Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Kilit özet: Kuzey ve güney tapınak gelenekleri, geçen dersin ortak şemasını kullanır, ama kuleyi farklı kurar. Kuzeyde kule kavisli bir çizgiyle yükselir, tepesinde dilimli bir taş taşır ve zamanla kendi küçük kopyalarıyla çoğalarak bir dağ sırasına dönüşür. Güneyde kule kat kat daralan basamaklı bir piramittir; erken kaya modellerinden büyük kraliyet tapınaklarına uzanan bir çizgide gelişir ve sonraki yüzyıllarda avlu kapılarının kuleleri kutsal odanın kulesini geçer. İki gelenek orta kuşakta aynı alanlarda birlikte kullanıldı; bu yüzden bir coğrafya zorunluluğu değil, seçilebilen çözümlerdi. Bu gelenekler için kullanılan adların da bir tarihi var: on dokuzuncu yüzyıldaki dil ve ırk temelli adlar, mimariyi halklarla eşleştiren bir bakış taşıyordu.
Açılış: aynı yıllar, iki ayrı çizgi
On birinci yüzyılın ilk yıllarında, Güney Asya'nın iki ucunda iki büyük tapınak yükseliyordu.
Birincisi güneyde, verimli bir nehir deltasında. Kutsal odanın üzerinde granit bloklardan örülmüş, kat kat daralan, basamaklı bir piramit göğe doğru yükseliyor. Tepesinde tek bir büyük taştan yapılmış kubbemsi bir başlık duruyor. Kule, çevresindeki avlunun kapılarından çok daha yüksek.
İkincisi Orta Hindistan'da, birkaç on yıl sonra tamamlanan bir tapınak. Kulesinin çizgisi kavisli. Yere yakın yerde geniş, yukarı doğru yumuşak bir eğriyle daralıyor. Ana kulenin çevresinde, ona yaslanmış, onun küçük kopyaları olan onlarca kule var; ana kule, bir dağ sırasının en yüksek zirvesi gibi onların arasından yükseliyor.
İki yapı aynı ortak şemayı kullanıyor: karanlık bir kutsal oda, onun üzerinde bir kule, önünde bir salon ve çevresinde dolaşılan bir yol. Geçen derste bu şemayı kurmuştuk. Ama iki kulenin dış çizgisi birbirine hiç benzemiyor.
GOR-106.5'te aynı dönemi farklı coğrafyalarda karşılaştırmanın ne kazandırdığını görmüştük. Burada zaman sabit: iki yapı neredeyse aynı kuşağın işi. Fark yerden, ustalardan ve biriken bölgesel gelenekten geliyor.
Soru şu: aynı şema nasıl iki bu kadar farklı çizgiye ayrıldı, ve bu iki çizgiyi adlandırırken hangi kelimeleri kullanmalıyız?
Bu derste ne olacak
Önce iki geleneğin ortak zeminini ve ayrıldıkları noktayı kuracağız.
Ardından kuzey geleneğine geçeceğiz: kavisli kulenin nasıl geliştiğini ve nasıl kendi küçük kopyalarıyla çoğaldığını göreceğiz.
Sonra güney geleneğine: basamaklı piramit kuleye, onun erken denemelerine ve büyük kraliyet tapınaklarına.
Ardından güneyde yaşanan ilginç bir tersine dönüşü izleyeceğiz: avlu kapılarının zamanla kutsal odanın kulesinden de yüksek hâle gelişi.
Karşılaştırma bölümünde iki geleneğin aynı avluda birlikte kullanıldığı bir alana gideceğiz. Usta katmanında da "kuzey" ve "güney" adlarının, ve bunlardan önce kullanılan sömürge dönemi adlarının tarihine bakacağız.
Sıfır noktası: ortak şema, iki çizgi
Geçen dersin şemasını hatırlayalım. Kutsal oda bir ızgaranın merkezinde durur, üzerinde bir kule yükselir ve kule bir dağın imgesi olarak okunur. Bu şema iki gelenekte de ortak.
Ayrılık, kulenin nasıl kurulduğunda başlıyor. Tapınak metinleri bu farkı adlandırır. Bazı metinler kuzeyde yaygın tipe "nagara", güneyde yaygın tipe "dravida" adını verir, ve bir üçüncü, karma tipten de söz eder.
Bu adlar coğrafi gibi görünse de metinlerde her zaman katı bir harita çizmiyor. Bir tip, kendi bölgesinin dışında da kullanılabiliyordu. Bu ayrıntı, karşılaştırma bölümünde önemli olacak.
