Giriş
Hazırlıkta Ders 12.8'de gördüğün kısa tanımı hatırladın: vahdet-i şuhûda göre birlik varlıkta değil, şahitliktedir. Ardından iki Farsça formülün Türkçesini karşılaştırdın: "Hepsi O'dur" ve "Hepsi O'ndandır." Muhtemelen birincisinin âlemi Hakk'ın kendisiyle bir tuttuğu izlenimini verdiğini, ikincisinin ise âlemi Hakk'ın eseri, O'ndan gelen bir şey olarak gösterdiğini yazdın. Son olarak güneş doğduğunda yıldızların ne olduğunu düşündün. Yıldızlar yok olmaz; yerlerinde durmaya devam eder. Ama güneşin parlaklığı karşısında göz onları artık göremez. Bu küçük gözlem, bu dersin konusu olan görüşün en bilinen benzetmesidir. Ders 19.5'te vahdet-i vücûdun ne söylediğini, panteizmden nasıl ayrıldığını ve hangi eleştirilerle karşılaştığını gördün. Bu derste o eleştirilerin tasavvufun içinden gelen en etkili biçimini tanıyacaksın. Önce İmam Rabbânî'yi ve yaşadığı çevreyi, sonra Mektûbât'ı ve vahdet-i şühûd görüşünü göreceksin. Ardından onun şeriata verdiği önceliği ve Şah Veliyyullah Dihlevî'nin iki görüşü uzlaştırma çabasını öğreneceksin.
Ana anlatım
İmam Rabbânî kimdir? Ahmed Sirhindî, Hindistan'ın kuzeyinde, bugünkü Pencap bölgesindeki Sirhind kasabasında doğmuş ve orada vefat etmiştir (ö. 1034/1624). Türkçede daha çok İmam Rabbânî lakabıyla anılır. Bir diğer lakabı "Müceddid-i elf-i sânî", yani ikinci bin yılın yenileyicisidir; hicrî ikinci bin yılın başında yaşadığı ve dinî hayatı yeniden canlandırdığı kabul edildiği için bu ad verilmiştir. Gençliğinde babasından ve dönemin âlimlerinden zâhirî ilimleri okumuş, farklı tarikatlarla tanışmış, sonra Delhi'de Hâce Muhammed Bâkîbillâh'a intisap ederek Nakşibendiyye yoluna girmiştir. Bâkîbillâh, bu yolu Hindistan'a taşıyan şeyh olarak bilinir.
Tarihî çevre. İmam Rabbânî'nin yaşadığı dönemde Hindistan'ı Bâbürlü hükümdarları yönetiyordu. Ekber Şah'ın farklı dinlerden unsurları birleştirmeye yönelen dinî politikası, dönemin âlimleri arasında derin bir kaygı doğurmuştu. İmam Rabbânî'nin mektuplarının önemli bir kısmı bu ortamda, sünnete bağlılığı ve şeriatın önceliğini hatırlatmak amacıyla yazılmıştır. Ekber'in ardından tahta geçen Cihangir döneminde bir süre Gwalior kalesinde hapsedildiği de nakledilir. Bu bağlam, onun vahdet-i vücûda yönelik itirazını anlamak için önemlidir: itiraz yalnız bir metafizik tartışma değil, aynı zamanda dinler arasındaki sınırların silikleştiği bir ortamda tevhidin ve şeriatın sınırlarını koruma çabasıdır.
Nakşibendiyye-Müceddidiyye. İmam Rabbânî'nin açtığı kol, Nakşibendiyye'nin Müceddidiyye kolu olarak anılır. Bu kol, sohbet, rabıta ve hafî zikir gibi Nakşibendî usullerini korurken sünnete ve şeriata bağlılığı özellikle vurgular. Müceddidiyye kısa sürede Hindistan dışına da yayıldı. On dokuzuncu yüzyılda Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'nin Hâlidiyye kolu aracılığıyla Osmanlı coğrafyasına, Anadolu'ya ve Kafkasya'ya ulaştı. Bugün Türkiye'deki Nakşibendî çevrelerin büyük kısmı bu silsileden gelir. Bu yüzden İmam Rabbânî'nin görüşleri, Türkiye'deki tasavvuf kültürünü anlamak için de doğrudan önem taşır.
