Giriş
Hazırlıkta Ders 12.8'de kısaca gördüğün vahdet-i vücûd ve vahdet-i şuhûd kavramlarını ve İbn Teymiyye'nin eleştirisini hatırladın. Ardından panteizm için kısa bir tanım buldun: her şeyin Tanrı olduğu ya da Tanrı'nın evrenden ibaret olduğu görüşü. Sonra Ders 19.4'teki ayna benzetmesine dönüp aynadaki suretin aynanın önündeki kişiyle aynı şey olup olmadığını düşündün. Muhtemelen şu sonuca vardın: suret kişiden bağımsız değildir, kişi çekilince suret de kalmaz; ama suret kişinin kendisi de değildir, çünkü kişi aynadan önce de, aynanın dışında da vardır. Bu iki cümle, bu dersin bütün tartışmasını özetler. Vahdet-i vücûd düşüncesini savunanlar âlemin kendi başına bir varlığı olmadığını söylerken birinci cümleye, âlemin Allah olmadığını söylerken ikinci cümleye yaslanır. Eleştirenler ise bu dengenin metinlerde her zaman korunmadığını ileri sürer. Bu derste önce terimin tarihini, sonra öğretinin ana iddiasını ve mertebeler düşüncesini göreceksin. Ardından panteizmle farkını klasik şerhlerin diliyle açıklayacak, son olarak eleştiri ve savunma literatürünü iki tarafı da kendi gerekçeleriyle dinleyerek tanıyacaksın.
Ana anlatım
Terimin sahibi kim? Vahdet-i vücûd, "varlığın birliği" demektir ve bugün İbnü'l-Arabî'nin adıyla birlikte anılır. Ama araştırmacılar, bu ifadenin İbnü'l-Arabî'nin eserlerinde bir öğretinin adı olarak geçmediğini belirtir. İbnü'l-Arabî varlığın birliğini anlatan pek çok cümle kurar, fakat düşüncesine bu adı kendisi vermez. İfade, Ders 19.4'te gördüğün Konevî ve onun çevresindeki şârihlerin eserlerinde yer yer kullanılmaya başlar. Bir okulun adı hâline gelmesinde ise eleştirmenlerin payı büyüktür; İbn Teymiyye, İbnü'l-Arabî ve onu izleyenleri eleştirirken bu görüşü bir bütün olarak adlandırmış ve tartışmayı bu ad etrafında toplamıştır. Bu ayrım önemlidir, çünkü bir kavramın adını kimin koyduğu, onun hangi çerçevede tartışılacağını da belirler. "İbnü'l-Arabî vahdet-i vücûdu savundu" cümlesi yanlış değildir, ama daha doğru ifade şudur: İbnü'l-Arabî'nin düşüncesi, şârihlerinin sistemleştirdiği ve eleştirmenlerinin adlandırdığı biçimiyle vahdet-i vücûd olarak tanındı.
Sistemleştirme. İbnü'l-Arabî'nin metinleri, Ders 19.4'te gördüğün gibi, yoğun, sembolik ve çoğu zaman dağınıktır. Konevî bu düşünceyi daha felsefî bir dille ve daha düzenli bir yapıda anlatmaya yöneldi. Onun Miftâhu'l-gayb adlı eseri, varlık, isimler ve mertebeler üzerine kurulmuş bir sistem sunar. Kayserî ise Füsûs şerhine yazdığı mukaddimede öğretinin ana kavramlarını ayrı fasıllar hâlinde işledi: varlık, isimler ve sıfatlar, a'yân-ı sâbite, mertebeler, insan-ı kâmil. Bu mukaddime, sonraki yüzyıllarda Füsûs'a girmeden önce okunan bir ders kitabı gibi kullanılmıştır. Böylece İbnü'l-Arabî'nin hikmet dili, Konevî ve Kayserî ile birlikte medresede okunabilir, tanımlanmış terimleri olan bir ilim dili hâline geldi.
Molla Fenârî ve Osmanlı ilmiyesi. Bu düşüncenin Osmanlı medresesine girişinde en önemli halka Molla Fenârî'dir (ö. 834/1431). Osmanlı'nın ilk müftülerinden, ilmiye geleneğinin kurucu isimlerinden biri olarak anılan Molla Fenârî, Konevî'nin Miftâhu'l-gayb'ına Misbâhu'l-üns adlı büyük bir şerh yazmıştır. Eserin tam adı, "makul ile meşhud arasında", yani akılla bilinen ile keşifle görülen arasında bir üns lambası anlamına gelen bir ifade taşır. Bu ad bir programı da haber verir: Molla Fenârî, sûfînin keşifle vardığını söylediği sonuçları kelam ve felsefenin kavramlarıyla açıklamaya çalışır. Bir fıkıh, usul ve kelam âlimi olan birinin bu şerhi yazması, vahdet-i vücûd düşüncesinin Osmanlı'da yalnız tekkelerde değil, medrese müderrislerinin masasında da okunduğunu gösterir.
