Giriş
Hazırlıkta Ders 11.1'de gördüğün kelamın doğuşunu ve Hâricîlerin ortaya çıkışını, Ders 17.1'de gördüğün dört fıkıh mezhebinin doğuşunu hatırladın. Ardından bildiğin bütün mezhep adlarını bir liste hâlinde yazdın ve her birinin fıkhî mi, itikadî mi, yoksa her ikisi mi olduğunu işaretledin. Muhtemelen Hanefî, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî'yi fıkhî; Mâtürîdî, Eş'arî ve Mu'tezile'yi itikadî mezhep olarak işaretledin ve Şîa ile Hâricîler konusunda tereddüt ettin, çünkü bu iki grubun hem kendi inanç anlayışları hem de kendi fıkıh gelenekleri vardır. Son olarak bir mezhebin "resmî" mezhep hâline gelmesinin onun düşüncesini nasıl etkileyebileceğini düşündün. Bu tereddüt ve bu soru, bu dersin iki ana konusunu gösteriyor: mezhep kavramının farklı anlamları ve mezheplerin siyasi ve kurumsal çevreyle ilişkisi. Ders 22.1'de sahabe ve tâbiûn döneminin ilim merkezlerini gördün. Bu derste o merkezlerden çıkan geleneklerin nasıl kurumlaşıp mezhep hâline geldiğini, bu süreçte devletin ve kadılığın rolünü, Şiî düşüncenin temel ilkelerini, Hâricîlerin sonraki seyrini ve medresenin Sünnî düşüncenin yerleşmesindeki yerini öğreneceksin.
Ana anlatım
İki anlamda mezhep. Mezhep kelimesi İslam düşünce tarihinde iki farklı anlamda kullanılır. Fıkhî mezhep, ibadet ve muamelat hükümlerinin delillerden nasıl çıkarılacağına dair bir usul ve bu usulle oluşan bir hükümler bütünüdür. İtikadî mezhep ise inanç esaslarının nasıl anlaşılacağına dair bir yaklaşımdır. Sünnî gelenekte bu iki alan çoğu zaman birbirinden bağımsız tercih edilir: bir kişi fıkıhta Hanefî, itikatta Mâtürîdî olabileceği gibi, fıkıhta Şâfiî, itikatta Eş'arî de olabilir. Şiî ve Hâricî gelenekler ise hem kendi inanç anlayışlarını hem de kendi fıkıh geleneklerini geliştirmiştir. Hazırlıktaki tereddüdün sebebi budur. Bu yüzden bir mezhep adını duyduğunda önce hangi anlamda kullanıldığını sormak gerekir.
Tedvin hareketi. Hicrî ikinci asır, ilimlerin yazıya geçirildiği ve sistemleştiği bir dönemdir; bu sürece tedvin denir. Ders 22.1'de hadislerin toplanmasının bu dönemde başladığını gördün. Fıkıhta da ilk büyük eserler bu dönemde yazıldı. İmam Mâlik'in Muvatta'ı, hadisleri, sahabe sözlerini ve Medine amelini bir arada sunan ilk büyük fıkıh-hadis derlemelerinden biridir. Ebû Hanîfe'nin talebesi İmam Muhammed, Hanefî mezhebinin temel kitapları sayılan eserleri yazdı. Şâfiî'nin er-Risâle'si ise fıkıh usulünün ilk müstakil eseri olarak kabul edilir. Bir görüşün yazıya geçirilmesi, onun talebeden talebeye aktarılmasını ve uzak şehirlerde okunmasını mümkün kıldı. Ders 17.1'de gördüğün yaşamayan mezheplerin kaderi de bu süreçle ilgilidir: görüşleri sistemli biçimde yazılıp kurumlara taşınmayan müctehidlerin mezhepleri zamanla takipçi kaybetti.