Farkı bir cümleyle anlatmak gerekirse: kuzeyin kulesi kavisli bir çizgiyle yükselen tek bir kütle gibi görünür, güneyin kulesi ise üst üste konmuş, giderek küçülen katlardan oluşur. Ama bu tek cümle çok kaba. İki geleneğin içinde de yüzyıllar boyunca büyük bir çeşitlilik var.
Adam Hardy gibi araştırmacılar iki geleneği ortak bir ilkeyle okumayı önerdi. Onlara göre iki kule de kendi küçük kopyalarından kuruluyor. Kuzeyde ana kulenin yüzeyine küçük kuleler, güneyde her kata küçük köşkler ve damlar yerleştiriliyor. Tapınak, kendi minyatür imgelerini tekrarlayarak büyüyen bir yapı.
GOR-102.5'te tekrar, ritim ve varyasyonu biçimsel araçlar olarak görmüştük. Burada tekrar, bir yapının büyüme mantığının ta kendisi.
Mekanizma — kuzey: kavisli kule
Kuzey geleneğinin erken örneklerinden birini doğu kıyısındaki bir tapınak kentinde buluyoruz.
Bu kulenin yüzeyi dikey bantlarla bölünmüş ve bu bantlar yatay katmanlarla kesiliyor. Tepede, geçen derste gördüğümüz dilimli yuvarlak taş duruyor. Kule, tek parça bir dağ gibi.
Aynı kentte, birkaç yüzyıl sonra yapılan küçük bir tapınak, kuzey geleneğinin ne kadar ince bir işçiliğe ulaşabildiğini gösteriyor.
Bu kentin tapınak geleneği, zamanla çok büyük yapılara ulaştı.
Bu tapınağın bir özelliği bu derste önemli. Tapınak hâlâ yaşayan bir ibadet yeri ve avlusuna herkes giremiyor. Onu dışarıdan izlemek için bir seyir yeri yapılmış. Geçen derste yaşayan bir tapınağı incelemenin kurallarından söz etmiştik; burada o kurallar mimarinin bir parçası hâline gelmiş.
Kuzey geleneği Orta Hindistan'da farklı bir yöne gitti. Açılıştaki tapınağa geri dönelim.
Burada kule artık tek bir kütle değil. Ana kulenin gövdesine yarım kuleler eklenmiş, bu yarım kulelere de daha küçükleri. Uzaktan bakıldığında yapı, alçak tepelerden en yüksek zirveye doğru yükselen bir dağ sırası gibi görünüyor.
Bu tapınağın bir başka özelliği, salonların art arda dizilmesi. Ziyaretçi platforma çıkıyor, bir giriş sundurmasından geçiyor, ardından iki salondan, bir geçitten ve en sonda kutsal odanın kapısına ulaşıyor. Salonların damları da kuleye doğru yükseliyor; dış çizgi, içerideki yolculuğun bir haritası.
GOR-102.9'da bir mimari planda kütleyi, aksı ve dolaşımı birlikte okumayı öğrenmiştik. Bu tapınakta üçü tek bir çizgide birleşiyor: aks doğudan batıya uzanıyor, dolaşım bu aks boyunca ilerliyor ve kütle aynı yönde yükseliyor.
Tapınağın dış duvarları, üst üste kuşaklar hâlinde dizilmiş yüzlerce figürle kaplı. Bu figürlerin bir kısmı çiftler olarak gösterilmiş ve bu sahneler uzun süre çok farklı biçimlerde yorumlandı. Yorumların hiçbiri tek başına kabul görmüş değil; figürlerin tapınak duvarının tamamı içindeki yerini birlikte okumak gerekiyor.
Kuzey geleneğinin en iddialı yapılarından biri, doğu kıyısında, bir tanrının arabasının taştan bir kopyası olarak kuruldu.
Bu tapınağın ana kulesi yıkıldı. Bugün ayakta duran büyük kütle, kulenin önündeki salon. Yirminci yüzyılın başında bu salonun çökmesini önlemek için içi kumla dolduruldu ve girişleri kapatıldı. Bugün gördüğümüz yapı, bir koruma kararının da ürünü.
Mekanizma — güney: basamaklı kule
Güney geleneğinin erken denemelerini, geçen derste nehir kabartmasını gördüğümüz kıyı kentinde buluyoruz.