Ana iddia: tek hakikat. Öğretinin merkezinde varlık, Arapça "vücûd" kavramı vardır. Şârihlere göre gerçek anlamda, kendi başına ve kendinden var olan tek varlık Hakk'ın varlığıdır. Buna vücûd-ı mutlak, yani hiçbir kayıtla sınırlanmamış varlık denir. Âlemdeki her şeyin de bir varlığı vardır, ama bu varlık kendinden değildir; ona verilmiş, ona bağlı ve her an ona muhtaç bir varlıktır. Şârihler bunu vücûd-ı izâfî ya da mukayyed varlık diye adlandırır. Eşya, tek hakikatin kendi isim ve sıfatlarına göre görünmesi, yani tecellîleridir. Bir benzetmeyle: güneş ışığı pencereden odaya girer, duvarda farklı renklerde lekeler oluşturur. Lekeler vardır, gözle görülür, ama ışıktan ayrı bir varlıkları yoktur; ışık çekilince lekeler de kalmaz. Yine de hiçbir leke güneşin kendisi değildir.
"Her şey yok olacaktır" ayeti. Bu düşüncenin sık başvurduğu ayetlerden biri Kasas suresinin 88. ayetidir: "Allah'la beraber başka tanrı tutup tapma. O'ndan başka tanrı yoktur. O'ndan başka her şey yok olacaktır. Hüküm O'nundur, O'na döndürüleceksiniz." Meal, ayeti zâhir anlamıyla, yani gelecekte gerçekleşecek bir yok oluş olarak çevirir. Bazı sûfî yorumlar, Gazzâlî'nin Mişkâtü'l-envâr'da yaptığına benzer biçimde, bu ifadeyi ayrıca şöyle de okumuştur: Allah'tan başka her şey, kendi başına bakıldığında şimdi de varlıktan yoksundur; varlığını yalnız O'na bağlı olduğu için taşır. Ders 15.6'da gördüğün gibi, bu bir işaret okumasıdır; zâhir anlamı kaldırmaz, onun yanına bir anlam katar.
Mertebeler: hazarât-ı hams. Tek varlık, âleme bir anda değil, mertebe mertebe iner. Şârihler bu inişi "hazarât", yani huzurlar, mertebeler diye anlatır. En yaygın şema beş mertebelidir ve "hazarât-ı hams" adını taşır. Kayserî'nin mukaddimesinde görülen düzen kabaca şöyledir: en üstte mutlak gayb, yani a'yân-ı sâbitenin, ilahî ilimdeki hakikatlerin mertebesi; en altta mutlak şehâdet, yani duyularla bildiğimiz cisimler âlemi, mülk; bu ikisi arasında iki ara mertebe, gayba yakın olan ruhlar âlemi ve şehâdete yakın olan misal âlemi. Beşinci mertebe bu dördünü kendinde toplayan insan-ı kâmildir. Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var: mertebelerin sayısı ve adları şârihten şârihe değişir. Bazı eserler altı ya da yedi mertebe sayar, bazıları ahadiyyet ve vâhidiyyet gibi en üst mertebeleri ayrıca adlandırır. Bu yüzden bir metinde "beş mertebe" gördüğünde, hangi şârihin şemasının kullanıldığını sormalısın.
Mertebe ayrımının işlevi. Mertebe düşüncesi yalnız bir kozmoloji değildir, aynı zamanda bir karışıklığı önleme aracıdır. Sûfî literatüründe dilden dile dolaşan bir söz şöyle der: her mertebenin kendine göre bir hükmü vardır; mertebeleri gözetmeyen zındıklığa düşer. Yani "varlık birdir" cümlesi en üst mertebenin diliyle doğrudur, ama kul mertebesinde kul kuldur, Rab Rab'dir; namaz kılınır, helal ve haram gözetilir. Bu ayrım, vahdet-i vücûdu şeriattan kopmaktan korumak için şârihlerin kendi elleriyle kurduğu bir sınırdır.
