Giriş
Hazırlıkta bu akademide adını gördüğün Osmanlı âlimlerini hatırladın: Ders 19.5'te Molla Fenârî'yi, Ders 21.1'de İbn Kemal'i, Ders 21.4'te Ebussuûd Efendi'yi, Ders 20.7'de Taşköprîzâde'yi. Her birinin hangi alanda öne çıktığını ve hangi göreve geldiğini yazdın: Molla Fenârî'nin ilk Osmanlı müftülerinden biri olduğunu, İbn Kemal ile Ebussuûd'un şeyhülislamlık yaptığını, Taşköprîzâde'nin müderrislik ve kadılık görevlerinde bulunduğunu not ettin. Son olarak bu âlimlerin çoğunun hem medresede ders verip hem de bir devlet görevinde bulunmasının ilmin gelişimini nasıl etkileyebileceğini düşündün. Muhtemelen iki yönü birlikte gördün: bu durum ilme bir istikrar ve kaynak sağlamış, ama aynı zamanda âlimleri devletin ihtiyaçlarına ve kariyer basamaklarına bağlamış olabilir. Bu derste bu iki yönü birlikte göreceğiz. Ders 22.4'te Endülüs'ü gördün; bu derste İslam düşüncesinin son büyük klasik kurumu olan Osmanlı medresesini öğreneceksin. Önce medrese sisteminin kuruluşunu ve gelişimini, sonra ders kitaplarını, ilmiye teşkilatını ve icazet geleneğini, ardından bu sistemin yetiştirdiği büyük âlimleri göreceksin. Son olarak şerh ve hâşiye geleneği hakkındaki tartışmayı ve medreselerin gerilemesi tartışmasını tanıyacaksın.
Ana anlatım
Kuruluş: İznik. Osmanlı medrese geleneğinin başlangıcı, Orhan Gazi döneminde İznik'te kurulan medreseye dayanır. Ders 19.4'te gördüğün Dâvûd-i Kayserî, bu medresenin ilk müderrisi olarak anılır. Bu başlangıç, Osmanlı ilim geleneğinin ilk günden itibaren fıkıh ve kelamın yanında tasavvufa ve İbnü'l-Arabî geleneğine de yer verdiğini gösterir. Ders 22.3'te gördüğün felsefe, kelam ve tasavvuf arasındaki denge, Osmanlı medresesinin kuruluş karakterinde de görülür. İlk Osmanlı âlimlerinin önemli bir kısmı Kahire, Şam, Tebriz ve Semerkant gibi merkezlerde yetişmiş ve oralardan getirdikleri birikimi Osmanlı topraklarına taşımıştır.
Fatih ve Sahn-ı Semân. İstanbul'un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed, kendi adını taşıyan caminin iki yanında sekiz medreseden oluşan bir külliye kurdurdu; bu medreselere Sahn-ı Semân, yani sekiz avlu denir. Bu medreselerin yanında, onlara hazırlık için tetimme medreseleri de kuruldu. Sahn-ı Semân, Osmanlı medrese sisteminin en üst kurumu hâline geldi ve bir hiyerarşi oluşturdu. Ders 18.4'te gördüğün, Fatih'in Hocazâde ile Alâeddin et-Tûsî'den Tehâfüt tartışmasını değerlendiren eserler yazmalarını istemesi, bu dönemin ilmî canlılığının bir göstergesidir.
Kanûnî ve Süleymaniye. Kanûnî Sultan Süleyman döneminde inşa edilen Süleymaniye külliyesi, medrese sistemine yeni bir üst basamak ekledi. Süleymaniye medreseleri arasında hadis eğitimine ayrılmış bir dârülhadis ve tıp eğitimine ayrılmış bir medrese de bulunuyordu. Bu yapı, Osmanlı medresesinin yalnız dinî ilimleri değil, tıp gibi alanları da kapsayan bir kurum olduğunu gösterir. Süleymaniye'nin en üst medreseleri, Sahn-ı Semân'ın da üzerinde bir derece kabul edildi.
