Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Kilit özet: Şam'daki katliamdan kaçan bir prens Kurtuba'da yeni bir hanedan kurdu ve iki geçmişi birlikte taşıdı: getirdiği Şam'ı ve bulduğu yarımadanın Roma ve Vizigot mirasını. Kurtuba'daki cami devşirme sütunları iki katlı kemerlerle yükseltti ve yerel at nalı kemeri benimsedi; halifelik ilanından sonraki genişleme mozaikli mihrabı ve kaburgalı kubbeleriyle bir eşitlik iddiası taşıdı. Medinetü'z-Zehra'nın kısa ömürlü saray kenti, figürlü fildişi kutular üretti ve bunlardan biri sonradan bir manastırın kutsal emaneti oldu. Elhamra, kesme çini, alçı, konuşan şiir kuşakları ve mukarnas kubbeleriyle hattın son büyük durağı oldu. Aynı dil Hristiyan ve Yahudi patronlar tarafından da kullanıldı ve her biri ona kendi yazısını ekledi; dilin taşıyıcısı, dinler arasında dolaşan ustalardı.
Açılış: kaçan bir prens ve bir hurma ağacı
Sekizinci yüzyılın ortasında, KRO-309.5'te gördüğümüz hanedan değişikliği Şam'da kanlı bir biçimde gerçekleşti. Eski hanedanın ailesinin büyük bölümü öldürüldü.
Genç bir prens kaçmayı başardı. Kuzey Afrika'yı boydan boya geçti ve birkaç yıl içinde İber yarımadasının güneyinde, Kurtuba'da kendi yönetimini kurdu.
Sonraki kaynaklar, bu prensin yeni kentinde bir hurma ağacı gördüğünü ve onu, geride bıraktığı memleketi hatırlatan bir yabancı olarak anlatan dizeler yazdığını aktarıyor.
Bu küçük anlatı, dersin bütün sorusunu taşıyor. Yeni bir yere taşınan bir hanedan, geldiği yeri nasıl hatırlar? Yanında getirdiği görsel dili, yeni yerin malzemesiyle, ustalarıyla ve geçmişiyle nasıl yeniden kurar?
Geçen derste bir bezeme dilinin kurallarını ve figür tartışmasını genel olarak okuduk. Bu derste o kuralların, Akdeniz'in öbür ucunda, üç yüzyıldan uzun bir zaman boyunca nasıl yeniden yazıldığını izleyeceğiz.
Bu derste ne olacak
Önce Kurtuba'nın büyük camisine gireceğiz ve orada iki geçmişin, Şam'ın ve yarımadanın kendi geçmişinin, nasıl birleştiğini göreceğiz.
Ardından caminin genişlemelerini okuyacak ve her genişlemenin bir iddia taşıdığını göreceğiz.
Sonra bir halifenin kurduğu saray kentine, Medinetü'z-Zehra'ya gidecek ve orada üretilen lüks nesnelere bakacağız.
Ardından hattın son büyük durağına, Gırnata'daki Elhamra'ya geçeceğiz.
Karşılaştırma bölümünde aynı görsel dilin, Hristiyan ve Yahudi patronlar tarafından da kullanıldığı yapılara bakacağız.
Usta katmanında bu yapıların sonraki hayatını ve onları bugün nasıl gördüğümüzü tartışacağız.
Sıfır noktası: iki geçmiş bir arada
Kurtuba'ya gelen hanedan boş bir araziye gelmedi. Yarımada yüzyıllarca Roma'nın bir parçası olmuştu, ardından Vizigot krallığının yönetiminde kalmıştı.
Kentlerde Roma yapılarının kalıntıları, kiliselerde Vizigot ustalarının kemerleri ve sütun başlıkları duruyordu. Taş ustaları, marangozlar ve duvarcılar bu geleneği biliyordu.
Yani yeni hanedan iki geçmişi birlikte taşımak zorundaydı. Biri, getirdiği ve hatırladığı Şam'dı. Öteki, bulduğu ve kullanabileceği yarımadanın kendi geçmişiydi.
KRO-309.4'te Şam'daki büyük caminin eski bir kutsal alanın içine yerleştiğini görmüştük. Kurtuba'da da benzer bir durum anlatılıyor: sonraki kaynaklara göre cami, bir kilisenin bulunduğu alana kuruldu. Ama bu dersin asıl ilgisi arsanın kendisi değil, yapının iki geçmişi nasıl birleştirdiği.