Bu yapılar içeriden kullanılmak için bitirilmemiş gibi görünüyor. Bu yüzden bazı araştırmacılar onları, yapı tiplerinin taşa oyulmuş modelleri olarak okuyor. Birinin damı kulübe biçiminde, bir başkasınınki uzun beşik biçiminde, bir başkasınınki kat kat daralan bir piramit. Sonraki güney kulesinin tipi, bu piramit biçiminde tanınabiliyor.
Aynı kentte, kısa süre sonra, bu tip serbest duran bir taş yapıya dönüştü.
Hemen yakındaki bir başka kentte, aynı hükümdar ailesi daha büyük bir tapınak yaptırdı.
Bu avlu düzeni, güney geleneğinin bir sonraki büyük adımını hazırlıyor. Kutsal oda artık tek başına durmuyor; onu saran, girişi bir kapıyla işaretlenen bir sınır içinde duruyor.
Bu çizginin doruğu açılıştaki tapınak. Ona geri dönelim.
Kutsal odanın üzerindeki kule, kat kat küçülen yatay katmanlardan oluşuyor. Her katın kenarı, küçük köşkler ve dam biçimleriyle çevrili. Kule, üst üste konmuş minyatür saraylardan oluşan bir dağ gibi. Tepedeki başlık, tek bir büyük taştan yapılmış.
Bu tapınak bir hükümdarın zafer ve güç iddiasının da parçası. Bunu en açık biçimde duvarlarından okuyoruz.
Bu yazıtlar, tapınağın bir ekonomik kurum olduğunu gösteriyor. Tapınak topraklara, köylere ve gelirlere sahipti; ritüeli sürdürecek rahipleri, müzisyenleri, dansçıları ve zanaatkârları besliyordu. KRO-310.3'te yüzlerce küçük bağışçının kurduğu stupayı görmüştük. Burada ise tek bir büyük hükümdarın bağışı, bütün bir kurumun omurgasını oluşturuyor.
TEM-202.2'de siparişi ve patronajı konuşmuştuk. Bu tapınakta patronaj yalnızca yapımı değil, yapının yüzyıllar boyu işlemesini de kapsıyor.
Hükümdarın oğlu, kendi yeni başkentinde benzer bir tapınak yaptırdı.
İki tapınağı karşılaştırmak öğretici. Aynı gelenek, bir kuşak içinde farklı bir dış çizgiye yöneliyor. Bir geleneğin içindeki değişim, iki gelenek arasındaki fark kadar dikkate değer.
Mekanizma — kapının yükselişi
Güney geleneğinde sonraki yüzyıllarda ilginç bir tersine dönüş yaşandı. Açılıştaki tapınakta avlunun kapıları, kutsal odanın kulesinden çok daha alçaktı. Zamanla bu oran tersine döndü.
Tapınaklar büyüdükçe, eski avlunun çevresine yeni avlular eklendi. Her yeni avlu, dış halkaya bir yenisini ekliyordu ve her halkanın kapısında bir kapı kulesi yükseliyordu. Dış halkalar sonradan eklendiği için, kapı kuleleri de dışa doğru giderek büyüdü.
Sonuç çok çarpıcı. Ziyaretçi, en büyük kuleden, yani en dıştaki kapıdan girer ve içeri ilerledikçe kuleler küçülür. En sonda, en küçük ve en eski kulenin altındaki kutsal odaya ulaşır. Geçen dersteki ilke burada da işliyor: en önemli yer en büyük yer değil. Ama bu kez ilke kent ölçeğine taşınmış.
Bu kulelerin renkli yüzeyleri de bir soru taşıyor. Alçı figürler düzenli olarak onarılıyor ve yeniden boyanıyor. Bugün gördüğümüz renkler, çok yakın tarihli olabilir.
Kapı kulesi geleneği yirminci yüzyılda da sürdü.
Bu kule, KRO-309.14'te gördüğümüz onarım ve ekleme meselesini çok keskin biçimde gösteriyor. Tapınağın en tanınan kulesi, yapının en yeni katmanı. Bir yapıyı tarihlendirirken, en görünür parçasının en eski parçası olmadığını hatırla.
Güneyin son büyük krallığının başkentinde, tapınak geleneği bir başka tuhaf biçim de üretti.
Güneyde tanrının imgesi büyük bayramlarda dev tahta arabalara konup kent sokaklarında dolaştırılıyor. Bu taş araba, o hareketli törenin taşa dondurulmuş bir yankısı. Konark'taki taş tekerleklerle karşılaştır: iki gelenek de tanrının arabasını mimariye çevirmiş.
