İçeriğe geç

Ders 20.3 · Seviye 3 · Belagat ve Mantık

Bedî'

1.970 kelime · yaklaşık 9 dakika okuma

Giriş

Hazırlıkta Rûm suresinin 30/55. ayetini mealiyle okudun: "Kıyamet koptuğu gün suçlular sadece çok kısa bir müddet kalmış olduklarına yemin ederler." Ardından bu ayetin Arapçasında "kıyamet" anlamındaki "es-sâatu" ile "kısa bir müddet" anlamındaki "sâah" kelimelerinin aynı olduğunu gördün ve aynı kelimenin bir ayette iki anlamda gelmesinin okurda nasıl bir etki bırakabileceğini düşündün. Muhtemelen şunu fark ettin: kıyamet, yani "o saat" geldiğinde suçlular dünyada yalnız "bir saat" kaldıklarını söylerler; aynı kelime, uzun sandıkları hayatın büyük saat karşısında ne kadar kısa kaldığını sesin kendisiyle hissettirir. Türkçede de "Yüz yüze konuştuk, yüz kişi dinledi" gibi bir cümle kurmayı denedin. Bu dersin konusu, sözün bu türden güzelliklerini inceleyen bedî' ilmidir. Ders 20.1'de meânî ile sözün duruma uygunluğunu, Ders 20.2'de beyân ile anlatımın açıklık yollarını gördün. Bu derste önce bedî'in belagatteki yerini, sonra lafza ve anlama bağlı başlıca sanatları göreceksin. Son olarak bu sanatların Kur'an'daki işlevi ile sonraki edebiyattaki kullanımı arasındaki farkı tartışacaksın.

Ana anlatım

Bedî'in yeri. Bedî', sözü güzelleştiren sanatları inceleyen ilimdir. Bu sanatları ilk kez bir kitapta toplayan isim olarak Abbâsî şair ve edibi İbnü'l-Mu'tez (ö. 296/908) anılır; Kitâbü'l-Bedî' adlı eseri bu alanın ilk sistemli denemelerinden biridir. Sekkâkî ve Kazvînî ise bedî'i belagatin üçüncü dalı olarak meânî ve beyândan sonraya yerleştirdi. Kazvînî'nin tanımında bu sıra bir değer hükmü taşır: bedî', sözün duruma uygunluğu ve anlamın açıklığı sağlandıktan sonra sözü güzelleştiren yolların bilgisidir. Yani bedî', meânî ve beyânın yerine geçmez, onların üzerine eklenir. Uygunluk ve açıklık yoksa, en parlak sanat bile sözü kurtarmaz.

İki grup sanat. Bedî' sanatları iki gruba ayrılır. Muhassenât-ı lafziyye, güzelliği daha çok lafızdan, yani sesten, kelimelerin biçiminden ve dizilişinden gelen sanatlardır. Muhassenât-ı mâneviyye ise güzelliği daha çok anlamdan, kavramlar arasında kurulan ilişkiden gelen sanatlardır. Bu ayrım kesin bir sınır değildir; bir lafız sanatı da anlama hizmet eder, bir anlam sanatı da sesle desteklenir. Ama bir sanatın asıl güzelliğinin nereden geldiğini sormak, onu tanımayı kolaylaştırır.

Cinas. Cinas, telaffuzu aynı ya da benzer, anlamı farklı iki kelimenin bir arada kullanılmasıdır. İki kelime harflerin türü, sayısı, harekeleri ve dizilişi bakımından tamamen aynıysa cinas-ı tâm, bu yönlerden birinde ayrılıyorsa cinas-ı nâkıs denir. Rûm suresinin 30/55. ayeti cinas-ı tâmmın en çok anılan Kur'an örneğidir. Bu cinas yalnız bir ses oyunu değildir: ayetin söylediği şey, yani dünya hayatının âhiret karşısında bir an gibi kalması, aynı kelimenin iki anlamı arasındaki mesafede görünür hâle gelir. Ses benzerliği, anlamdaki karşıtlığı vurgular.