Mektûbât. İmam Rabbânî'nin en tanınmış eseri, Farsça yazılmış mektuplarının derlendiği Mektûbât'tır. Eser üç ciltten oluşur ve beş yüzü aşkın mektup içerir. Mektuplar farklı kişilere yazılmıştır: talebelere, devlet adamlarına, âlimlere, kendi oğullarına. Konuları da çeşitlidir: tasavvufî haller ve makamlar, akaid meseleleri, fıkhî sorular, sünnete uymanın gereği, dönemin siyasî meseleleri. Bu çeşitlilik Mektûbât'ı okumayı hem zenginleştirir hem de zorlaştırır. Bir mektuptaki ifade, çoğu zaman o mektubun kime ve hangi soruya cevap olarak yazıldığı bilinmeden tam anlaşılamaz. Ders 19.3'te Mesnevî'de gördüğün hikâye çerçevesi gibi, burada da muhatap ve soru, metnin çerçevesidir.
Kendi tecrübesinin anlatımı. İmam Rabbânî'nin vahdet-i vücûd hakkındaki mektuplarında dikkat çeken bir nokta, bu görüşü dışarıdan eleştiren biri gibi değil, önce onu yaşamış biri gibi konuşmasıdır. Mektuplarında, yolun başlarında vahdet-i vücûd tecrübesini yaşadığını, bu hâlin kendisine uzun süre hâkim olduğunu, sonra bu makamın da geçildiğini ve daha ileri bir makamda âlemle Hak arasındaki ayrılığın yeniden açıkça göründüğünü anlatır. Bu anlatım, onun eleştirisinin niteliğini belirler: vahdet-i vücûdu yanlış bir hayal olarak değil, yolun gerçek ama geçilmesi gereken bir durağı olarak görür. Bu tutum, Ders 12.6'da gördüğün fenâdan sonra bekâ düşüncesiyle de ilişkilidir.
Vahdet-i şühûd. İmam Rabbânî'ye göre sâlikin yaşadığı birlik tecrübesi, varlığın gerçekten tek olduğunu göstermez. Gösterdiği şey, sâlikin gözünde, yani şuhûdunda, Hak'tan başka her şeyin silinmesidir. "Şühûd" kelimesi görmek, müşahede etmek, şahit olmak anlamına gelir. Birlik, görülen şeylerde değil, görenin hâlinde gerçekleşir. İmam Rabbânî'nin görüşünü anlatırken sık anılan benzetme tam burada devreye girer: güneş doğduğunda yıldızlar gökyüzünden kalkmaz; ama güneşin ışığı karşısında göz onları seçemez. Yıldızları görmeyen kişi "yıldız yoktur" derse, gördüğünü değil, göremediğini yanlış yorumlamış olur. Vahdet-i vücûd tecrübesi de, bu yoruma göre, sâlikin Hakk'ın varlığı karşısında başka hiçbir şeyi görememesidir; eşyanın gerçekten yok olması değil.
Hepsi O'dur, hepsi O'ndandır. Bu fark, Farsça iki kısa formülle özetlenir. Vahdet-i vücûda nispet edilen "heme ost", yani "hepsi O'dur" ifadesine karşı, vahdet-i şühûd "heme ezost", yani "hepsi O'ndandır" der. İkinci formülde âlem Hakk'ın kendisi değil, O'nun yarattığı ve O'ndan gelen bir şeydir. Formüller arasındaki fark tek bir hecedir, ama taşıdıkları yük büyüktür. Birincisi, dikkatli şerh edilmezse Yaratan ile yaratılanı özdeşleştiriyor gibi okunabilir. İkincisi, Yaratan ile yaratılan arasındaki ayrılığı dilin kendisinde korur. İmam Rabbânî'nin katkısı, vahdet tecrübesini inkâr etmeden onu bu ikinci formülün içine yerleştirmesidir.
