Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Kilit özet: Stupa, eski bir mezar tepesi biçiminden doğan, içi dolu, bir kutsal kalıntıyı saklayan ve işaretleyen bir yapıydı. Ziyaretçi onun çevresinde dolaşıyordu; yapının asıl işi bedenin hareketini yönlendirmekti. Büyük stupalar eski çekirdeklerin üzerine büyütüldü ve tepelerindeki şemsiyeler içlerindeki kalıntının saygınlığını gösterdi. Korkuluklarda ve kapılarda, bazıları etiketli, kutsal kişinin önceki hayatlarını anlatan kabartmalar vardı ve aynı figür bir panoda birden çok kez görünerek hikâyeyi anlatıyordu. Kutsal kişi bu kabartmalarda insan olarak görünmüyor ve bunun nedeni tartışmalı. Bu yapılar yüzlerce küçük bağışçının katkısıyla kuruldu ve bazıları sonradan sökülerek dağıldı.
Açılış: içine girilemeyen bir yapı
Orta Hindistan'da, bir tepenin üzerinde, büyük, yarım küre biçiminde bir taş kütle yükseliyor. Kütlenin çevresini taş bir korkuluk sarıyor ve korkuluğun dört yanında, dört yüksek, oymalı kapı duruyor.
Kapılardan birinden içeri giriyorsun. Ama yapının içine giremiyorsun. Yarım küre içi dolu bir kütle; kapısı yok, odası yok, salonu yok.
Yapabileceğin tek şey, kütlenin çevresinde, korkulukla kütle arasındaki yolda yürümek. Saat yönünde, kütleyi hep sağında tutarak, bir tur, sonra bir tur daha.
KRO-309.3'te Kubbetü's-Sahra'nın bir kayanın çevresinde dönen planını görmüştük. Orada da ziyaretçi merkeze değil, merkezin çevresine yürüyordu. Burada aynı hareket, çok daha eski ve bambaşka bir gelenekte, bir kutsal kalıntının çevresinde yapılıyor.
Geçen derste bir hükümdarın taşlara kendi sözlerini yazdırdığını gördük ve sonraki geleneğin bu hükümdarın bir kutsal kişinin kalıntılarını birçok yere paylaştırdığını anlattığını söyledik. Bu ders o kalıntıları saklayan yapılara geçiyor.
Soru şu: içine girilemeyen bir yapı nasıl kullanılır, ve çevresini saran taşlar neyi anlatır?
Bu derste ne olacak
Önce stupanın ne olduğunu ve neden içi dolu bir kütle olduğunu kuracağız.
Ardından kalıntıyı, yani röliği, ve onu saklayan kapları göreceğiz.
Sonra hacca, yani bu yapılara yapılan ziyaretlere ve ziyaretçinin bedenine geçeceğiz.
Ardından korkuluklardaki ve kapılardaki anlatı kabartmalarına bakacağız ve bir hikâyenin taşa nasıl yazıldığını okuyacağız.
Karşılaştırma bölümünde, bu kabartmalarda kutsal kişinin neden hiç görünmediği tartışmasına gireceğiz.
Usta katmanında bu yapıları kimlerin yaptırdığını, yani yüzlerce küçük bağışçıyı, ve yapıların sonraki hayatını ele alacağız.
Sıfır noktası: bir mezar tepesi
Stupanın kökeni, çok daha eski bir uygulamaya, önemli kişilerin küllerinin ya da kalıntılarının üzerine toprak yığılmasına dayanıyor. Bir mezar tepesi, bir tümülüs.
KRO-301'de tarih öncesi dönemin mezar tepelerini ve anıtsal gömülerini görmüştük. Stupa, bu çok eski biçimi aldı ve ona yeni bir anlam verdi.
Budist gelenek, Buda'nın ölümünden sonra kalıntılarının birkaç topluluk arasında paylaştırıldığını ve her birinin üzerine bir stupa yapıldığını anlatır. Aynı gelenek, geçen dersteki hükümdarın bu kalıntıları yeniden paylaştırıp çok sayıda stupa yaptırdığını da anlatır.