Seci ve fâsıla. Seci, nesirde cümle sonlarının aynı ya da yakın harflerde birleşmesidir; şiirdeki kafiyenin nesirdeki karşılığına benzer. Kur'an'ın pek çok suresinde ayet sonlarının ses bakımından birbirine uyduğu görülür. Ancak âlimlerin önemli bir kısmı, Kur'an için "seci" yerine "fâsıla" kelimesini kullanmayı tercih etmiştir. Gerekçeleri, seci kelimesinin Cahiliye kâhinlerinin sözleriyle ve sözü ses uğruna anlama tercih eden bir üslupla ilişkilendirilmesidir; Kur'an'da ise ayet sonları anlama tabidir, anlam ayet sonlarına değil. Bu terim tercihi, bedî' ile i'câz arasındaki ilişkiyi de gösterir: Kur'an'ın ses uyumu, Ders 8.7'de gördüğün nazım anlayışında anlamdan ayrılmaz bir unsurdur.

İktibas. İktibas, bir söze, kaynağını belirtmeden, Kur'an'dan ya da hadisten bir parça katmaktır. Bir hatip konuşmasının sonunda "Her nefis ölümü tadacaktır" ifadesini, ayet olduğunu söylemeden kendi cümlesinin parçası olarak kullanırsa iktibas yapmış olur. Bu sanat, söze ağırlık ve derinlik katar, çünkü okur ifadenin kaynağını tanır ve o kaynağın bütün çağrışımlarını söze taşır. Âlimler iktibasın edep içinde, ciddi bir sözde yapılmasını şart koşmuş, Kur'an ifadelerini şaka ve eğlence sözleri içinde kullanmayı ise uygunsuz bulmuşlardır.

Reddü'l-acüz ale's-sadr. Bu sanat, bir sözün sonundaki kelimenin başında ya da ortasında geçen bir kelimeyle aynı ya da ondan türemiş olmasıdır; kelime anlamıyla "sonu başa döndürmek" demektir. Söz böylece kendi içinde bir halka oluşturur ve sondaki kelime, baştaki kelimenin anlamını yeniden çağırarak vurgulanır. Ahzâb suresinin 33/37. ayetindeki "İnsanlardan çekiniyordun, oysa asıl çekinmen gereken Allah'tır" anlamındaki ifadede "çekinmek" fiilinin hem başta hem sonda gelmesi, belagat kitaplarında bu sanata verilen örneklerdendir.

Tıbâk. Tıbâk, anlamca zıt iki kelimeyi bir arada kullanmaktır. Kehf suresinin 18/18. ayetinde Ashâb-ı Kehf için "sen onları uyanık sanırdın, oysa onlar uykudaydı" denir. Uyanık ve uyuyan kelimeleri bir araya gelerek hem durumun şaşırtıcılığını hem de görünüş ile gerçek arasındaki farkı vurgular. Tıbâk, Kur'an'da çok sık görülen bir sanattır: gece ve gündüz, ölüm ve hayat, görünen ve görünmeyen, dünya ve âhiret gibi karşıtlıklar, bir anlamı karşıtının ışığında daha net gösterir.

Mukabele. Mukabele, tıbâkın genişlemiş biçimidir: iki ya da daha fazla anlam getirilir, ardından aynı sırayla bunların zıtları getirilir. Tevbe suresinin 9/82. ayeti mukabelenin klasik örneğidir: "bundan böyle az gülsünler, çok ağlasınlar." "Az" kelimesinin karşısında "çok", "gülmek" fiilinin karşısında "ağlamak" aynı sırayla gelir. İki karşıtlık çifti, cezanın dünyadaki kısa sevinç ile sonraki uzun pişmanlık arasındaki dengesizliğini ölçülü bir yapıyla anlatır.

Leff ü neşr. Leff ü neşr, "dürmek ve yaymak" demektir: önce birkaç şey sayılır, sonra bunlara ait hükümler ya da nitelikler, hangisinin hangisine ait olduğu belirtilmeden sayılır ve eşleştirmeyi okur yapar. Kasas suresinin 28/73. ayeti bunun örneğidir: "Allah dinlenmeniz için geceyi ve lütfedip verdiği rızkı aramanız için gündüzü meydana getirmiştir." Arapça ayette önce gece ve gündüz birlikte anılır, ardından dinlenme ve rızık arama birlikte sayılır; okur dinlenmeyi geceye, rızık aramayı gündüze bağlar. Sıralama aynı kaldığı için buna mürettep leff ü neşr denir; Diyanet meali eşleştirmeyi Türkçede açıkça yaparak çevirir. Sıralama karışık verilirse buna gayr-i mürettep leff ü neşr denir.