Âlem bir gölge. İmam Rabbânî âlemin varlığını açıklarken "zıll", yani gölge kavramını kullanır. Ona göre âlem, Hakk'ın isim ve sıfatlarının bir gölgesidir. Gölge boş bir hayal değildir, gerçekten vardır ve bir yer kaplar; ama varlığını kendi kendine değil, gölgesi olduğu şeye borçludur. Aynı zamanda gölge, asıl şeyin kendisi de değildir. Bu kavram, Ders 19.5'te gördüğün vücûd-ı izâfî düşüncesine benzer, ama vurgusu farklıdır: vahdet-i vücûd şârihleri eşyanın varlığının Hakk'ın varlığından başka bir kaynağı olmadığını vurgularken, İmam Rabbânî gölgenin asıldan ayrı olduğunu, ona karışmadığını vurgular.
İbnü'l-Arabî'ye tutumu. İmam Rabbânî, İbnü'l-Arabî'yi mektuplarında saygıyla anar ve onun tasavvuf ilmindeki yerini kabul eder. Ama bazı keşiflerinin hatalı olduğunu, keşfin kesin bilgi kaynağı sayılamayacağını ve kitaptaki bazı ifadelerin sünnet ehlinin akaidiyle çeliştiğini söyler. Bu tutum, Ders 19.5'teki İbn Teymiyye eleştirisinden farklıdır. İbn Teymiyye dışarıdan, kelam ve hadis ilminin ölçüleriyle itiraz eder. İmam Rabbânî ise içeriden, bir Nakşibendî şeyhi olarak, tecrübenin kendisini kabul edip onun yorumuna itiraz eder. Ondan önce Alâüddevle-i Simnânî gibi bazı sûfîlerin de benzer itirazlar yönelttiği bilinir; ama bu itirazı bir okulun temeline yerleştiren İmam Rabbânî olmuştur.
Şeriatın önceliği. Mektûbât'ın en ısrarlı vurgusu şeriatın önceliğidir. İmam Rabbânî, bir mektubunda şeriatı üç cüzden oluşan bir bütün olarak anlatır: ilim, amel ve ihlas. Tarikat ve hakikat, ona göre, bu üçüncü cüzü, yani ihlası tamamlamak için vardır; şeriatın hizmetçisidir, ona rakip değildir. Keşif ve ilham, şeriata uygun düştüğü ölçüde değer taşır; şeriatla çelişen bir keşif reddedilir. Bu vurgunun ardında Ders 12.8'de gördüğün tasavvuf ve şeriat dengesi vardır, ama İmam Rabbânî bu dengeyi bir kavram çiftine bağlar: sâlik ne kadar yükselirse yükselsin, sonunda şeriatın zâhirine döner ve onun gereklerini daha derin bir anlayışla yerine getirir.
Mektuplardan seçmeler nasıl okunur? Bu derste Mektûbât'tan seçme okurken iki şeye dikkat etmelisin. Birincisi, mektupların büyük kısmı Farsçadır; Türkçe tercümeler farklı dönemlerde, farklı yayınevlerince ve farklı yaklaşımlarla yapılmıştır. Bir tercümedeki cümleyi aktarırken hangi tercümeden aldığını belirtmelisin. İkincisi, İmam Rabbânî'nin bir mektubundaki sert bir cümle, başka bir mektubundaki yumuşak bir ifadeyle dengelenmiş olabilir. Tek bir mektuptan hareketle "İmam Rabbânî İbnü'l-Arabî'yi reddetti" ya da "İmam Rabbânî vahdet-i vücûdu kabul etti" demek, metni eksik okumak olur. Ders 16.6'da muhtelif hadisleri okurken öğrendiğin cem' yöntemi, burada da işe yarar: çelişkili görünen ifadeleri önce bir arada anlamaya çalışırsın.
Şah Veliyyullah Dihlevî. İki görüş arasındaki tartışma, İmam Rabbânî'den sonra da sürdü. Ders 8.6'da nesih meselesindeki çalışmasını gördüğün Hint âlimi Şah Veliyyullah Dihlevî (ö. 1176/1762), bu tartışmaya uzlaştırıcı bir katkı yaptı. Mektûb-ı Medenî diye bilinen bir mektubunda, vahdet-i vücûd ile vahdet-i şühûd arasındaki farkın büyük ölçüde lafzî olduğunu savundu. Ona göre iki taraf da Hakk'ın varlığının asıl, âlemin varlığının O'na bağlı olduğunu kabul eder; fark, bu bağlılığı anlatmak için seçilen benzetmelerde ve vurgulardadır. Dihlevî'nin bu tutumu, Ders 17.5'te gördüğün ihtilafların sebeplerini anlama yaklaşımına benzer: tartışmayı kazanan-kaybeden diliyle değil, tarafların neyi korumak istediğini anlayarak okumak.