Panteizm nedir? Panteizm terimi Avrupa düşüncesinde oldukça geç bir tarihte, on sekizinci yüzyılın başında kullanılmaya başlamıştır; İrlandalı yazar John Toland bu kelimeyi ilk kullananlardan biri olarak anılır. Genel anlamıyla panteizm, Tanrı ile evreni özdeşleştirir: Tanrı evrenin toplamıdır ya da evrenin içinde, onun doğası olarak bulunur; evrenin ötesinde, onu aşan bir Tanrı yoktur. Bu görüşte çoğu zaman bilen, dileyen ve yaratan kişisel bir Tanrı anlayışına da yer kalmaz. Vahdet-i vücûd ile panteizmin sık sık karıştırılması, iki görüşün de "birlik" kelimesini kullanmasındandır. Ama şerhler dikkatle okunduğunda, birliğin nerede kurulduğu konusunda aralarında derin farklar görülür.
Birinci fark: aşkınlık. Şârihlere göre Hakk'ın zâtı, ahadiyyet mertebesinde hiçbir şeye benzemez, bilinmez ve âlemle sınırlanmaz. Şûrâ suresinin 11. ayetindeki "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur" ifadesi bu tenzîhin dayanağıdır. İbnü'l-Arabî tenzîhi tek başına eksik bulur ve onu teşbîhle, yani isimlerin âlemde görünmesiyle birlikte düşünür. Ama bu, zâtın âleme dönüştüğü anlamına gelmez. Panteizmde ise evrenin ötesinde bir şey yoktur; Tanrı evrenle tükenir.
İkinci fark: varlığın yönü. Panteizmde evren kendi başına gerçektir ve Tanrı onun adıdır. Vahdet-i vücûdda ise yön terstir: gerçek olan Hak'tır, âlem ise varlığını her an O'ndan alan, kendi başına bırakıldığında yok olan bir tecellîdir. Panteist "evren Tanrı'dır" der; vahdet-i vücûdu savunan şârih "âlemin kendinden varlığı yoktur, var olan O'dur" der. Aynı birlik kelimesi, iki farklı yönde işler.
Üçüncü fark: isimler, irade ve teklif. Vahdet-i vücûd, Hakk'ın isim ve sıfatlarını, ilmini ve iradesini ispat eden bir çerçevede konuşur; âlem bu isimlerin tecellîsidir ve a'yân-ı sâbite ilahî ilimdeki hakikatlerdir. Mertebe ayrımı sayesinde kulluk, ibadet ve ahlak yerinde kalır. Panteizmin genel biçimlerinde ise bilen ve dileyen bir Tanrı ile ona karşı sorumlu bir kul ilişkisi yoktur. Bu yüzden klasik şerhler vahdet-i vücûdu hem ittihad, yani iki şeyin birleşip tek olması, hem de hulûl, yani Hakk'ın bir şeyin içine girmesi iddiasından ayırır; ikisini de reddeder.
"Eşyanın aynı" cümlesi. Tartışmanın neden bitmediğini görmek için İbnü'l-Arabî'nin Fütûhât'ta geçen ve çokça tartışılan bir cümlesine bakmak yeterlidir: eşyayı açığa çıkaran ve onların aynı olan münezzehtir. Şârihler bu cümleyi mertebeler diliyle açıklar: eşyanın varlığı, ödünç bir varlık olarak, Hakk'ın varlığından başka bir kaynağa sahip değildir; ama "münezzeh" kelimesi zâtın eşyayı aştığını da hemen hatırlatır. Eleştirmenler ise aynı cümlede Yaratan ile yaratılanın özdeşleştirildiğini görür. Cümle aynıdır; okuma çerçevesi farklıdır.
İbn Teymiyye'nin eleştirisi. Ders 12.8'de İbn Teymiyye'nin vahdet-i vücûda sert eleştiriler yönelttiğini görmüştün. Onun ana itirazı şudur: bu görüş, Yaratan'ın varlığını yaratılanların varlığıyla aynı sayar ve böylece Allah ile âlem arasındaki farkı ortadan kaldırır. İbn Teymiyye ayrıca a'yân-ı sâbite düşüncesini, yok olan şeylere bir tür sabitlik tanıdığı için eleştirir. Ders 19.4'te değindiğimiz Füsûs'taki bazı yorumlar, örneğin Firavun'un imanına ilişkin sözler de onun itiraz ettiği noktalar arasındadır. Ama İbn Teymiyye'nin eleştirisinde bir ayrım da vardır: o, bu görüşü taşıyanları aynı derecede görmez ve İbnü'l-Arabî'yi, kendi deyişiyle, bu çizgideki diğer isimlere göre İslam'a daha yakın bulur. Eleştiri, kişiden çok metne yöneliktir.