Tevriye. Tevriye, iki anlamı olan bir kelimeyi, yakın anlamı akla gelecek ama uzak anlamı kastedilecek biçimde kullanmaktır. Okur önce yakın anlamı düşünür, sonra bağlamın uzak anlamı gösterdiğini fark eder. Bazı belagat kitapları En'âm suresinin 6/60. ayetindeki, gündüz "yaptıklarınızı" anlamına gelen "cerahtum" fiilini bu sanata örnek verir; bu fiilin yakın anlamı "yaralamak", kastedilen anlamı ise "kazanmak, işlemek"tir. Tevriye, Osmanlı divan şiirinde de çok sevilen ve ustalıkla kullanılan bir sanattır.

Hüsn-i ta'lîl. Hüsn-i ta'lîl, bir olayı gerçek sebebi dışında, güzel ve hayalî bir sebebe bağlamaktır. "Güneş, onun yüzünün parlaklığından utandığı için bulutların arkasına saklandı" diyen bir şair, bulutların gerçek sebebini bildiği hâlde bir övgü sebebi uydurur. Bu sanat daha çok şiirde görülür; okur sebebin gerçek olmadığını bilir ve onu bir zarafet olarak kabul eder.

Müşâkele. Müşâkele, bir şeyi, başka bir şeyle yan yana geldiği için o şeyin adıyla anmaktır. Şûrâ suresinin 42/40. ayetinde "Bir kötülüğün karşılığı, aynı şekilde bir kötülüktür" denir. Haksızlığa karşılık vermek kötülük değildir, meşru bir haktır; ama ilk kötülüğün yanında anıldığı için onun adıyla anılmıştır. Ders 20.1'de fasl ve vasl örneği olarak gördüğün Bakara suresinin 2/15. ayetindeki "Onlarla Allah alay eder" ifadesi de müşâkeleye verilen örneklerdendir: münafıkların alayına karşılık verilen ceza, onların fiilinin adıyla anılmıştır. Müşâkele, kelam bakımından da önemlidir, çünkü bu tür ifadelerin Allah'a nasıl nispet edileceği sorusuna dilsel bir cevap verir.

Bedî' ve meal. Bedî' sanatlarının büyük kısmı bir dilin kendi ses ve kelime yapısına bağlı olduğu için, mealde çoğu zaman kaybolur. Rûm 30/55'teki cinas Türkçede korunamaz, çünkü Türkçede "kıyamet" ile "kısa bir müddet" aynı kelimeyle söylenmez; meal iki farklı kelime kullanmak zorunda kalır. Kasas 28/73'teki leff ü neşr de, gördüğün gibi, mealde eşleştirme önceden yapılarak çözülür. Tıbâk ve mukabele gibi anlama bağlı sanatlar ise daha kolay taşınır, çünkü zıtlık kavramlar arasındadır ve her dilde kurulabilir. Bu fark, Ders 6.1'de meal okumanın sınırları hakkında öğrendiklerini somut hâle getirir: meal anlamı verir, ama sözün lafızdan gelen güzelliğinin bir kısmı ancak aslında görülür.

Kur'an'da anlam için. Bu derste gördüğün her Kur'an örneğinde ortak bir nokta var: sanat, anlamdan ayrı bir süs olarak eklenmemiştir. Rûm 30/55'teki cinas dünya hayatının kısalığını, Tevbe 9/82'deki mukabele cezanın orantısızlığını, Kasas 28/73'teki leff ü neşr gece ve gündüzün iki farklı nimetini anlatır. Sanat kaldırıldığında anlamın bir kısmı da kaybolur. Bu yüzden belagatçılar Kur'an'daki bedî' sanatlarını süs olarak değil, anlamın aracı olarak inceler.