İki görüşü karşılaştırmak. Bu noktada iki görüşü tek bir soruya verdikleri cevapla karşılaştırmak işini kolaylaştırır. "Âlem nedir?" sorusuna vahdet-i vücûd şârihi şöyle cevap verir: Hakk'ın isim ve sıfatlarının tecellîsi, kendinden varlığı olmayan, varlığını her an O'ndan alan bir görünüş. Vahdet-i şühûd ise şöyle cevap verir: Hakk'ın isim ve sıfatlarının gölgesi, O'nun yarattığı, O'ndan ayrı ve O'na muhtaç bir varlık. İki cevap da âlemi Hak'tan bağımsız saymaz ve ikisi de panteizmi reddeder. Fark, birinin birliği, diğerinin ayrılığı öne çıkarmasındadır.
Örnekler
- Basit: Bir talebe, "heme ost" ile "heme ezost" formüllerini karıştırır ve ikisinin de aynı anlama geldiğini düşünür. Hocası ona iki cümlenin Türkçesini yazdırır: "Hepsi O'dur" ve "Hepsi O'ndandır." Talebe ikinci cümledeki "-dan" ekinin âlemi Hakk'ın kendisi değil, O'ndan gelen bir eser olarak gösterdiğini fark eder ve iki formülün vahdet-i vücûd ile vahdet-i şühûd arasındaki farkı özetlediğini not eder.
- Orta: Bir çalışma grubu, Mektûbât'tan İbnü'l-Arabî hakkında iki mektup okur. Birinde İmam Rabbânî onu saygıyla anmakta, diğerinde bazı keşiflerinin hatalı olduğunu söylemektedir. Grup önce iki mektubun kime ve hangi soruya cevap olarak yazıldığını tespit eder, sonra iki ifadeyi birlikte okuyarak İmam Rabbânî'nin kişiye saygıyı koruyup bazı görüşlere itiraz ettiği sonucuna varır. Grup, tek mektuptan genel hüküm çıkarmanın metni eksik okumak olacağını görür.
- Gerçek hayat: Bir arkadaşın, bir Nakşibendî sohbetinde İmam Rabbânî'nin adını duymuş ve onun "tasavvufa karşı" biri olup olmadığını merak eder, çünkü birinin onu İbnü'l-Arabî'nin eleştirmeni olarak tanıttığını duymuştur. Sen ona İmam Rabbânî'nin bir Nakşibendî şeyhi olduğunu, eleştirisinin tasavvufun içinden geldiğini ve tecrübeyi değil onun yorumunu hedef aldığını anlatırsın. Arkadaşın, eleştirinin her zaman reddetmek anlamına gelmediğini görür.
Uygulama
Şimdi sıra sende: Vahdet-i vücûd ile vahdet-i şühûdu aynı soruya, "Âlem nedir?" sorusuna verdikleri cevaplar üzerinden karşılaştıran bir tablo hazırla. Tablonun üç sütunu olsun: karşılaştırma ölçütü, vahdet-i vücûdun cevabı, vahdet-i şühûdun cevabı. En az beş satır yaz ve şu ölçütleri kullan: âlemin varlığının kaynağı, âlemin Hak ile ilişkisini anlatan temel benzetme (ayna ya da gölge), birlik tecrübesinin nerede gerçekleştiği (varlıkta mı, şuhûdda mı), temsil eden formül (heme ost ya da heme ezost), şeriat ve keşif ilişkisi. Her hücrede, bilgiyi hangi dersten ya da kaynaktan aldığını parantez içinde belirt. Tablonun altına, Şah Veliyyullah Dihlevî'nin iki görüşün farkını büyük ölçüde lafzî sayan yaklaşımını değerlendiren bir paragraf yaz: bu tabloya bakınca farkın lafzî mi yoksa özsel mi olduğunu düşünüyorsun ve neden? Hedef: Vahdet-i vücûd ile vahdet-i şühûdu aynı soru üzerinden karşılaştırabilmek ve uzlaştırıcı yorumu gerekçeli biçimde değerlendirebilmek.