Karşılaştırma: iki geleneğin buluştuğu yer
Kuzey ve güney adları, iki geleneğin birbirinden kesin bir sınırla ayrıldığı izlenimini veriyor. Ama bu izlenimi sarsan bir bölge var: Güney Asya'nın ortasında, iki geleneğin karşılaştığı bir kuşak.
Bu kuşağın erken tapınaklarında, iki geleneğin öğeleri deneme yapılır gibi bir araya getiriliyor.
Yakındaki bir başka alanda ise iki gelenek, aynı hükümdar ailesinin döneminde, aynı avlunun çevresinde birlikte kullanıldı.
Bu alanda iki gelenek, aynı ustaların ya da aynı atölye çevresinin elinde, birbirinin yanında duruyor. Bu, "kuzey" ve "güney" adlarının bir coğrafya zorunluluğu olmadığını, bir seçenek olduğunu gösteriyor. Bir hükümdar ya da bir bağışçı, hangi tipi istediğini seçebiliyordu.
Hatta güney tipi tapınağın, bu ailenin fethettiği güney kentindeki bir tapınağı örnek aldığı düşünülüyor. Bir mimari tip, bir zaferin ganimeti gibi, başka bir bölgeye taşınmış olabilir. Bu yorum tartışmaya açık, ama bir yapı tipinin siyasi bir anlam taşıyabileceğini hatırlatıyor.
Bu kuşakta sonraki yüzyıllarda üçüncü bir çizgi de gelişti.
Bu tapınağın planı ne tam kuzey ne tam güney tipine uyuyor. Duvarları o kadar ince oyulmuş ki bazı ayrıntılar bir kuyumcu işini andırıyor. Yumuşak taş, bu inceliği mümkün kılıyor; geçen derslerde malzemenin üslubu nasıl belirlediğini görmüştük.
Buradan çıkan ilke şu: iki büyük gelenek bir yelpazenin iki ucu gibi okunmalı. Onları bir haritanın iki ayrı rengi gibi okursan, aradaki kuşak görünmez olur. Aradaki kuşakta, iki ucun öğeleri çok farklı oranlarda karışıyor.
Usta katmanı: bir adlandırmanın tarihi
Bu dersin adı "kuzey ve güney" diyor. Bu adlar görece yeni ve görece tarafsız. Ama bu gelenekleri adlandırmak için daha önce çok farklı adlar kullanıldı.
On dokuzuncu yüzyılda, Hindistan mimarisi üzerine yazan İskoç tarihçi James Fergusson bu iki geleneği "Hint-Ari" ve "Dravid" üslupları olarak adlandırdı. Bu adlar dil ailelerinin adlarıydı ve o dönemde dil aileleri ile ırk kategorileri birbirine sıkıca bağlanıyordu.
Bu adlandırma, iki mimari geleneği iki "halk" ya da iki "ırk" ile eşleştiren bir bakışı taşıyordu. Oysa Pattadakal'ın gösterdiği gibi, aynı ustalar ve aynı bağışçılar iki geleneği birlikte kullanabiliyordu. Bir mimari tip, bir halkın doğuştan gelen bir özelliği değil, öğrenilen, taşınan ve seçilen bir çözümdü.
KRO-309.15'te sömürge döneminin müzelere ve kategorilere nasıl yerleştiğini görmüştük. Burada aynı mekanizma bir üslup adına dönüşmüş. Adlar bugün de bazı kitaplarda kullanılıyor; onları gördüğünde, arkalarındaki eşleştirmeyi fark et.
Günümüzde birçok araştırmacı, tapınak metinlerinin kendi kullandığı adları tercih ediyor. Ama bu adlar da bir sorun taşıyor. Metinlerin çoğu, geçen derste gördüğümüz gibi, yapılardan daha sonra yazıldı ve belirli bölgelerin uygulamalarını yansıtıyor. Metnin adı da bir sonraki dönemin sınıflandırması olabilir.
Adlandırma sorununun bir de hanedan boyutu var. Bu tapınakları çoğu zaman onları yaptıran hanedanların adlarıyla sınıflandırıyoruz. Bu kolay bir düzen, ama bir yanıltıcılık taşıyor: ustalar ve atölyeler hanedanlardan daha uzun yaşıyordu ve bir hükümdar değiştiğinde üslup hemen değişmiyordu.
Çıkan ders şu: bir üslup adını kullanırken üç şeyi ayır. Adın nereden geldiğini, adın neyi bir araya topladığını ve adın neyi dışarıda bıraktığını.