Sonraki edebiyatta aşırılık. Bedî' sanatları sonraki edebiyatta, Arap, Fars ve Osmanlı şiirinde ve inşa nesrinde, büyük bir ustalıkla kullanıldı. Ama bazı dönemlerde sanat kendisi için aranır oldu: bir beyitte olabildiğince çok cinas, bir mektupta sayfalarca seci kullanmak bir hüner sayıldı ve anlam bu yükün altında kayboldu. Belagatçılar bu duruma "tekellüf", yani zorlama adını verir ve onu kusur sayar. Kazvînî'nin bedî'i meânî ve beyândan sonraya koyması da bu ölçüyü hatırlatır: sanat, uygunluk ve açıklığın üzerine kurulduğunda güzeldir; onların yerine geçtiğinde sözü bozar.

Örnekler

  • Basit: Bir talebe, Tevbe 9/82'deki "az gülsünler, çok ağlasınlar" ifadesini okurken iki zıtlık çiftini fark eder: az ve çok, gülmek ve ağlamak. Önce bunun bir tıbâk olduğunu düşünür, sonra iki çiftin aynı sırayla geldiğini görür. Hocası ona tek bir zıtlık çiftine tıbâk, birden fazla anlamın aynı sırayla zıtlarıyla karşılanmasına mukabele dendiğini hatırlatır ve talebe tespitini düzeltir.
  • Orta: Bir çalışma grubu, Kasas 28/73'ün Arapça metnini ve Diyanet mealini yan yana koyar. Arapça metinde gece ve gündüzün önce birlikte anıldığını, dinlenme ve rızık aramanın sonra birlikte sayıldığını tespit eder. Mealde ise "dinlenmeniz için geceyi, rızkı aramanız için gündüzü" diye eşleştirmenin önceden yapıldığını görür. Grup, mealin anlamı koruduğunu ama leff ü neşr sanatını Türkçeye taşıyamadığını not eder.
  • Gerçek hayat: Bir arkadaşın, bir düğün davetiyesinde her cümlesi kafiyeli, cinaslarla dolu ama ne zaman ve nerede olduğu ancak üçüncü okumada anlaşılan bir metin görmüş ve gülerek sana gösterir. Sen ona belagatçıların "tekellüf" dediği kusuru anlatırsın: sanat, sözün asıl işini, yani bilgiyi açık ve uygun biçimde vermeyi engellediğinde güzel olmaktan çıkar. Arkadaşın, sanatın bilginin üzerine eklenmesi gerektiğini, onun yerine geçmemesi gerektiğini görür.

Uygulama

Şimdi sıra sende: Rahmân suresinden üç bedî' örneği bul. Sureyi Arapça metni ve Diyanet mealiyle birlikte baştan sona oku. Önce surenin genelindeki ses uyumuna dikkat et: ayet sonları hangi harflerde birleşiyor ve bu, fâsıla tartışmasıyla nasıl ilişkili? Sonra üç farklı sanat bul; mümkünse en az biri lafza, en az biri anlama bağlı sanatlardan olsun. Her örnek için şunları yaz: ayetin sure ve ayet numarası, ilgili Arapça kelimeler, Diyanet meali, sanatın adı ve hangi gruba girdiği, sanatın anlamı nasıl desteklediğini açıklayan iki üç cümle. Zıtlıklara, aynı kökten gelen kelimelere ve bir sözün sonunun başına dönüp dönmediğine özellikle dikkat et. Tespitlerini bir belagat kitabıyla ya da sanatlara dikkat eden bir tefsirle karşılaştır; kitabın görmediği ya da senin görmediğin bir sanat varsa not et. Hedef: Kur'an'daki bedî' sanatlarını türleriyle tespit edebilmek ve her sanatın ayetin anlamına nasıl hizmet ettiğini açıklayabilmek.