Medreselerin dereceleri. Osmanlı medreseleri, okutulan kitaplara ve müderrislere verilen günlük ücrete göre derecelendirilmişti. Medreselere "kırklı" ya da "ellili" gibi adların verilmesi, müderrisin günlük olarak aldığı akçe miktarına işaret eder. Bir talebe alt derecedeki medreselerden başlayarak belirli kitapları okur ve üst derecelere doğru ilerlerdi. Bu sistem, ilmin belirli bir sırayla ve belirli metinlerle öğretilmesini sağladı; Ders 1.2'de gördüğün ilim haritasının kurumsal bir karşılığıydı.
Ders kitapları. Osmanlı medresesinde okutulan kitapların önemli bir kısmını bu akademide zaten tanıdın. Arapça sarf ve nahivde Emsile, Binâ, Maksûd, Avâmil, İzhâr ve Kâfiye gibi kısa metinler okutulurdu; Modül 13'te bu ilimlerin temellerini gördün. Mantıkta Ders 20.5'te gördüğün Îsâğûcî, belagatte Ders 20.1'de gördüğün Teftâzânî'nin Telhîs şerhleri, kelamda Ders 18.2'de gördüğün Şerhu'l-Akâid ve Ders 18.5'te gördüğün Mevâkıf şerhi, fıkıhta ise Hidâye ile Fatih döneminin âlimi Molla Hüsrev'in Dürer'i ve sonraki dönemde Mültekâ gibi eserler okutulurdu. Bu kitapların çoğu, kendileri de bir başka eserin şerhi ya da özeti olan metinlerdi; bu durum, bu dersin sonunda göreceğin şerh ve hâşiye tartışmasına zemin hazırlar.
İlmiye teşkilatı. Medrese, Osmanlı'da ilmiye denen geniş bir meslek örgütünün parçasıydı. Medreseyi bitiren bir âlim, müderris olarak ders verebilir ya da kadı olarak yargı görevine geçebilirdi. Bu iki yol, en üstte kazaskerlik ve şeyhülislamlık makamlarında birleşirdi. Medreseyi bitiren talebelerin göreve atanmak için belirli bir süre sıra beklemesine mülâzemet denirdi. Hazırlıkta fark ettiğin gibi, bu sistem ilme kalıcı kaynaklar ve itibar sağladı; ama aynı zamanda ilmi bir kariyer basamağına bağlayarak, özellikle sonraki dönemlerde, liyakat yerine kayırmacılık gibi sorunlara da kapı araladı.
İcazet geleneği. Medresenin resmî derecelerinin yanında, Ders 9.2'de gördüğün sened anlayışının devamı olan icazet geleneği de yaşadı. İcazet, bir hocanın talebesine belirli bir kitabı ya da ilmi okutma izni vermesidir. İcazetnamelerde talebenin hocası, hocanın hocası ve bu zincirin eserin müellifine kadar uzanan silsilesi yazılırdı. Bu belge, talebenin ilmî kimliğinin bir parçasıydı ve onu ilim geleneğinin canlı bir halkası hâline getirirdi. İcazeti bugünkü bir diplomadan ayıran şey, onun bir kuruma değil bir kişiye bağlı olmasıdır: diploma bir okulun, icazet ise bir hocanın şahitliğidir. Hoca, icazet verirken yalnız talebenin bilgisine değil, ahlakına ve o ilmi emanet olarak taşıyıp taşıyamayacağına da kefil olur. Bu yüzden icazetnamelerde talebeye çoğu zaman takva, ihlas ve ilmi gizlememe gibi öğütler de yazılırdı. Bu akademinin Seviye 4 sonundaki icazet anlayışı da bu geleneğin dijital ortamdaki bir devamı olarak düşünülmüştür.