Mekanizma — Kurtuba: devşirme sütunlar ve iki katlı kemerler
Kurtuba'daki büyük camiye girdiğinde ilk izlenimin bir orman. Yüzlerce sütun, her yöne uzanan sıralar hâlinde, loş bir salonu dolduruyor.
Sütunlara yakından bak. Hepsi aynı değil. Bazıları farklı taşlardan, farklı renklerden, farklı yüksekliklerden ve farklı başlıklarla geliyor.
Devşirme sütunların bir sorunu vardı: çoğu kısaydı. Yüksek bir salon kurmak için yeterli değildi.
Çözüm iki katlı bir kemer sistemi oldu. Sütunların üstüne bir kat kemer kondu, onun da üstüne ikinci bir kat. Böylece kısa sütunlar yüksek bir tavanı taşıyabildi.
Kemerlerin kendisi iki malzemeden kuruldu. Açık renkli taş ile kırmızı tuğla sırayla dizildi ve her kemer kırmızı ile beyazın ritmik bir çizgisine dönüştü.
Bu iki renkli ritim Şam'daki büyük camide de bilinen bir teknikti ve Roma dönemi yapılarında da görülüyordu. Burada kaynağı tek bir yere bağlamak zor: iki geçmiş aynı kemerde buluşuyor.
Alt kattaki kemerlerin biçimi ise başka bir iz taşıyor. Bu kemerler yarım dairenin biraz ötesine taşarak bir at nalı biçimi alıyor.
At nalı kemer, sonraki yüzyıllarda bu bölgenin simgesi hâline geldi. Ama başlangıçta yeni hanedanın icadı değildi; yarımadanın kendi ustalarının bildiği bir biçimdi ve yeni yapıya onlar aracılığıyla girdi.
KRO-309.4'teki ağ kavramı burada yerel bir biçim alıyor. Bilgi burada bir önceki krallığın atölyelerinden, yani kentin kendi ustalarından geliyor.
Mekanizma — genişlemeler ve bir halifelik iddiası
Kurtuba'daki cami tek seferde yapılmadı. Sonraki iki yüz yıl içinde birkaç kez genişletildi ve her genişleme, yaptıranın kendi iddiasını taşıdı.
Onuncu yüzyılda hanedan önemli bir adım attı. O zamana kadar emirlik olarak anılan yönetim, kendini halifelik ilan etti. Bu, Bağdat'taki Abbasilere ve Kuzey Afrika'da yükselen başka bir rakip halifeliğe karşı açık bir eşitlik iddiasıydı.
Bu iddianın mimari karşılığı, onuncu yüzyılın ikinci yarısında yapılan büyük genişlemede görülüyor. Genişlemenin en önemli bölümü, yönelim duvarının ortasındaki mihrap.
Mihrap burada basit bir niş değil. Sekizgen, küçük bir oda; kapısının çevresi ve üstündeki kubbe altın zeminli cam mozaiklerle kaplı.
Sonraki kaynaklar, halifenin bu mozaikler için Bizans imparatorundan bir usta ve malzeme istediğini aktarıyor. Bu anlatıyı KRO-309.4'ten tanıyorsun: Şam için de neredeyse aynı hikâye anlatılmıştı.
İki hikâyenin bu kadar benzemesi dikkat çekici. Belki gerçekten iki kez yaşandı. Belki de Kurtuba'daki hanedan, Şam'daki atalarının hikâyesini bilerek tekrarladı ve bu tekrar bilinçli bir sahiplenme iddiasıydı. Belki de anlatı, sonraki yazarlarda bir kalıba dönüştü. TEM-203.7'nin sorusu burada da işliyor: bu anlatıyı kim, hangi amaçla yazdı?
Bu genişlemenin bir başka yeniliği tavanlarda. Mihrabın önündeki alanın üstünde, kesişen kaburgalarla kurulmuş kubbeler yükseliyor.
KRO-309.7'de geometrinin pergel ve cetvelle kurulduğunu görmüştük. Burada aynı geometri taşın içinde, bir taşıma sistemi olarak çalışıyor. Desen yine bir süs olduğu kadar bir mühendislik kararı.
Mekanizma — Medinetü'z-Zehra: bir halifenin saray kenti
Halifelik ilanından birkaç yıl sonra, halife Kurtuba'nın dışında, bir dağın yamacında yeni bir saray kenti kurdurdu. Adı Medinetü'z-Zehra'ydı.
KRO-309.5'te Samarra'nın nehir boyunca uzanan saray kentini görmüştük. Burada da benzer bir mantık var: yamaç teraslara bölünmüş, saray en üst terasta, kentin geri kalanı aşağıda.