Mini test

  1. Kazvînî bedî'i belagatin hangi sırasına yerleştirir ve bu sıranın anlamı nedir?
  2. Cinas-ı tâm nedir? Rûm 30/55'teki cinas anlama ne katar?
  3. Âlimlerin önemli bir kısmı Kur'an için neden "seci" yerine "fâsıla" kelimesini tercih etmiştir?
  4. Tıbâk ile mukabele arasındaki fark nedir? Tevbe 9/82 hangisine örnektir?
  5. Müşâkele nedir? Şûrâ 42/40'taki örneği açıkla.
Cevapları göster
  1. Meânî ve beyândan sonraya, üçüncü dal olarak yerleştirir. Bu sıra, bedî'in sözün duruma uygunluğu ve anlamın açıklığı sağlandıktan sonra değer taşıdığını, onların yerine geçemeyeceğini gösterir.
  2. Harflerin türü, sayısı, harekeleri ve dizilişi bakımından tamamen aynı, anlamı farklı iki kelimenin birlikte kullanılmasıdır. Rûm 30/55'te "kıyamet" ile "kısa bir müddet" anlamındaki aynı kelime, dünya hayatının âhiret karşısındaki kısalığını vurgular.
  3. Seci kelimesi Cahiliye kâhinlerinin sözleriyle ve sözü ses uğruna anlama tercih eden bir üslupla ilişkilendirildiği için. Kur'an'da ayet sonları anlama tabidir.
  4. Tıbâk, zıt iki kelimeyi birlikte kullanmaktır. Mukabele, iki ya da daha fazla anlamı getirip aynı sırayla zıtlarını getirmektir. Tevbe 9/82 mukabeleye örnektir.
  5. Bir şeyi, başka bir şeyle yan yana geldiği için onun adıyla anmaktır. Şûrâ 42/40'ta kötülüğe verilen meşru karşılık, ilk kötülüğün yanında anıldığı için "kötülük" diye adlandırılmıştır.

Özet

  • Bedî', meânî ve beyândan sonra gelen, sözü güzelleştiren sanatların ilmidir; ilk sistemli denemesi İbnü'l-Mu'tez'e nispet edilir.
  • Lafzî sanatlar arasında cinas, seci, iktibas ve reddü'l-acüz ale's-sadr; mânevî sanatlar arasında tıbâk, mukabele, tevriye, leff ü neşr, hüsn-i ta'lîl ve müşâkele vardır.
  • Rûm 30/55 cinas, Tevbe 9/82 mukabele, Kasas 28/73 leff ü neşr örneğidir.
  • Kur'an'da bedî' sanatları süs değil, anlamın aracıdır; Kur'an için "seci" yerine çoğu zaman "fâsıla" denir.
  • Sonraki edebiyatta sanatın kendisi için arandığı dönemlerde ortaya çıkan zorlamaya belagatçılar tekellüf der ve onu kusur sayar.

Sonraki derse hazırlık

Ders 20.4'te belagatin üç dalını tek bir surenin tahlilinde birleştireceğiz. Hazırlık: Asr suresini mealiyle oku: "İkindi vaktine (Asra; çağa) and olsun ki, insan hiç şüphesiz hüsran içindedir. Ancak inanıp yararlı iş işleyenler, birbirlerine gerçeği tavsiye edenler ve sabırlı olmayı tavsiye edenler bunun dışındadır." Bu derste ve önceki iki derste gördüğün kavramları kullanarak sure hakkında üç soru sor: Birinci ayetteki yemin ve ikinci ayetteki "hiç şüphesiz" ifadesi, Ders 20.1'deki haber türlerinden hangisini hatırlatıyor? Üçüncü ayetteki "ancak" ile başlayan ifade bir kasr ya da istisna mıdır? Surede bir zıtlık, yani tıbâk görüyor musun? Cevaplarını birer cümleyle not et; Ders 20.4'te bunları ayrıntılı tahlil edeceğiz.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.

Müfredattaki ders planı — 20.3

Muhassenât-ı lafziyye (cinas, seci, iktibas, reddü'l-acüz ale's-sadr) ve muhassenât-ı mâneviyye (tıbâk, mukabele, tevriye, leff ü neşr, hüsn-i ta'lîl, müşâkele) öğretilir. Rûm 30/55'teki cinas ("es-sâatü... sâah"), Tevbe 9/82'deki mukabele ve Kasas 28/73'teki leff ü neşr örnekleri işlenir. Bedî' sanatların Kur'an'da süs için değil anlam için bulunduğu, sonraki edebiyatta ise zaman zaman aşırılaştığı tartışılır. Uygulama: Rahmân suresinden üç bedî' örneği bulmak.