Medrese ve tekke. Osmanlı ilim hayatı yalnız medresede yaşamadı. Medresenin yanında tekkeler de, Ders 19.3 ve 19.6'da gördüğün Mevlevî ve Nakşibendî gelenekleri başta olmak üzere, hem manevi eğitimin hem de Mesnevî ve Fusûs gibi metinlerin okunduğu yerlerdi. Pek çok âlim hem bir medresede müderris hem de bir tarikata intisap etmiş biriydi. Medrese ile tekke arasındaki ilişki her zaman uyumlu değildi; ama genel tablo, Ders 22.3'te gördüğün felsefe, kelam ve tasavvuf dengesinin Osmanlı'da iki farklı kurum aracılığıyla yaşatıldığını gösterir.
Büyük âlimler. Bu sistem pek çok büyük âlim yetiştirdi. Molla Fenârî, Ders 19.5'te gördüğün gibi, hem fıkıh ve usul âlimi hem de İbnü'l-Arabî geleneğinin şârihiydi. Hocazâde, Fatih'in isteğiyle yazdığı Tehâfüt'üyle felsefe-kelam tartışmasına katkı yaptı. İbn Kemal, Ders 21.1'de gördüğün tabakât tasnifinin yanında, pek çok alanda yüzlerce risale yazmış çok yönlü bir âlimdi. Ebussuûd Efendi, fetvalarının yanında İrşâdü'l-akli's-selîm adlı tefsiriyle de tanınır. Taşköprîzâde ise Miftâhu's-saâde adlı eserinde dönemin bütün ilimlerini tanımlayıp sınıflandırmış, eş-Şekâiku'n-Nu'mâniyye adlı eserinde de Osmanlı âlimlerinin biyografilerini toplamıştır.
Şerh ve hâşiye tartışması. Osmanlı ilim geleneği büyük ölçüde şerh, yani bir metnin açıklaması, ve hâşiye, yani bir şerhin kenarına yazılan açıklama ve eleştiri notları biçiminde gelişti. Uzun süre yaygın olan bir görüşe göre bu durum, özgün düşüncenin bittiğini, ilmin eski metinleri tekrar etmekten ibaret kaldığını gösterir. Son dönemdeki akademik çalışmaların önemli bir kısmı ise bu görüşü sorgulamıştır. Bu çalışmalara göre hâşiyeler çoğu zaman bir tekrar değil, tahkik, yani bir meseleyi derinlemesine inceleme ve önceki âlimlerin görüşlerini eleştirel biçimde tartışma alanıdır; özgün fikirler çoğu zaman bir hâşiyenin içinde, bir itirazın ya da bir cevabın arasında ortaya konmuştur. Bu tartışma henüz kapanmış değildir ve her iki görüşün de gerekçelerini bilmek gerekir. Bir hâşiyenin değerini anlamanın en iyi yolu, onu okumadan hakkında hüküm vermemek ve bir sonraki bölümde göreceğin gibi, onun bir sayfasını yakından incelemektir.
Bir hâşiye nasıl çalışır? Bu tartışmayı somutlaştırmak için bir hâşiyenin nasıl yazıldığına bakmak yararlıdır. Ders 18.2'de gördüğün Şerhu'l-Akâid, Osmanlı medresesinde en çok hâşiye yazılan kitaplardan biriydi; Fatih döneminin âlimi Hayâlî'nin bu şerhe yazdığı hâşiye bunların en bilinenlerindendir. Bir hâşiye yazarı, şerhin bir cümlesini alır, o cümlede gizli kalmış bir öncülü açığa çıkarır, şârihe yöneltilebilecek bir itirazı kurar ve bu itiraza bir cevap verir ya da itirazı haklı bulur. Ders 20.7'de gördüğün men', nakz ve muâraza, bu sayfaların gündelik dilidir. Bu yüzden bir hâşiyeyi okumak, münazara adabını bilmeyi gerektirir.