Sarayın kabul salonlarından birinin duvarları, oyulmuş taş panellerle kaplıydı. Paneller, kıvrılan bitkisel desenlerle baştan sona dolduruluyordu.
Bu saray kentinin ömrü kısa oldu. On birinci yüzyılın başında, yönetim bir iç savaşa sürüklendi ve saray kenti yağmalanıp terk edildi. Kalıntıları ancak yirminci yüzyılda kazılarla yeniden ortaya çıkarıldı.
Saray atölyelerinin en ünlü ürünleri ise dağılarak bugüne ulaştı. Fildişinden oyulmuş kutular, sarayın ailesi ve çevresi için yapılmıştı ve bazıları yapan ustanın ya da sahibinin adını ve tarihi taşıyordu.
Bu kutular KRO-309.7'deki ayrımı çok somut biçimde doğruluyor. Aynı hanedan camisinde figürden kaçınıyor, ama sarayın özel eşyası, oturan hükümdarlar, müzisyenler ve av sahneleriyle dolu.
Leyre sandukasının sonraki hayatı ise başka bir şey anlatıyor. Bu kutu, bir Hristiyan manastırına geçti ve orada bir azizin kalıntılarını saklamak için kullanıldı. Bir sarayın lüks eşyası, bir kilisenin kutsal nesnesi oldu; üzerindeki Arapça yazı ise olduğu gibi kaldı.
Mekanizma — Elhamra: hattın son büyük durağı
Kurtuba'daki halifelik dağıldıktan sonra yarımada küçük krallıklara bölündü. Bu krallıkların saraylarında önceki dil sürdü ve daha da karmaşık hâle geldi.
Ardından Kuzey Afrika kökenli iki hanedan yarımadanın güneyini yönetti. Bu dönemin yapıları daha sade bir tavır taşıdı, ama kendi imzasını da bıraktı: yüzeyleri kaplayan, birbirine geçen eşkenar dörtgenlerden oluşan bir ağ deseni.
On üçüncü yüzyılda yarımadanın büyük bölümü Hristiyan krallıkların eline geçmişti. Güneyde, Gırnata çevresinde, küçük bir Müslüman krallık kaldı ve iki yüz yıldan uzun süre ayakta durdu.
Bu krallığın sarayı, bir tepenin üstündeki Elhamra'ydı. Dışarıdan sade, kalın duvarlı bir kaleye benziyordu. İçeride ise bambaşka bir dünya vardı.
Duvarların alt bölümleri, küçük, kesilmiş sırlı çini parçalarından kurulmuş geometrik desenlerle kaplıydı. Her parça ayrı ayrı kesiliyor ve bir yapboz gibi yerine oturtuluyordu.
Duvarların üst bölümleri oyulmuş alçı panellerle kaplıydı. Paneller bitkisel sarmalları, geometrik ağları ve yazı kuşaklarını tek bir yüzeyde birleştiriyordu.
Bu yazı kuşaklarının bir kısmı dinî ifadeler ve hanedanın kısa bir parolasıydı; parola yüzlerce kez, salon salon tekrarlanıyordu.
Ama kuşakların bir bölümü bambaşka bir türdendi: saray şairlerinin, salonların kendisini konuşturan şiirleri. Bir çeşme, bir kubbe ya da bir pencere, kendini anlatan dizeler taşıyordu.
KRO-309.6'da yazının bir sayfada nasıl ritim kazandığını görmüştük. Burada yazı sayfadan çıkıp bir sarayın bütün duvarlarına yayılıyor ve bir mimari parçanın sesi hâline geliyor.
Tavanlarda ise başka bir sistem çalışıyordu. Kubbelerin iç yüzeyi, binlerce küçük niş biçimli hücreden oluşan, damla damla aşağı sarkan bir yapıyla kaplıydı.
Bu sistem Elhamra'da icat edilmedi; İslam dünyasının doğusunda daha önce gelişmişti. KRO-309.10'da doğudaki kökenlerine döneceğiz. Burada en karmaşık uygulamalarından birini görüyorsun.
Son olarak, sarayın bir avlusunun ortasında bir çeşme duruyor ve çeşmenin havuzunu taştan aslanlar taşıyor.
KRO-309.7'deki tabloyu hatırla: gölge düşüren üç boyutlu figür tartışmanın en sorunlu ucundaydı. Ama burada bir sarayın özel avlusunda, bir çeşmenin parçası olarak duruyor. Bağlam yine belirleyici.