Mini test
- İmam Rabbânî'ye "Müceddid-i elf-i sânî" denmesinin sebebi nedir?
- Vahdet-i şühûda göre sâlikin yaşadığı birlik tecrübesi neyi gösterir, neyi göstermez?
- "Heme ost" ile "heme ezost" formülleri arasındaki fark nedir?
- İmam Rabbânî'nin İbnü'l-Arabî'ye tutumu, İbn Teymiyye'nin eleştirisinden nasıl ayrılır?
- Şah Veliyyullah Dihlevî iki görüş arasındaki farkı nasıl değerlendirmiştir?
Cevapları göster
- Hicrî ikinci bin yılın başında yaşadığı ve bu dönemde dinî hayatı yeniden canlandırdığı kabul edildiği için "ikinci bin yılın yenileyicisi" anlamına gelen bu lakapla anılmıştır.
- Sâlikin gözünde, yani şuhûdunda, Hak'tan başka her şeyin silindiğini gösterir. Varlığın gerçekten tek olduğunu göstermez; tıpkı güneş doğunca görünmeyen yıldızların yok olmadığı gibi.
- "Heme ost" "hepsi O'dur" anlamına gelir ve vahdet-i vücûda nispet edilir. "Heme ezost" "hepsi O'ndandır" anlamına gelir ve âlemi Hakk'ın kendisi değil, O'ndan gelen bir eser olarak gösterir.
- İbn Teymiyye dışarıdan, kelam ve hadis ilminin ölçüleriyle itiraz eder. İmam Rabbânî ise bir Nakşibendî şeyhi olarak içeriden, tecrübeyi kabul edip yorumuna itiraz eder ve İbnü'l-Arabî'yi saygıyla anar.
- Mektûb-ı Medenî diye bilinen mektubunda farkın büyük ölçüde lafzî olduğunu savunmuştur; iki taraf da Hakk'ın varlığını asıl, âlemin varlığını O'na bağlı sayar, fark benzetme ve vurgudadır.
Özet
- İmam Rabbânî Ahmed Sirhindî (ö. 1034/1624), Nakşibendiyye'nin Müceddidiyye kolunun kurucusudur ve Mektûbât'ı ile tanınır.
- Vahdet-i şühûda göre birlik varlıkta değil, sâlikin şuhûdunda gerçekleşir; güneş doğunca yıldızların görünmemesi bunun benzetmesidir.
- "Heme ost" yerine "heme ezost" formülü, âlemi Hakk'ın eseri olarak gösterir; âlem, isim ve sıfatların gölgesidir.
- Şeriat ilim, amel ve ihlastan oluşur; tarikat ve hakikat ona hizmet eder ve keşif şeriata uyduğu ölçüde değer taşır.
- Şah Veliyyullah Dihlevî iki görüşün farkını büyük ölçüde lafzî saymış ve uzlaştırmaya çalışmıştır.
Sonraki derse hazırlık
Ders 19.7'de esmâ-i hüsnâyı ve isimlerle seyr ü sülûkü işleyeceğiz. Hazırlık: Ders 11.6'da A'râf suresinin 7/180. ayetini ve esmâ-i hüsnânın tevkîfîliği meselesini, Ders 13.3'te de Rahmân ile Rahîm isimlerinin aynı kökten gelip farklı kalıplarda olduğunu görmüştün; bu bilgileri hatırla. Ardından Rahmân, Rahîm, Sabûr ve Latîf isimlerinden birini seç. Bu ismin anlamını bir cümleyle yaz. Sonra şu soruyu düşün: bir insan bu isimden kendi ahlakına ne alabilir? Örneğin Sabûr ismini düşünüyorsan, bu ismin anlamının senin günlük davranışında nasıl bir karşılığı olabileceğini iki cümleyle not et.