Gerileme tartışması: Kâtib Çelebi. Medreselerin gerilemesi tartışmasının erken bir tanığı, on yedinci yüzyılın büyük âlimi Kâtib Çelebi'dir. Kâtib Çelebi, Mîzânü'l-hak adlı eserinde, kendi döneminde tartışılan pek çok meseleyi ele alır ve medreselerden aklî ilimlerin, yani felsefe, matematik ve astronomi gibi ilimlerin, giderek çıkarılmasını eleştirir. Ona göre bu durum, ilmin daralmasına ve bağnazlığın artmasına yol açmıştır. Eser aynı zamanda, dönemin Kadızâdeliler ile sûfîler arasındaki tartışmalarına ölçülü ve uzlaştırıcı bir bakış sunar. Kâtib Çelebi'nin bibliyografya eseri Keşfü'z-zunûn ise İslam dünyasında yazılmış binlerce eseri tanıtan ve bugün hâlâ başvurulan bir kaynaktır.
Medreselerin sonu. On dokuzuncu yüzyılda Tanzimat döneminden itibaren medresenin yanında yeni tip okullar açıldı ve eğitim sistemi giderek ikili bir yapıya büründü. Medreseler 1924'te çıkarılan Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu ile kapatıldı ve din eğitimi yeni kurumlara devredildi. Bu dönemin ayrıntıları, Ders 22.8'de Türkiye'de dinî düşüncenin gelişimi işlenirken ele alınacaktır.
Örnekler
- Basit: Bir talebe, Osmanlı medreselerinin "kırklı" ya da "ellili" diye anıldığını okur ve bunun öğrenci sayısını gösterdiğini düşünür. Hocası ona bu adların müderrise verilen günlük ücrete işaret ettiğini ve medreselerin derecesini gösterdiğini anlatır. Talebe, bir terimin anlamını tahmin etmek yerine kaynağından öğrenmesi gerektiğini bir kez daha fark eder.
- Orta: Bir çalışma grubu, Osmanlı medresesinde okutulan ders kitaplarının bir listesini çıkarır ve her birini bu akademide hangi derste gördüğünü işaretler. Îsâğûcî'yi Ders 20.5'le, Şerhu'l-Akâid'i Ders 18.2'yle, Telhîs şerhlerini Ders 20.1'le eşleştirir. Grup, bu akademinin Seviye 2 ve 3 müfredatının büyük ölçüde Osmanlı medrese sırasını izlediğini fark eder.
- Gerçek hayat: Bir arkadaşın, bir tarih kitabında "Osmanlı medreseleri yalnız eski kitapları tekrar ediyordu" diye okuduğunu söyler. Sen ona şerh ve hâşiye tartışmasını anlatırsın: bu görüş uzun süre yaygındı, ama son dönemdeki pek çok akademik çalışma hâşiyelerin çoğu zaman eleştirel bir inceleme alanı olduğunu göstermiştir. Arkadaşın, bir tarih yargısının da kendi kaynaklarıyla sınanması gerektiğini görür.
Uygulama
Şimdi sıra sende: Taşköprîzâde'nin Miftâhu's-saâde adlı eserindeki ilimler tasnifini, Ders 1.2'deki ilim haritasıyla karşılaştır. Taşköprîzâde'nin tasnifini, eserin Türkçe bir tercümesinden ya da bu eseri inceleyen güvenilir bir akademik çalışmadan al ve kaynağını belirt. Önce Taşköprîzâde'nin ilimleri hangi ana gruplara ayırdığını ve bu ayrımın hangi ölçüte dayandığını yaz; örneğin ilimlerin varlık düzeylerine, yani yazı, söz, zihin ve dış dünyaya göre ayrılması gibi. Ardından Ders 1.2'deki ilim haritasını hatırla ve iki tasnifi bir tabloda yan yana koy. Üçüncü adımda iki tasnif arasındaki benzerlikleri ve farkları yaz: hangi ilimler her ikisinde de var, hangileri yalnız birinde yer alıyor ve iki tasnif ilimleri hangi ölçüte göre sıralıyor? Son olarak bir paragraf yaz: bu farklar, iki tasnifin hazırlandığı dönemlerin ve amaçların farkını nasıl yansıtıyor? Hedef: Klasik bir ilimler tasnifini günümüzdeki bir ilim haritasıyla karşılaştırabilmek ve tasnifler arasındaki farkları tarihsel bağlamlarıyla açıklayabilmek.
