan'a açılmıyordu. Vietnam'ın orta kıyısında, Sa Huỳnh adı verilen bir kültürün mezarlarında, Güney Çin Denizi'nin öbür yakasına uzanan bir bağın izi bulundu.
Taşın kimyasal ve mineralojik incelemesi, bu tür süslerin bir kısmının hammaddesini Tayvan'daki bir yeşim yatağına bağladı. Benzer küpeler Filipinler'de ve Khao Sam Kaeo'da da çıktı. Ham taş ya da yarı işlenmiş parça, adalardan adalara geçerek yüzlerce kilometre uzakta biçimlendirilmişti. Hint gemilerinin gelişinden önce de Güney Çin Denizi'nin kıyıları birbirini tanıyordu.
Doğuda, Bali adasının kuzey kıyısındaki Sembiran'da, bu iki dünya aynı çukurda buluştu.
Bu "çark izli" çanaklar Hindistan'ın doğu kıyısında yapılmıştı; aynı türün Arikamedu'da da bulunduğunu biliyoruz. Sembiran'da bu kırıklar yerel çömleklerin yanında çıktı. Hint mutfağına ya da sofrasına ait bir kap, adanın kıyısında bir evin çöplüğüne kadar ulaşmıştı.
Mekanizma — batıdan gelen nesneler ve batının hayali
Akdeniz dünyasının nesneleri de bu ağa karıştı. 1920'lerde Tayland'ın batısındaki Pong Tuk'ta, bir tuğla yapı kalıntısının yakınında beklenmedik bir metal eşya bulundu.
Kandilin biçimi Akdeniz'deki bronz kandillere çok benziyor. Bulunduğu ilk yıllarda Roma işi sayıldı; sonraki araştırmalar onu daha geç bir döneme, Doğu Akdeniz atölyelerine bağlamayı da önerdi. Kesin olan, Akdeniz işi bir eşyanın Budist yapıların bulunduğu bir iç yerleşimde değerli tutulması. Yapıldığı yerdeki işlevi ile bulunduğu yerdeki anlamı aynı olmak zorunda değildi.
Uzak batı da bölgeyi hayal ediyordu. İkinci yüzyılda İskenderiye'de çalışan coğrafyacı Klaudios Ptolemaios, bilinen dünyanın yerlerini enlem ve boylamlarla listeleyen bir kitap yazdı.
Ptolemaios bu bölgeyi görmemişti; denizcilerden ve tüccarlardan derlenen bilgileri kullanıyordu. Altın Yarımada'nın Malay Yarımadası olduğu genellikle kabul edilir. Ad, bölgenin batıdaki ününü özetliyor: altın, uzaklık ve zenginlik. Elimizdeki haritalar ise kitabın çok sonra yeniden çizilmiş kopyalarından geliyor.
Mekanizma — deltanın kanallı kenti
Óc Eo'ya geri dönelim. Çin kaynakları, Mekong deltası ve çevresinde milattan sonraki ilk yüzyıllarda güçlenen bir krallıktan "Funan" adıyla söz ediyor. Bu ad yerel bir adın Çince yazımı olabilir; krallığın kendini nasıl adlandırdığını bilmiyoruz. Óc Eo, bu siyasi yapının limanlarından biri olarak yorumlanıyor.
Yerleşimin ölçeği ilk kez havadan anlaşıldı.
Bu çizgiler eski kanallardı. Kanallar Óc Eo'yu iç bölgedeki başka yerleşimlere, bu arada bugünkü Kamboçya'daki Angkor Borei'ye bağlıyordu. Deltada kara yolu çamurlu ve yavaştı; kanal hem ulaşım hem sulama hem de taşkın denetimi sağlıyordu. Kıyıdaki liman ile iç bölgenin pirinç ovası, kazılmış bir su ağıyla tek bir düzene örülmüştü.
Kalıplar ve yarım kalmış parçalar, kentin yalnız ithal mal satmadığını, kendi atölyelerinde de mücevher ürettiğini gösteriyor. Oyma taşların bir kısmı Hint yazısıyla kısa adlar taşıyor; bir kısmı Akdeniz'deki mühür taşlarını hatırlatan figürler. Kuyumcu, farklı yerlerden gelen modelleri yerel müşterilerin zevkine göre karıştırıyordu.