Kalıcı araçlar
Bu ders sana altı yeni araç veriyor.
Ortak şema ve farklı çizgi: iki yapıyı karşılaştırırken, önce ortak şemayı, sonra farklı çözümleri ayır. Aynı şema, çok farklı dış çizgiler üretebilir.
Minyatür tekrar okuması: bir kulenin ya da cephenin, kendi küçük kopyalarından kurulup kurulmadığına bak. Tekrar, yapının büyüme mantığını gösterebilir.
Dış çizgi ve iç yol: bir yapının dış çizgisinin, içerideki yolculuğu yansıtıp yansıtmadığını sor. Yükselen damlar, derinleşen bir yolun haritası olabilir.
En yeni katman uyarısı: bir yapının en görünür parçasının en eski parçası olduğunu varsayma. Kapı kuleleri, boyalar ve eklemeler çok yakın tarihli olabilir.
Yelpaze okuması: iki büyük gelenek arasındaki bölgelerde, öğelerin nasıl karıştığına bak. Gelenekleri bir yelpazenin uçları olarak düşün ve aradaki karışımı ayrıca kaydet.
Ad denetimi: bir üslup adını kullanmadan önce, adın kaynağını, neyi topladığını ve neyi dışarıda bıraktığını sor. Irk ya da halk kategorisi taşıyan adları fark et.
Yaygın yanlışlar
Yaygın yanlış"Kuzey ve güney tapınakları iki farklı dinin yapılarıdır."
İki gelenek aynı tanrılara adanmış tapınaklar üretti ve aynı ortak şemayı kullandı. Fark, kulenin kuruluşunda ve bölgesel ustalık geleneklerinde.
Yaygın yanlış"Her bölge yalnızca kendi tipini kullanırdı."
Orta kuşaktaki bazı alanlarda iki tip aynı dönemde, aynı avlunun çevresinde birlikte kullanıldı. Tip, bir coğrafya zorunluluğu değil, bir seçenekti.
Yaygın yanlış"Güney tapınaklarının en yüksek kulesi kutsal odanın üzerindedir."
Sonraki yüzyıllarda, avlu kapılarının kuleleri kutsal odanın kulesinden çok daha yükseğe çıktı. En büyük kule çoğu zaman en dıştaki kapının üzerindedir.
Yaygın yanlış"Bir tapınağın en görünür parçası onun en eski parçasıdır."
Bazı tapınakların en tanınan kuleleri ya da renkli yüzeyleri çok yakın tarihli. Bir güney tapınağının en büyük kapı kulesi yirminci yüzyılın sonunda tamamlandı.
Yaygın yanlış"Hint-Ari ve Dravid adları tarafsız üslup adlarıdır."
Bu adlar on dokuzuncu yüzyılda, mimari gelenekleri dil aileleri ve ırk kategorileriyle eşleştiren bir bakıştan doğdu.
Uygulama ve kilit özet
Kilit özet: Kuzey ve güney tapınak gelenekleri, geçen dersin ortak şemasını kullanır, ama kuleyi farklı kurar. Kuzeyde kule kavisli bir çizgiyle yükselir, tepesinde dilimli bir taş taşır ve zamanla kendi küçük kopyalarıyla çoğalarak bir dağ sırasına dönüşür. Güneyde kule kat kat daralan basamaklı bir piramittir; erken kaya modellerinden büyük kraliyet tapınaklarına uzanan bir çizgide gelişir ve sonraki yüzyıllarda avlu kapılarının kuleleri kutsal odanın kulesini geçer. İki gelenek orta kuşakta aynı alanlarda birlikte kullanıldı; bu yüzden bir coğrafya zorunluluğu değil, seçilebilen çözümlerdi. Bu gelenekler için kullanılan adların da bir tarihi var: on dokuzuncu yüzyıldaki dil ve ırk temelli adlar, mimariyi halklarla eşleştiren bir bakış taşıyordu.
Sonraki derse köprü
Bu iki derste tapınağı bir yapı olarak okuduk: şemasıyla, kulesiyle, avlusuyla. Sıradaki derste binadan bedene dönüyoruz. Tapınakların erken örneklerinin yapıldığı dönemde, heykeltıraşlar kutsal bedeni de yeni bir ölçüyle kurdular: sakin, pürüzsüz, iç ışığı olan bir beden. Bu beden bir gözlemin mi, yoksa bir ölçü sisteminin ve bir idealin mi ürünüydü? Gupta dönemi ve ideal beden konusuna geçiyoruz.