Kadılık ve devlet. Mezheplerin yayılmasında devletin kadı atamaları önemli bir rol oynadı. Ebû Hanîfe'nin talebesi Ebû Yûsuf, Abbâsî halifesi Hârûnürreşîd döneminde kadılkudât, yani başkadı olarak atandı ve Abbâsî kadılarının önemli bir kısmının Hanefî âlimlerden seçilmesinde etkili oldu. Ebû Yûsuf'un halife için yazdığı Kitâbü'l-Harâc, devletin vergi ve mali meselelerine dair bir fıkıh eseridir. Endülüs'te ise Muvatta'ın râvilerinden Yahyâ b. Yahyâ el-Leysî'nin etkisiyle Mâlikî mezhebi kadılığa hâkim oldu ve bölgenin baskın mezhebi hâline geldi. Bu örnekler, mezheplerin yayılışında ilmî gücün yanında kurumsal desteğin de rol oynadığını gösterir.
Mihne: devlet ve inanç. Devletin itikadî bir görüşü dayatmaya çalıştığı en bilinen olay mihnedir. Abbâsî halifesi Me'mûn, Mu'tezile'nin Kur'an'ın mahlûk olduğu görüşünü resmî görüş olarak benimsedi ve kadıların ve âlimlerin bu görüşü kabul edip etmediklerini sorgulattı. Ahmed b. Hanbel bu görüşü kabul etmeyi reddetti ve bu yüzden hapsedilip işkence gördü. Mihne birkaç halife döneminde sürdü ve sonunda halife Mütevekkil döneminde sona erdi. Bu olay, sonraki âlimlerin devletin inanç meselelerine müdahalesine karşı derin bir ihtiyat geliştirmesine yol açtı. Ahmed b. Hanbel'in direnişi, onun ve takipçilerinin halk arasındaki itibarını büyük ölçüde artırdı. Ders 11.3'te gördüğün Mu'tezile'nin sonraki dönemde gerilemesinde de bu olayın bıraktığı izin payı vardır.
Şiî düşünce: imamet. Ders 11.1'de kelamın doğuşunda ilk tartışmanın imamet, yani Müslümanların yönetiminin kime ait olduğu sorusu olduğunu görmüştün. Şiî düşüncenin merkezinde bu soru vardır. Şiî gelenekte imamet, peygamberliğin bir devamı olarak görülür ve imamın Allah'ın ve Resûlullah'ın açık bir tayiniyle, yani nasla belirlendiği kabul edilir. Sünnî gelenek ise yönetimin ümmetin seçimine ve biatına bağlı olduğunu kabul eder. Bu temel fark, sahabenin ilk dönemdeki tutumlarının değerlendirilmesinde ve hadis kaynaklarının kullanımında da farklılıklara yol açmıştır. Bu farkları anlamak, Modül 22'nin ilkesine uygun olarak, her geleneği kendi kaynaklarından ve kendi kavramlarıyla öğrenmeyi gerektirir.
İmâmiyye. Şiî grupların bugün en kalabalık olanı, on iki imamı kabul ettiği için İsnâaşeriyye, yani On İki İmamcılar diye de anılan İmâmiyye'dir. İmâmiyye'ye göre imamlar Hz. Ali ile başlayıp onun soyundan gelir ve günahtan korunmuşlardır. On ikinci imamın gizlendiği, yani gaybete çekildiği ve ahir zamanda zuhur edeceği kabul edilir. İmâmiyye'nin fıkhı, altıncı imam Ca'fer es-Sâdık'a nispet edildiği için Ca'ferî fıkıh diye anılır. İmâmiyye'nin kendi hadis külliyatları vardır; bunların ilki ve en bilineni Küleynî'nin el-Kâfî'sidir. Gaybetten sonra dinî otoritenin âlimlere, yani müctehidlere geçtiği anlayışı, İmâmiyye'de içtihadın canlı kalmasının sebeplerinden biri olmuştur.