Bu anlatıların ne kadarının tarihsel olduğu tartışmalı; hükümdarın kendi yazıtlarında böyle bir paylaştırmadan açıkça söz edilmiyor. Ama bazı büyük stupaların en eski çekirdeğinin geçen dersin dönemine tarihlenmesi, bu geleneğin bir tarihsel zemini olabileceğini düşündürüyor.
Stupanın içi doluydu, çünkü asıl işi bir kalıntıyı saklamak ve işaretlemekti. Kalıntı, kütlenin derinliğinde, bir kap içinde gömülüydü. Yapının bütün kütlesi, bu gizli merkezi korumak ve görünür kılmak için vardı.
Mekanizma — kütle, katman ve tepe
Açılıştaki stupa tek seferde yapılmadı. Kazılar, bugün gördüğümüz taş kaplı kütlenin içinde, çok daha küçük ve daha eski bir tuğla stupanın bulunduğunu gösterdi.
Bu eski çekirdek, sonraki yüzyıllarda büyütüldü ve taşla kaplandı. KRO-309.14'te gördüğümüz katman mantığı burada yapının tam ortasında işliyor: yeni kabuk eskisini yok etmiyor, onu içine alıyor.
Kütlenin tepesinde küçük, kare bir çit ve onun ortasından yükselen bir direk var. Direğin üstünde, üst üste üç şemsiye taşınıyor.
Şemsiye, bu bölgede bir saygı ve koruma işaretiydi; önemli kişilerin başının üzerinde taşınıyordu. Tepedeki şemsiyeler, kütlenin içindeki kalıntının saygın bir kişiye ait olduğunu, yapının dışından bile görünür kılıyordu.
Kütlenin çevresinde, yerden biraz yüksekte, bir de ikinci bir tavaf yolu vardı; basamaklarla çıkılıyordu. Ziyaretçi, iki farklı yükseklikte kütlenin çevresinde dolaşabiliyordu.
Bu erken evrenin bir tanığı daha stupanın hemen yanında duruyor. Güney kapısının yakınında, geçen derste gördüğümüz türden cilalı bir sütunun kırık gövdesi ve parçaları var.
Sütun ile tuğla çekirdek birlikte okunduğunda, yerin geçen dersin döneminde zaten önemli bir dinî merkez olduğu anlaşılıyor. Yazıt topluluğun birliğini korumaya çalışıyor; bu da orada düzenli yaşayan bir keşiş topluluğunun varlığını düşündürüyor. Kapılar ve kabartmalar ise bu çekirdeğin çevresine, sonraki iki üç yüzyıl boyunca eklendi.
Mekanizma — kalıntı ve onu saklayan kap
Stupanın merkezindeki kalıntı, çoğu zaman bir dizi iç içe kap içinde saklanıyordu. Taştan bir kutu, onun içinde daha küçük bir kap, onun içinde bir başkası.
On dokuzuncu yüzyılın sonunda, bir stupanın içinde, üzerinde yazı bulunan bir taş kap bulundu. Yazı, kabın içindeki kalıntıların Buda'ya ait olduğunu ve bir topluluk tarafından yerleştirildiğini söylüyordu.
Bu yazıtın nasıl okunacağı ve hangi döneme ait olduğu araştırmacılar arasında tartışıldı. Yazıtın kalıntıların Buda'ya ait olduğunu mu, yoksa onun ailesinin bir üyesine ait olduğunu mu söylediği bile farklı okunabildi.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Bir kalıntının gerçekten kime ait olduğu, sanat tarihinin cevaplayabileceği bir soru değil. Sanat tarihinin cevaplayabileceği soru, bir topluluğun bir kalıntıyı neye inandığı ve bu inancın nasıl bir yapı ve nasıl bir nesne ürettiği.