Karşılaştırma: aynı dil, başka patronlar
Şimdi bu dersin belki en önemli gözlemine geliyoruz. Bu görsel dil yalnız Müslüman hükümdarların sarayında kalmadı.
On dördüncü yüzyılda, Sevilla'yı yöneten bir Hristiyan kral, kendi sarayını Elhamra'yla neredeyse aynı dönemde ve çok benzer bir dille yaptırdı. Alçı paneller, kesme çiniler, yazı kuşakları ve kubbeler aynı atölye geleneğinden geliyordu.
Aynı yüzyılda, Toledo'da Yahudi bir cemaat için yapılan bir sinagogun duvarları da aynı dille bezendi. Ama buradaki yazı kuşakları İbraniceydi.
KRO-306.9'da sinagog geleneğini kendi başına bir gelenek olarak ele almıştık. Burada o geleneğin, çevresindeki ortak bir bezeme dilini kendi yazısıyla sahiplendiğini görüyorsun.
Bu iki yapı önemli bir şey söylüyor. Bu bezeme dili belirli bir dine ait değildi. Yarımadada ortak bir zanaat dili hâline gelmişti ve farklı dinlerden patronlar, onu kendi yazılarıyla ve kendi amaçlarıyla kullandı.
Bu dile sonradan "Mudejar" adı verildi. Ad başlangıçta Hristiyan krallıklarda yaşayan Müslümanları anlatıyordu, sonra onların ve onların geleneğini sürdüren ustaların yaptığı işlere de verildi.
KRO-309.1'de "İslam sanatı" kategorisinin sınırlarını sormuştuk. Bu yapılar o sorunun en keskin örneklerinden biri. Bir Hristiyan kralın sarayını ya da bir sinagogu bu kategoriye koymak mı, yoksa dışında tutmak mı gerekiyor? Cevap, kategoriyi dine göre mi, zanaat geleneğine göre mi kurduğumuza bağlı.
Usta katmanı: sonraki hayatlar ve bugünkü bakış
Birinci konu bu yapıların sonraki dönüşümleri. Kurtuba'daki cami, kent on üçüncü yüzyılda el değiştirdiğinde bir katedrale dönüştürüldü. On altıncı yüzyılda sütun ormanının tam ortasına yüksek bir Hristiyan yapısı eklendi.
Bu ekleme bir yıkım değil, bir yerleşme oldu: sütunların büyük bölümü korundu ve yeni yapı eskisinin içine oturtuldu. KRO-309.4'te gördüğümüz katman mantığı burada ters yönde işliyor.
Elhamra'da da benzer bir ekleme yapıldı. On altıncı yüzyılda sarayın dokusunun içine, dışı kare, içi yuvarlak avlulu bir Rönesans sarayı kuruldu.
İkinci konu bugünkü bakışımız. On dokuzuncu yüzyılda Elhamra, Avrupalı gezginler ve yazarlar için romantik bir mekân hâline geldi. Bir Amerikalı yazarın burada kaldığı sırada yazdığı öyküler, sarayı bir hayal ve efsane mekânı olarak ünlendirdi.
Bu anlatılar sarayın korunmasına katkıda bulundu, çünkü ona uluslararası bir ilgi kazandırdı. Ama aynı zamanda bir mercek de kurdu. Saray bir tarihsel yapı olmaktan çok, "doğunun" hayal edilen bir görüntüsü olarak görülmeye başlandı.
TEM-203.9'da postkolonyal eleştiriyi konuşurken bu tür romantik bakışın bir bölgeyi nasıl zamansız ve gizemli bir yer gibi kurduğunu görmüştük. Elhamra bu bakışın en etkili örneklerinden biri.
Üçüncü konu restorasyon. Elhamra'nın yüzeylerinin önemli bir bölümü on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda onarıldı, yenilendi ya da yeniden yapıldı. Bazı alçı panellerin ve renklerin ne kadarının özgün olduğu uzman incelemesi gerektiriyor.
TEM-203.12'nin kuralı burada da geçerli: gördüğün yüzey bir kesit. Elhamra'yı bir on dördüncü yüzyıl sarayı olarak okurken, üzerindeki sonraki yüzyılların katmanlarını da hesaba katmak gerekiyor.
Kalıcı araçlar
Bu ders sana altı yeni araç veriyor.
Birinci araç iki geçmiş okuması. Yeni bir yere taşınan bir yönetimin yapısında, getirilen geçmişi ve bulunan geçmişi ayrı ayrı ara. Bir biçimin hangisinden geldiğini sor.