Zeydiyye. Zeydiyye, Hz. Hüseyin'in torunu Zeyd b. Ali'ye nispet edilir. Zeydîlere göre imam, Hz. Ali ve Hz. Fâtıma'nın soyundan gelen, âlim ve haksızlığa karşı kıyam eden kişidir; imamların sayısı belirli değildir. Zeydiyye, daha faziletli birinin bulunmasına rağmen daha az faziletli birinin imametinin geçerli olabileceğini kabul ettiği için, ilk iki halifenin halifeliğini tanır. Bu yönüyle Sünnî geleneğe en yakın Şiî grup olarak anılır. Zeydî fıkıh da pek çok meselede Hanefî fıkhına yakınlığıyla bilinir. Zeydiyye tarih boyunca özellikle Yemen'de etkili olmuştur.
İsmâiliyye. Şiî düşüncenin üçüncü önemli kolu İsmâiliyye'dir. İsmâilîler, imametin Ca'fer es-Sâdık'tan sonra oğlu İsmâil'in soyuyla devam ettiğini kabul ettikleri için bu adla anılır. Bu kol, nasların zâhirinin yanında bir bâtın, yani iç anlam bulunduğunu ve bu iç anlamın imam tarafından öğretildiğini vurgular. İsmâilî düşünce tarih boyunca farklı kollara ayrılmıştır. Siyasi bakımdan en etkili İsmâilî devlet, Mısır'da hüküm süren Fâtımîlerdir; Kahire'deki Ezher, başlangıçta Fâtımîler tarafından kurulmuş, sonraki dönemlerde ise Sünnî ilmin en önemli merkezlerinden biri hâline gelmiştir. Ezher'in bu dönüşümü, kurumların mezhepler arasında el değiştirebildiğini gösteren dikkat çekici bir örnektir.
Hâricîlerin sonraki seyri. Ders 11.1'de Hâricîlerin Sıffîn'deki tahkim olayının ardından ortaya çıktığını ve büyük günah işleyeni dinden çıkmış sayan sert bir tutum aldığını görmüştün. Hâricî grupların en aşırıları, bu tutumu diğer Müslümanlara karşı şiddete dönüştürdü ve kısa sürede tarihten silindi. Ilımlı bir kol olan İbâzıyye ise bugüne kadar yaşadı. İbâzîler, diğer Müslümanları kâfir saymaz ve onlarla birlikte yaşamayı kabul eder; kendilerini Hâricî olarak adlandırılmaktan da genellikle uzak tutarlar. İbâzıyye bugün özellikle Umman'da ve Kuzey Afrika'nın bazı bölgelerinde yaşamaktadır ve kendi fıkıh geleneğine sahiptir.
Nizâmiye medreseleri. Mezheplerin kurumlaşmasında son büyük adım medreselerin kuruluşudur. Büyük Selçuklu veziri Nizâmülmülk, Bağdat başta olmak üzere pek çok şehirde kendi adıyla anılan medreseler kurdurdu. Bağdat Nizâmiyesi'nde Ders 18.3 ve 19.2'de gördüğün Gazzâlî de müderrislik yapmıştır. Bu medreseler Şâfiî fıkhı ve Eş'arî kelamı öğretiyordu; müderrislere maaş ve talebelere burs veriyordu. Böylece ilim, bir hocanın evindeki ya da camiindeki ders halkasından, vakıflarla desteklenen kalıcı bir kuruma taşındı. Bazı tarihçiler bu medreselerin kuruluşunda, dönemin siyasi rekabetinin ve Sünnî düşünceyi güçlendirme amacının da rol oynadığını vurgular. Medrese modeli kısa sürede diğer mezheplere ve bölgelere yayıldı ve Osmanlı medresesine kadar uzanan bir geleneğin başlangıcı oldu.
Mezhepler arası ilişkiler. Mezheplerin kurumlaşması, onlar arasındaki ilişkiye de yansıdı. Tarihte, özellikle bazı büyük şehirlerde, mezhep taassubunun sokak çatışmalarına ve karşılıklı suçlamalara dönüştüğü dönemler olmuştur. Ama aynı tarih, farklı mezheplerden âlimlerin birbirinden ders aldığı, birbirinin eserlerine şerh yazdığı ve birbirine saygıyla atıf yaptığı örneklerle de doludur. Ders 17.5'te gördüğün ihtilaf edebi, bu ikinci yüzün ilkesidir. Düşünce tarihini okurken hem çatışmaları hem de bu birlikte çalışma örneklerini görmek, mezhepleri ne kutsal duvarlar ne de anlamsız ayrılıklar olarak, aynı ilim geleneğinin farklı yorumları olarak anlamayı sağlar.