KRO-306.8'de ortaçağ Avrupa'sındaki rölik kültünü "inanılıyordu" diliyle anlatmıştık. Burada da aynı dil geçerli: kalıntının kutsal bir kişiye ait olduğuna inanılıyordu ve bu inanç, onun çevresine anıtsal bir yapı kurulmasına yol açtı.
Mekanizma — hac ve bedenin hareketi
Bu yapılara uzaktan ziyaretçiler geliyordu. Budist geleneğin en önemli ziyaret yerleri, Buda'nın hayatının dönüm noktalarının yaşandığı yerlerdi: doğduğu yer, aydınlandığı yer, ilk vaazını verdiği yer ve öldüğü yer.
Geçen derste gördüğümüz hükümdarın yazıtlarından biri, bu yerlerden birine yaptığı ziyareti kaydediyor.
Bu yazıt, hac yerinin erken bir dönemde önem kazandığını gösteriyor. Ama bu yerin gerçekten kutsal kişinin doğduğu yer olup olmadığı, yine bir inanç meselesi; yazıt, o dönemde öyle inanıldığını kanıtlıyor.
Aydınlanmanın gerçekleştiğine inanılan yerde de erken bir yapı izi var.
Bu korkuluk, stupa korkuluklarıyla aynı dili konuşuyor: bir kutsal noktayı dış dünyadan ayıran, üzerine bağışçı adı yazılabilen, kabartmayla bezenebilen bir sınır. Burada korunan şey bir yer, kutsal kişinin altında oturduğuna inanılan ağacın bulunduğu nokta. Demek ki hac, bir nesnenin çevresinde olduğu kadar bir yerin çevresinde de kurulabiliyordu.
Stupada ziyaretçinin asıl eylemi, kütlenin çevresinde dolaşmaktı. Bu dolaşma, kütleyi hep sağda tutarak, belirli bir yönde yapılıyordu.
GOR-104.7'de mimari mekânın ritüel koreografisini konuşmuştuk. Stupa bu koreografinin çok saf bir örneği: yapının tek işlevi, bir bedenin hareketini yönlendirmek. Burada mekân bir yol olarak düşünülmüş: ziyaretçi bir noktada durmuyor, ilerliyor.
Ziyaretçi yalnızca dolaşmıyordu, bazen ardında bir yapı da bırakıyordu. Büyük stupaların çevresinde, sonraki yüzyıllar boyunca eklenmiş çok sayıda küçük stupa bulunuyor.
Bu küçük yapılar, bir hac yerinin zamanla nasıl yoğunlaştığını gösteriyor. Merkezdeki kalıntının kutsallığı, çevresine yeni yapılar çekiyor; merkez bir kez kurulunca, çevresi yüzyıllar boyunca dolmaya devam ediyor.
Korkuluk, bu yolu dış dünyadan ayırıyordu. Korkuluğun içine girmek, sıradan dünyadan kutsal bir alana geçmek demekti. Kapılar, bu geçişin eşikleriydi.
Mekanizma — taşa yazılmış hikâye
Şimdi korkuluklara ve kapılara yaklaşalım. Bunların yüzeyleri, yoğun kabartmalarla kaplı.
Orta Hindistan'daki bir başka stupanın korkuluğunda, kabartmaların yanına küçük yazılar eklenmiş. Bu yazılar, her kabartmanın hangi hikâyeyi anlattığını söylüyor.
Bu hikâyelerin çoğu, Buda'nın önceki hayatlarını anlatan hikâyeler. Gelenek, onun son hayatından önce, insan ve hayvan olarak pek çok hayat yaşadığını ve her birinde bir erdem sergilediğini anlatıyor.
Bu etiketler çok değerli. KRO-309.3'teki kitabe gibi, bir imgenin ne anlattığını doğrudan söylüyorlar. KRO-310.1'de yazısız imgelerin yorumunun ne kadar zor olduğunu görmüştük; burada ise imge ile yazı birlikte duruyor ve yorum çok daha sağlam bir zemine oturuyor.