Funan'ı ilk anlatanlar oraya gitmiş Çinli elçilerdi. Üçüncü yüzyılda, Çin'in güneyindeki Wu krallığı Kang Tai ve Zhu Ying adlı iki görevliyi bu bölgeye gönderdi.
Metin bize bir yabancının gözünden ve başkalarının alıntıları içinde ulaşıyor. Elçiler Funan halkını giyinmeye çağırdıklarını, çıplaklığı yadırgadıklarını yazar; bu, Çin sarayının kendi düzenini ölçü alan bir bakış. Köken öyküsü ise yerel bir mitin Çinceye aktarılmış hâli olabilir. Kaynağı okurken iki soruyu ayrı tutmak gerekiyor: elçi ne gördü, ve elçi neyi görmeyi bekliyordu?
Mekanizma — boğazların krallığı
Yedinci yüzyıldan itibaren ağın ağırlık merkezi güneye, Malakka ve Sunda boğazlarına kaydı. Gemiler artık yarımadanın güney ucunu dolaşıyor, kıstaktan aktarma yapmadan Çin'e ulaşabiliyordu. Bu düzenin denetimini Sumatra'nın güneydoğusunda, Musi ırmağının kıyısındaki bugünkü Palembang çevresinde güçlenen bir krallık ele geçirdi. Bu krallık, kendi yazıtlarında Srivijaya adını taşıyor.
Srivijaya'dan önce de yarımadanın batı kıyısı, Hint denizcilerinin uğrak yeriydi.
Yazıt, "Kızıl Toprak" adlı bir yerden gelen büyük kaptan Buddhagupta'nın adını ve yolculuğu için dileğini anıyor. Kızıl Toprak'ın Hindistan'ın doğusunda, Bengal'de bir yer olduğu düşünülüyor. Bir kaptan, yolculuğun bir durağında inancını taşa yazdırmıştı. Dinin bölgeye kimin eliyle geldiği sorusunda, gemideki insanların sesini duyduğumuz ender belgelerden biri.
Kazıcılar yapıyı bir ırmak iskelesi, ocakları da demir üretimi olarak yorumluyor. Önerilen en erken tarihler ise tartışmalı. Yerin önemi tarihinden bağımsız olarak açık: bir liman yalnız mal aktarmıyor, arka ülkenin madenini işleyip gemiye hazır hâle de getiriyordu.
Srivijaya'nın kendi sesi taşa yazılmış Eski Malayca metinlerden geliyor.
Yazıt, bir hükümdarın kayıklarla ve büyük bir orduyla çıktığı kutsal bir yolculuğu ve yeni bir yerleşimin kuruluşunu anlatıyor. Yazı Hindistan'dan alınmış, dil yerel: Malaycanın tarihli en erken örneklerinden biri bir ırmak taşında duruyor.
Metin bir yemin ve lanet metni. Krala ihanet edenlere ağır bir ceza dileniyor. Okunuşuna göre yemin edenler arasında prensler, yargıçlar, yazıcılar, zanaatkârlar, tüccarlar ve gemi kaptanları sayılıyor. Taşın üstünden dökülen suyun oluktan toplanıp yemin edene içirildiği düşünülüyor. Bir deniz krallığının sadakati, taş, su ve sözün birleştiği bir törenle kuruluyordu.
Srivijaya'yı en canlı anlatan kişi bir Çinli keşişti. Yijing, 671'de Guangzhou'dan bir İran gemisine binerek yola çıktı ve Srivijaya'da durdu. Orada aylarca Sanskritçe çalıştı, sonra Hindistan'a geçti.
Yijing, Hindistan'a gitmek isteyen Çinli keşişlere önce Srivijaya'da kalıp dil ve öğreti çalışmalarını öğütledi. Dönüş yolunda yıllarca yine orada kaldı ve metin çevirdi. Liman kenti bir öğrenim merkezi olarak da işliyordu. Yijing tüccarları ve kralı manastırın penceresinden görüyor.
Boğazların öbür yakasında, yarımadanın doğu kıyısında, Srivijaya'nın etki alanına bağlanan yerleşimlerden bronz heykeller çıktı.
Avalokiteśvara şefkatin bodhisattvası olarak bilinir ve denizciler onu fırtınada koruyucu olarak çağırırdı. Heykelin üslubu Cava, Sumatra ve yarımada atölyelerinin ortak dilini taşıyor. Burada önemli olan, aynı dökümcü dilinin boğazın iki yakasında konuşulması.