İkinci araç yerel atölye izi. Bir bölgenin simgesi sayılan bir biçimin, o bölgenin önceki yapı geleneğinden gelip gelmediğini kontrol et. Simge bazen yeni gelenin değil, yerlinin mirası olabilir.
Üçüncü araç tekrarlanan anlatı testi. İki farklı yer için neredeyse aynı hikâye anlatılıyorsa, hikâyenin bir kalıba mı, bilinçli bir tekrara mı, yoksa gerçek bir tekrarlanmaya mı dayandığını sor.
Dördüncü araç nesne biyografisi. Bir lüks nesnenin sonraki sahiplerini izle. Bir sarayın eşyası bir kilisenin kutsal emaneti olabilir ve bu yolculuk nesnenin anlamını değiştirir.
Beşinci araç ortak dil testi. Bir bezeme dilinin hangi patronlar tarafından kullanıldığını listele. Farklı dinlerden patronlar aynı dili kullanıyorsa, o dilin sahibi bir inanç topluluğundan çok bir zanaat geleneğidir.
Altıncı araç romantik mercek sorusu. Bir yapıyı bugün nasıl gördüğümüzü biçimlendiren sonraki anlatıları bul. O anlatılar yapıyı korumuş olabilir, ama onu nasıl gördüğümüzü de değiştirmiş olabilir.
Yaygın yanlışlar
Yaygın yanlış"At nalı kemer bu hanedanın icadıdır."
Bu kemer biçimi yarımadanın önceki yapı geleneğinde biliniyordu ve yeni yapılara yerel ustalar aracılığıyla girdi. Sonradan bölgenin simgesi oldu, ama başlangıçta yerli bir mirastı.
Yaygın yanlış"Endülüs sanatı yalnızca Müslüman hükümdarlarındır."
Aynı bezeme dili Hristiyan bir kralın sarayında ve Yahudi bir cemaatin sinagogunda da kullanıldı. Bu dil bir dinin değil, yarımadanın ortak bir zanaat geleneğinin ürünüydü.
Yaygın yanlış"Elhamra'da hiç figür yoktur."
Sarayın özel bir avlusundaki çeşmeyi taş aslanlar taşıyor ve sarayın bazı bölümlerinde resimli tavanlar da bulunuyor. Figür, bağlama göre, sarayın özel alanlarında yer aldı.
Yaygın yanlış"Kurtuba'daki cami tek seferde yapıldı."
Cami iki yüz yıl içinde birkaç kez genişletildi ve her genişleme yaptıranın kendi iddiasını taşıdı. Bugün gördüğün yapı birçok evrenin toplamı.
Yaygın yanlış"Elhamra'yı bugün on dördüncü yüzyıldaki hâliyle görüyoruz."
Sarayın önemli bir bölümü sonraki yüzyıllarda onarıldı, yenilendi ya da yeniden yapıldı ve yeni yapılar eklendi. Ayrıca bugünkü bakışımız romantik anlatılarla şekillendi.
Uygulama ve kilit özet
Kilit özet: Şam'daki katliamdan kaçan bir prens Kurtuba'da yeni bir hanedan kurdu ve iki geçmişi birlikte taşıdı: getirdiği Şam'ı ve bulduğu yarımadanın Roma ve Vizigot mirasını. Kurtuba'daki cami devşirme sütunları iki katlı kemerlerle yükseltti ve yerel at nalı kemeri benimsedi; halifelik ilanından sonraki genişleme mozaikli mihrabı ve kaburgalı kubbeleriyle bir eşitlik iddiası taşıdı. Medinetü'z-Zehra'nın kısa ömürlü saray kenti, figürlü fildişi kutular üretti ve bunlardan biri sonradan bir manastırın kutsal emaneti oldu. Elhamra, kesme çini, alçı, konuşan şiir kuşakları ve mukarnas kubbeleriyle hattın son büyük durağı oldu. Aynı dil Hristiyan ve Yahudi patronlar tarafından da kullanıldı ve her biri ona kendi yazısını ekledi; dilin taşıyıcısı, dinler arasında dolaşan ustalardı.
Sonraki derse köprü
Bu derste Kurtuba'daki halifeliğin, Kuzey Afrika'da yükselen başka bir rakip halifeliğe karşı kurulduğunu gördük. Sıradaki derste o rakibe dönüyoruz: Mısır'a yerleşen, Kahire'yi kuran ve Akdeniz ticaretinin merkezine oturan bir hanedana. Fatımi Kahire'si ve Akdeniz ticareti konusuna geçiyoruz.