Açılıştaki stupanın kapılarında ise hikâyeler çok daha büyük ve karmaşık sahneler hâlinde anlatılıyor. Bir kapının kirişlerinden birinde, cömertliğiyle ünlü bir prensin, her şeyini, sonunda çocuklarını ve eşini bile bağışladığı uzun bir hikâye anlatılıyor.
Bu kabartmalarda bir anlatı tekniği dikkat çekiyor. Aynı karakter, aynı panoda birden çok kez görünüyor: yola çıkarken, bağış yaparken, ormanda yaşarken. İzleyici, figürü panonun bir ucundan öbür ucuna izleyerek hikâyeyi okuyor.
GOR-104.5'te bakışın bir resim yüzeyinde nasıl dolaştığını konuşmuştuk. Burada izleyicinin gözü panonun yüzeyinde bir yol izliyor, tıpkı bedeninin stupanın çevresinde bir yol izlemesi gibi. Göz ve beden, aynı yapıda iki ayrı dolaşım yapıyor.
Kapılar yalnızca Budist hikâyeleri taşımıyor. Kapıların sütunlarında ve kirişlerinde, bereket varlıkları, ağaçlara tutunan kadın figürleri, filler, aslanlar ve yerel doğa varlıkları da görülüyor. Bu figürler, KRO-310.2'de gördüğümüz yerel bereket varlıklarının geleneğinden geliyor.
Bu figür yapıda gerçek bir iş görüyor: kirişin ucunun altına yerleştiği için sütunla kiriş arasındaki köşeyi dolduruyor ve kirişi taşıyormuş gibi duruyor. Bazı araştırmacılar bu imgeyi, bir kadının dokunuşunun ağacı çiçeklendirdiği yolundaki eski bir inançla ilişkilendiriyor.
Yani stupa, yalnızca tek bir dinin öğretisini değil, bölgenin çok daha eski inançlarını da içine alıyor. Kapı, yerel bir bereket dünyası ile yeni bir öğretinin buluştuğu bir eşik.
Karşılaştırma: görünmeyen kutsal kişi
Bu kabartmalarda çok dikkat çekici bir şey var. Buda'nın kendi hayatını anlatan sahnelerde, Buda'nın kendisi hiçbir zaman bir insan figürü olarak görünmüyor.
Onun yerine başka imgeler var: boş bir taht, bir ayak izi, bir ağaç, bir tekerlek, bir stupa, bir şemsiye.
Bu olgu uzun süre şöyle açıklandı: erken dönemde kutsal kişiyi insan biçiminde göstermek uygun görülmüyordu ve o yalnızca simgelerle temsil ediliyordu. Bu açıklamaya "simgesel temsil" dönemi dendi.
KRO-309.7'de başka bir gelenekte figürden kaçınmanın nasıl tek bir yasak gibi yanlış anlatıldığını görmüştük. Burada da benzer bir tartışma var.
Bazı araştırmacılar bu açıklamaya karşı çıktı. Onlara göre, bu kabartmaların bir kısmı kutsal kişiyi simgelerle gösteren sahneler değil, onun hayatının yaşandığı yerlere, onun ölümünden sonra yapılan ziyaretleri gösteren sahneler olabilir. Yani boş taht, orada oturan kişinin yerine konmuş bir simge değil, hacıların saygı gösterdiği gerçek bir kutsal nesne olabilir.
Bu iki okuma aynı sahneye bambaşka anlamlar veriyor. Birincisinde kabartma, bir olayı simgelerle anlatıyor. İkincisinde, bir ziyaret pratiğini gösteriyor.
TEM-203.14'teki kural burada da işliyor: iki okuma çatıştığında, önce aynı şey hakkında konuşup konuşmadıklarını sor. Belki bazı sahneler birinci okumaya, bazıları ikincisine uyuyor. Her sahneyi tek tek okumak, tek bir açıklamayı hepsine uygulamaktan daha dürüst.
Kesin olan şu: sonraki bir dönemde, kutsal kişi insan biçiminde gösterilmeye başlandı. Bu dönüşümün nasıl ve nerede gerçekleştiği, sıradaki dersin konusu.