Mekanizma — dalgaların altındaki arşiv
Karadaki buluntu bir nesnenin nereye vardığını söyler. Batık gemi ise yolun ortasında donmuş bir anı verir: aynı anda, aynı gemide birlikte yolculuk eden mallar. Bölgenin kendi gemicilik geleneği de en açık biçimde batıklarda görünüyor.
Tahtaları dikerek ve iç çıkıntılara bağlayarak tekne yapmak, Güneydoğu Asya'ya özgü bir yöntem olarak tanımlanıyor. Çin kaynaklarının "Kunlun gemileri" diye andığı büyük yelkenlilerin bu gelenekten geldiği düşünülüyor. Uzun mesafeli ticaretin taşıyıcıları yalnız yabancılar değildi; bölgenin kendi denizcileri de okyanusu aşıyordu.
Testideki yazının Orta Farsçaya ait bir yazıyla yazıldığı okundu. Geminin yapım tekniği Batı Hint Okyanusu ve Arap dünyasının dikişli gemileriyle ilişkilendiriliyor. Geminin kimin elinden çıktığı ise henüz açık değil. KRO-311.8'de andığımız, Tang seramiğiyle dolu Belitung batığı da benzer bir dikişli gemiydi.
Kargo, gemi batmadan önce birçok limandan toplanmış görünüyor. Kurtarma ve parçaların satışı ise tartışma yarattı. Bir kargo dağıtılınca, hangi malın hangisiyle birlikte taşındığı bilgisi de kaybolur.
Bu ritüel bronzları Cava'nın Budist ve Hindu tapınakları için yapılmış eşyalarla aynı türden. Gemi onları büyük olasılıkla bölge içinde bir limandan ötekine taşıyordu. Kutsal eşya da tuz, kalay ve çanak gibi bir ticaret malıydı; kutsallığı ancak tapınakta yerine konduğunda başlıyordu.
Mekanizma — loncalar ve dışarıdan bakanlar
Ağın düğümlerinde yabancı tüccar toplulukları da yerleşti. Kıstağın batı kıyısında, bugünkü Takua Pa yakınında, Tamil dilinde bir yazıt bulundu.
Yazıt, Güney Hindistan kökenli bir tüccar loncasının kazdırdığı bir su havuzundan söz ediyor. Lonca, bulunduğu yerde kendi suyunu, kendi tapınağını ve kendi korumasını kurmuştu.
Barus, kâfuruyla ünlü bir limandı; bu reçine tıpta, kokuda ve ölü gömme törenlerinde aranıyordu. Yazıt, Güney Hindistan'ın büyük tüccar birliklerinden birinin burada bulunduğunu belgeliyor. Arka ülkenin ormanından gelen bir reçine, yabancı bir loncayı adanın uzak kıyısına çekmişti.
Dokuzuncu yüzyılın ortasında Arapça derlenen bir kitap, Basra Körfezi'nden Çin'e giden denizcilerin anlatılarını topladı.
Metin yarımadadaki Kalah limanını ve adalara hükmeden Zabaj kralını anıyor. Zabaj'ın Srivijaya'yı ya da Cava'daki bir krallığı karşıladığı düşünülüyor. Kulaktan dolma bölümlere rağmen metin, batıdan gelen bir tüccarın hangi limanı önemsediğini gösteriyor.
Zhao Rugua bu ülkelere gitmedi; bilgisini Quanzhou'ya gelen tüccarlardan ve eski kitaplardan derledi. Kitap, boğazları denetleyen krallığın gemilerden geçiş payı aldığını yazar. Bir gümrük görevlisinin bakışı: her ülkeyi, ne sattığı ve ne kadar vergi verdiğiyle ölçüyor.
Usta katmanı: "Hintleşme" sözcüğü neyi saklıyor?
Yirminci yüzyılın ortasında Fransız tarihçi George Cœdès, bölgenin erken tarihini kapsamlı bir kitapta topladı. Kitabın başlığı bu devletleri "Hintleşmiş" diye niteliyordu. Cœdès'e göre Hint kökenli din, yazı, hukuk ve sanat, tüccarlar ve din adamları eliyle bölgeye yayılmış ve yerel toplulukları dönüştürmüştü.