Resmîleşme ve sonuçları. Hazırlıkta sorduğun soruya dönelim: bir mezhebin resmî hâle gelmesi onun düşüncesini nasıl etkiler? Tarih iki yönü de gösterir. Bir yandan resmî destek, bir mezhebin kitaplarının korunmasını, âlimlerinin yetişmesini ve görüşlerinin sistemleşmesini sağlar. Öte yandan devletin bir görüşü dayatması, mihnede görüldüğü gibi, âlimlerin bağımsızlığını tehdit eder ve tepki doğurur. Memlûkler döneminde Kahire'de dört Sünnî mezhebin her biri için ayrı bir başkadı atanması ise farklı bir modeldir: tek bir mezhebi dayatmak yerine dört mezhebin birlikte tanınması. Ders 17.1'de gördüğün Osmanlı'nın Hanefîliği resmî mezhep kabul edip diğer mezheplerin âlimlerine de alan bırakması, bu iki uç arasında bir başka modeldir.
Örnekler
- Basit: Bir talebe, bir arkadaşının "Ben Mâtürîdî'yim, o yüzden Hanefî olmak zorundayım" dediğini duyar. Hocası ona fıkhî ve itikadî mezhebin farklı alanlar olduğunu, Hanefîlerin çoğunun itikatta Mâtürîdî olmasının tarihî bir yakınlık olduğunu, ama ikisinin zorunlu olarak birbirine bağlı olmadığını anlatır. Talebe, mezhep kelimesinin iki farklı anlamını ayırt etmenin bir yanlış anlamayı önlediğini fark eder.
- Orta: Bir çalışma grubu, mihne olayını incelemek için Me'mûn'un kadılara gönderdiği mektupların ve Ahmed b. Hanbel'in sorgulanmasının anlatıldığı kaynakları araştırır. Grup, olayın yalnız bir kelam tartışması olmadığını, aynı zamanda devlet ile âlimler arasındaki ilişkiye dair bir dönüm noktası olduğunu tespit eder. Ardından bu olayın sonraki âlimlerin devletin inanç meselelerine müdahalesine bakışını nasıl etkilediğini tartışır.
- Gerçek hayat: Bir arkadaşın, Umman'a yaptığı bir iş seyahatinde ülkede çoğunluğun İbâzî olduğunu öğrenmiş ve bunun ne anlama geldiğini sorar. Sen ona İbâzıyye'nin Hâricîlerin ılımlı bir kolundan gelişen, diğer Müslümanları kâfir saymayan ve kendine ait bir fıkıh geleneği olan bir mezhep olduğunu anlatırsın. Arkadaşın, mezhep adlarının ilk dönemdeki anlamlarıyla bugünkü takipçilerini her zaman birebir tanımlamadığını görür.
Uygulama
Şimdi sıra sende: Dört fıkıh mezhebi ile iki kelam mezhebinin kuruluş ve yayılış tarihlerini tek bir zaman çizelgesinde birleştir. Çizelgede şu altı mezhep yer alsın: Hanefî, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî fıkıh mezhepleri ile Mâtürîdî ve Eş'arî kelam mezhepleri. Her mezhep için şu bilgileri çizelgeye yerleştir: kurucu imamın vefat tarihi, mezhebin temel eserlerinin yazıldığı yaklaşık dönem ve mezhebin yayıldığı başlıca bölgeler. Bu derste gördüğün olayları da çizelgeye ekle: tedvin hareketi, Ebû Yûsuf'un başkadılığı, mihne, Nizâmiye medreselerinin kuruluşu ve Memlûklerin dört başkadı uygulaması. Tarihleri bir ansiklopedi maddesinden ya da güvenilir bir akademik kaynaktan al ve kaynağını belirt. Çizelgenin altına bir paragraf yaz: bu çizelgede fıkıh ve kelam mezheplerinin gelişimi arasında hangi paralellikleri görüyorsun ve siyasi olaylar mezheplerin yayılışını nasıl etkilemiş görünüyor? Hedef: Fıkhî ve itikadî mezheplerin teşekkülünü tek bir tarihsel çerçevede görebilmek ve siyasi ve kurumsal etkenlerin mezheplerin yayılışındaki rolünü değerlendirebilmek.