Usta katmanı: yüzlerce küçük bağışçı ve dağılan taşlar
Birinci konu bağışçılar. Bu stupaları kim yaptırdı?
Açılıştaki stupanın korkuluklarında ve kapılarında yüzlerce küçük yazıt var. Her biri, bir taş parçasının kimin bağışı olduğunu söylüyor.
Bağışçılar arasında keşişler, rahibeler, tüccarlar, zanaatkârlar, ev kadınları ve farklı kentlerden gelen ziyaretçiler var. Yapıyı, her biri bir parça taş üstlenen yüzlerce kişi birlikte kurdu.
Bu bağışçılardan biri özellikle dikkat çekici. Kapılardan birinin bir panosunu, yakındaki bir kentin fildişi oymacıları bağışlamış.
Bu yazıt, KRO-309.12'de gördüğümüz üretim zinciri sorusuna çok ilginç bir ek yapıyor. Fildişi oymacıları, taş kapıyı bağışlarken belki kendi ince oyma alışkanlıklarını taşa taşıdılar. Kapıların çok ince, yoğun ve derin oymaları, bir fildişi tekniğini hatırlatıyor.
KRO-309.14'te vakıf sistemini ve tek bir büyük bağışçıyı görmüştük. Burada ise tersi bir model var: yüzlerce küçük bağışçı, her biri bir taş parçasıyla, ortak bir yapıyı kuruyor.
İkinci konu kaya mimarisi. Stupa yalnızca açık havada değil, kayaya oyulmuş salonların içinde de yapıldı.
Bu salonların tavanlarında, ahşap kirişleri taklit eden kaya oymaları var; bazılarında gerçek ahşap kirişler de eklenmiş. KRO-310.2'de gördüğümüz gibi, taş burada da kaybolan ahşap mimarinin biçimini koruyor.
Üçüncü konu dağılma. Güney Hindistan'daki büyük bir stupa, on dokuzuncu yüzyılda yerel halk tarafından kireç yapmak için taşları sökülerek büyük ölçüde yıkıldı. Kurtarılan kabartmalı levhalar farklı müzelere dağıldı.
Bu çizimler de ayrı bir kanıt türü.
Ama çizim, ölçülmüş bir kanıt olmaktan çok yorumlanmış bir kanıt. Çizer neyi gördüğünü ve neyi kendisi tamamladığını her zaman ayırmıyor. Yapının genel kütlesini ve kaplamanın düzenini çizimlerden çıkarıyoruz; tek bir levhanın ayrıntısı söz konusu olduğunda ise çizimin kendisini de bir yorum olarak okumak gerekiyor.
Dağılmanın bir başka yolu, kurtarma amacıyla yapılan taşımaydı. Etiketli kabartmaları gördüğümüz korkuluk da yerinde kalmadı.
Bu taşıma parçaları korudu, ama bağlamı kopardı. Ziyaretçi korkuluğu bugün bir müze salonunda görüyor; tavaf yolunun bedeni saran dairesi, taşlar yerinden alınınca kayboluyor. Korunmuş bir kabartmayı okurken, onun bir zamanlar bir yürüyüşün parçası olduğunu hayal etmek gerekiyor.
KRO-310.1'de bir kentin tuğlalarının demiryolu için söküldüğünü görmüştük. Burada bir stupanın taşları kireç için söküldü. KRO-309.15'te nesnelerin müzelere nasıl dağıldığını tartışmıştık; bu stupanın levhaları, o sorunun bu kurstaki bir örneği.
Kalıcı araçlar
Bu ders sana altı yeni araç veriyor.
Birinci araç içi dolu yapı okuması. Bir yapıya girilemiyorsa, onun nasıl kullanıldığını çevresindeki yollardan, eşiklerden ve ziyaretçinin hareketinden oku.
İkinci araç katman ve çekirdek araması. Bir yapının içinde daha eski bir çekirdek olup olmadığını sor. Büyütülen yapı, eskisini çoğu zaman içine alır.