Mini test
- Osmanlı medrese geleneğinin başlangıcı hangi medreseye dayanır ve ilk müderrisi olarak kim anılır?
- Sahn-ı Semân nedir ve Osmanlı medrese sistemindeki yeri nedir?
- İlmiye teşkilatında medreseyi bitiren bir âlim hangi yollarla ilerleyebilirdi?
- Şerh ve hâşiye geleneği hakkındaki iki görüş nedir?
- Kâtib Çelebi Mîzânü'l-hak'ta medreseler hakkında neyi eleştirir?
Cevapları göster
- Orhan Gazi döneminde İznik'te kurulan medreseye dayanır; ilk müderrisi olarak Dâvûd-i Kayserî anılır.
- Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'da kendi camisinin iki yanında kurdurduğu sekiz medreseden oluşan külliyedir ve Osmanlı medrese sisteminin en üst kurumu hâline gelmiştir.
- Müderris olarak ders verebilir ya da kadı olarak yargı görevine geçebilirdi; bu iki yol en üstte kazaskerlik ve şeyhülislamlıkta birleşirdi.
- Bir görüşe göre şerh ve hâşiye geleneği özgün düşüncenin bittiğini ve ilmin tekrara dönüştüğünü gösterir. Son dönemdeki pek çok akademik çalışmaya göre ise hâşiyeler çoğu zaman eleştirel bir inceleme, yani tahkik alanıdır.
- Medreselerden felsefe, matematik ve astronomi gibi aklî ilimlerin giderek çıkarılmasını eleştirir ve bunun ilmin daralmasına ve bağnazlığın artmasına yol açtığını savunur.
Özet
- Osmanlı medrese geleneği İznik'te başladı; Fatih'in Sahn-ı Semân'ı ve Kanûnî'nin Süleymaniye'si sistemin en üst kurumları oldu.
- Medreseler okutulan kitaplara ve müderris ücretlerine göre derecelendirilmiş, belirli bir ders kitabı sırası izlenmişti.
- İlmiye teşkilatı müderrislik ve kadılık yollarını şeyhülislamlıkta birleştirdi; icazet geleneği ilmî silsileyi canlı tuttu.
- Molla Fenârî, Hocazâde, İbn Kemal, Ebussuûd ve Taşköprîzâde sistemin yetiştirdiği büyük âlimlerdendir.
- Şerh ve hâşiye geleneğinin tekrar mı tahkik mi olduğu tartışmalıdır; Kâtib Çelebi aklî ilimlerin medreseden çıkarılmasını eleştirmiştir.
Sonraki derse hazırlık
Ders 22.6'da on sekizinci yüzyıldan itibaren ortaya çıkan ıslah ve yenilenme hareketlerini işleyeceğiz. Hazırlık: Ders 8.6'da nesih meselesinde, Ders 19.6'da vahdet-i vücûd tartışmasında adını gördüğün Şah Veliyyullah Dihlevî'yi ve Ders 19.6'da gördüğün Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'nin Hâlidiyye kolunu hatırla. Ardından "tecdit", yani yenileme kavramını düşün: Ders 19.6'da İmam Rabbânî'nin "ikinci bin yılın yenileyicisi" lakabıyla anıldığını görmüştün. Bir dinin "yenilenmesi" ne anlama gelebilir? Dinin kendisinin mi, yoksa onu anlayan ve yaşayan insanların mı yenilenmesi söz konusudur? Cevabını iki cümleyle not et.