Mini test
- Fıkhî mezhep ile itikadî mezhep arasındaki fark nedir?
- Tedvin hareketi mezheplerin kalıcılığını nasıl etkilemiştir?
- Mihne nedir ve sonraki âlimler üzerinde nasıl bir etki bırakmıştır?
- İmâmiyye ile Zeydiyye arasındaki temel farklar nelerdir?
- Nizâmiye medreseleri ilmin kurumsallaşmasında nasıl bir değişiklik getirmiştir?
Cevapları göster
- Fıkhî mezhep, hükümlerin delillerden çıkarılmasına dair bir usul ve hükümler bütünüdür; itikadî mezhep ise inanç esaslarının anlaşılmasına dair bir yaklaşımdır. Sünnî gelenekte bu iki tercih çoğu zaman birbirinden bağımsızdır.
- Görüşlerin yazıya geçirilmesi, onların talebeden talebeye aktarılmasını ve uzak şehirlerde okunmasını sağladı; görüşleri yazılıp kurumlara taşınmayan mezhepler zamanla takipçi kaybetti.
- Me'mûn'un Kur'an'ın mahlûk olduğu görüşünü resmî görüş olarak benimseyip âlimleri sorgulatmasıdır; Ahmed b. Hanbel bu görüşü reddetti. Olay, âlimlerin devletin inanç meselelerine müdahalesine karşı derin bir ihtiyat geliştirmesine yol açtı.
- İmâmiyye on iki imamı kabul eder, imamların masum olduğuna ve son imamın gaybete çekildiğine inanır. Zeydiyye imamların sayısını belirli görmez, imamın âlim ve kıyam eden biri olmasını şart koşar ve ilk iki halifenin halifeliğini tanır.
- İlmi bir hocanın ders halkasından, vakıflarla desteklenen, müderrislere maaş ve talebelere burs veren kalıcı bir kuruma taşıdı; bu model sonraki medrese geleneğinin başlangıcı oldu.
Özet
- Mezhep kelimesi fıkhî ve itikadî olmak üzere iki anlamda kullanılır; Sünnî gelenekte bu iki tercih çoğu zaman birbirinden bağımsızdır.
- Tedvin hareketi, kadı atamaları ve kurumsal destek, mezheplerin kalıcılığında belirleyici oldu.
- Mihne, devletin inanç meselelerine müdahalesinin en bilinen örneğidir ve sonraki âlimlerde derin bir ihtiyat doğurdu.
- Şiî düşüncenin merkezinde imamet vardır; İmâmiyye ve Zeydiyye bu konuda farklı görüşler taşır; Hâricîlerin ılımlı kolu İbâzıyye bugüne kadar yaşamıştır.
- Nizâmiye medreseleri ilmi kalıcı kurumlara taşıdı; resmîleşmenin farklı modelleri mezheplerin gelişimini farklı biçimlerde etkiledi.
Sonraki derse hazırlık
Ders 22.3'te felsefe, kelam ve tasavvuf arasındaki ilişkiyi işleyeceğiz. Hazırlık: Ders 18.3'te Gazzâlî'nin Tehâfüt'te filozofları eleştirdiği meseleleri, Ders 18.4'te İbn Rüşd'ün cevabını hatırla. Bu meselelerden biri, Allah'ın tek tek olayları, yani cüz'îleri bilip bilmediği sorusudur. Bu soruya bir filozofun, bir kelamcının ve bir sûfînin nasıl yaklaşabileceğini düşün. Her biri için bu soruya cevap ararken hangi bilgi kaynağına öncelik vereceğini, yani akla mı, vahye mi, yoksa keşfe mi dayanacağını birer cümleyle yaz.