Üçüncü araç inanç ve olgu ayrımı. Bir kutsal kalıntı ya da bir kutsal yer söz konusu olduğunda, "gerçekten kime ait" sorusunu değil, "neye inanıldı ve bu inanç ne üretti" sorusunu sor.
Dördüncü araç etiketli imge avantajı. Bir imgenin yanında onu adlandıran bir yazı varsa, yorumun zemini çok daha sağlamdır. Etiketi olan imgeyi etiketi olmayandan ayrı değerlendir.
Beşinci araç sahne sahne okuma. Bir grup imgeyi tek bir genel açıklamayla açıklamadan önce, her sahneyi tek tek oku. Bazı sahneler bir açıklamaya, bazıları başka birine uyabilir.
Altıncı araç bağışçı ölçeği sorusu. Bir yapıyı kimin yaptırdığını sorarken, tek bir büyük bağışçı mı, yoksa yüzlerce küçük bağışçı mı olduğuna bak. Yazıtlar bu dağılımı gösterebilir.
Yaygın yanlışlar
Yaygın yanlış"Stupa içine girilen bir tapınaktır."
Stupa içi dolu bir kütledir; ziyaretçi onun içine değil, çevresine yürür. Yapının işlevi bir kalıntıyı saklamak ve bedenin çevresel hareketini yönlendirmektir.
Yaygın yanlış"Erken kabartmalarda kutsal kişinin görünmemesinin tek bir açıklaması vardır."
Uzun süre kabul gören simgesel temsil açıklamasına, bazı sahnelerin hac ziyaretlerini gösterdiği önerisiyle karşı çıkıldı. Sahneleri tek tek okumak gerekiyor.
Yaygın yanlış"Büyük stupaları tek bir hükümdar yaptırdı."
Korkuluklardaki yüzlerce yazıt, keşişlerden zanaatkârlara, rahibelerden tüccarlara kadar pek çok küçük bağışçının katkısını gösteriyor.
Yaygın yanlış"Stupa kapılarındaki bütün figürler Budist figürlerdir."
Kapılarda yerel bereket varlıkları, ağaca tutunan kadın figürleri ve doğa varlıkları da görülüyor. Stupa, bölgenin eski inançlarını da içine alıyor.
Yaygın yanlış"Bir rölik kabının yazısı kalıntının kime ait olduğunu kanıtlar."
Yazı, bir topluluğun o dönemde neye inandığını kanıtlar. Yazının kendisinin okunuşu ve tarihi de tartışmalı olabilir.
Uygulama ve kilit özet
Kilit özet: Stupa, eski bir mezar tepesi biçiminden doğan, içi dolu, bir kutsal kalıntıyı saklayan ve işaretleyen bir yapıydı. Ziyaretçi onun çevresinde dolaşıyordu; yapının asıl işi bedenin hareketini yönlendirmekti. Büyük stupalar eski çekirdeklerin üzerine büyütüldü ve tepelerindeki şemsiyeler içlerindeki kalıntının saygınlığını gösterdi. Korkuluklarda ve kapılarda, bazıları etiketli, kutsal kişinin önceki hayatlarını anlatan kabartmalar vardı ve aynı figür bir panoda birden çok kez görünerek hikâyeyi anlatıyordu. Kutsal kişi bu kabartmalarda insan olarak görünmüyor ve bunun nedeni tartışmalı. Bu yapılar yüzlerce küçük bağışçının katkısıyla kuruldu ve bazıları sonradan sökülerek dağıldı.
Sonraki derse köprü
Bu derste kutsal kişinin erken kabartmalarda insan biçiminde görünmediğini gördük. Sıradaki derste bu durumun değiştiği ana geçiyoruz. Kutsal kişi, iki farklı bölgede, neredeyse aynı dönemde, insan biçiminde gösterilmeye başlandı. Bu imge nasıl oluştu ve iki bölgenin çözümleri ne kadar farklıydı? Buda imgesinin oluşumu konusuna geçiyoruz.