Bu çerçeve uzun süre ana kalıp oldu; sonra eleştirileri birikti. Hollandalı tarihçi J. C. van Leur, Hint etkisinin yerel yöneticilerin bilinçli seçimiyle geldiğini ve toplumun derinlerine inmeyen bir yüzey olduğunu ileri sürmüştü. Sonraki kuşaklar, özellikle O. W. Wolters, yerel toplulukların dışarıdan gelen fikirleri kendi düzenlerine göre seçip dönüştürdüğünü vurguladı.
Sorun yalnız bir sözcük değil. "Hintleşme" denince ok tek yöne çizilir: Hindistan verir, bölge alır. Oysa bu derste gördüğümüz ağ, Tayvan yeşiminden Bali'deki Hint çanağına, Sumatra kâfurundan dikişli gemilere kadar çok yönlü. Şimdilik bir ilke yeter: kaynağı Hindistan olan bir nesne, bölgede yeni bir hayata başlar.
Kalıcı araçlar
Rüzgâr takvimini sor. Nesnenin bulunduğu liman, hangi mevsimde hangi gemilerin beklediği bir yer?
Arka ülkeyi ara. Limana inen mal hangi ırmak vadisinden, hangi ormandan ya da madenden geliyordu?
Yarım kalmış parçaya bak. Atık, kalıp ya da yarım boncuk, ithal malı yerel üretimden ayırır.
Gemiyi ve yükü birlikte oku. Bir batıkta malların birlikte taşınması, tek tek buluntuların söyleyemediğini söyler.
Kaynağın gözünü ayır. Çinli elçi, Budist keşiş, Arap denizci ve gümrük görevlisi aynı limanı farklı ölçülerle anlatır.
Oku iki yönlü çiz. Bir etkiyi, kaynağı da alıcıyı da değiştiren bir dolaşım olarak düşün.
Yaygın yanlışlar
Yaygın yanlış"Óc Eo'da bulunan Roma madalyonu, Romalıların Mekong deltasına geldiğini kanıtlar."
Nesne büyük olasılıkla birçok aracının elinden geçti; doğrudan bir yolculuğu göstermez.
Yaygın yanlış"Güneydoğu Asya'nın uzak deniz ticaretini yalnız Hintli, Arap ve Çinli gemiler yürüttü."
Bölgenin kendi dikişli gemileri ve denizcileri okyanusu aşıyordu.
Yaygın yanlış"Bölgenin sanatı Hindistan'dan gelen hazır biçimlerin kopyasıdır."
Yerel atölyeler, ithal tekniği yerel malzeme ve yerel zevkle birleştirdi; ağ da çok yönlüydü.
Yaygın yanlış"Çin kayıtları bölgedeki krallıkların tarafsız bir tanığıdır."
Bu kayıtlar dışarıdan, çoğu zaman haraç ve vergi gözüyle yazıldı.
Uygulama ve kilit özet
Kilit özet: Güneydoğu Asya'nın denizlerini muson rüzgârları düzenler ve bekleme mevsimleri boğaz limanlarını büyütür. Irmak vadileri limanları arka ülkenin madenine ve ormanına bağlar; Kra kıstağı erken dönemde iki denizi karadan birleştirir. Khao Sam Kaeo ve Óc Eo gibi yerleşimler ithal malı satmakla kalmadı, kendi atölyelerinde üretti. Srivijaya boğazları denetledi; yazıtları Malayca, keşişleri Sanskritçe konuşuyordu. Batıklar, malların birlikte nasıl yolculuk ettiğini gösteriyor. Çin, Arap ve Akdeniz kaynakları dışarıdan bakar; "Hintleşme" sözcüğü ise bu çok yönlü ağı tek yönlü bir oka indirgemeye eğilimli.
Sonraki derse köprü
Bu dersteki nesnelerin çoğu bölgeye denizden geldi ya da denizden gelen bir tekniği yerel ellerde sürdürdü. Hint boncuklarının kıstakta ilk kez kesildiği yüzyıllarda, kuzeyde Kızıl Irmak vadisinin dökümcüleri bambaşka bir dil kullanıyordu. Onların büyük bronz davulları, yüzeylerinde kuş tüylü insanlar, tekneler ve yıldız biçimli bir merkez taşır; aynı deniz yollarıyla uzak adalara kadar dağıldı. Ağı yalnız ithal nesnelerle okursak bölgenin kendi atölyeleri gölgede kalır. Dong Son adıyla anılan bu yerel dökümün kendi kalıpları ve kendi alıcıları vardı.