Osmanlı'da savunma ve eleştiri. Osmanlı dünyasında bu tartışma iki yönde de sürdü. Savunma tarafında, Molla Fenârî'nin şerhine ek olarak, İbn Kemal'in İbnü'l-Arabî'yi öven ve onun sözlerini anlamayanların susması gerektiğini söyleyen fetvası sık anılır. Yavuz Sultan Selim'in Şam'daki türbesini yeniden düzenletmesi de bu itibarın bir göstergesi olarak görülür. Daha sonra Şamlı âlim Abdülganî en-Nâbulusî (ö. 1143/1731) vahdet-i vücûdu savunan pek çok risale yazdı. Eleştiri tarafında ise Mekke'de yaşamış Hanefî âlim Aliyyü'l-Kārî'nin, Füsûs'taki Firavun'un imanı görüşüne karşı yazdığı risale ve on yedinci yüzyılda Kadızâdeliler hareketinin tekke uygulamalarına yönelik eleştirileri anılabilir. Bu tablo, Osmanlı ilmiyesinde vahdet-i vücûdun ne topyekûn kabul ne de topyekûn ret gördüğünü gösterir.
Dengeli okuma. Bu tartışmayı öğrenirken iki kolaycılıktan uzak durmalısın. Birincisi, İbnü'l-Arabî'yi bütün eleştirilerden muaf görüp her itirazı anlamamakla açıklamaktır. İkincisi, tek bir cümleyi bağlamından koparıp bütün bir geleneği panteizmle suçlamaktır. Doğru yol, bir cümleyi okurken şu soruları sormaktır: hangi mertebe hakkında konuşuluyor, şârihler onu nasıl açıklamış, eleştirmen hangi noktaya itiraz ediyor ve itirazın dayanağı nedir?
Örnekler
- Basit: Bir talebe, bir makalede "İbnü'l-Arabî eserlerinde vahdet-i vücûd terimini sık sık kullanır" cümlesini okur. Hocası ona bu dersteki bilgiyi hatırlatır: terim İbnü'l-Arabî'nin eserlerinde bir öğretinin adı olarak geçmez; Konevî çevresindeki şârihlerde yer yer kullanılır ve eleştirmenlerin tartışmasıyla okulun adı hâline gelir. Talebe cümleyi "İbnü'l-Arabî'nin düşüncesi sonradan vahdet-i vücûd adıyla anıldı" diye düzeltir.
- Orta: Bir çalışma grubu, Kayserî'nin mukaddimesindeki beş mertebeyi bir şema hâlinde çizer: mutlak gayb, gayba yakın ruhlar âlemi, şehâdete yakın misal âlemi, mutlak şehâdet ve hepsini toplayan insan-ı kâmil. Ardından başka bir kaynakta yedi mertebeli bir şema bulurlar ve iki şemayı yan yana koyarak hangi mertebelerin bölündüğünü ya da ayrıca adlandırıldığını not ederler. Grup, "hazarât-ı hams" ifadesinin tek ve değişmez bir liste olmadığını, şârihe göre farklılaştığını görür.
- Gerçek hayat: Bir arkadaşın, sosyal medyada "Tasavvuf aslında panteizmdir, çünkü sûfîler her şey Allah'tır der" diye yazılmış bir gönderi görür ve sana sorar. Sen ona önce panteizmin evrenin ötesinde bir Tanrı tanımadığını, vahdet-i vücûd şârihlerinin ise zâtın âlemi aştığını söylediğini anlatırsın. Sonra İbn Teymiyye gibi eleştirmenlerin de ciddi itirazları olduğunu, tartışmanın her iki tarafta da gerekçeli sürdüğünü eklersin. Arkadaşın, sloganın iki tarafı da haksız biçimde basitleştirdiğini fark eder.
Uygulama
Şimdi sıra sende: Vahdet-i vücûd ile panteizm arasındaki üç farkı gerekçeli olarak yaz. Her fark için ayrı bir paragraf hazırla. Paragrafın ilk cümlesinde farkı tek cümleyle adlandır; örneğin aşkınlık, varlığın yönü ya da isimler ve teklif. İkinci cümlede vahdet-i vücûd şârihlerinin bu konuda ne söylediğini, bu dersteki bir kavramla, örneğin vücûd-ı mutlak, tecellî, mertebe ya da a'yân-ı sâbite kavramıyla açıkla. Üçüncü cümlede panteizmin aynı konudaki tutumunu yaz. Dördüncü cümlede bu farkı destekleyen bir dayanak göster: bir ayet, bir şerhten aktarılmış bir ifade ya da bu dersteki bir benzetme. Son olarak bir paragraf daha ekle ve eleştirmenlerin, özellikle İbn Teymiyye'nin, bu farklardan hangisini metinde yeterince korunmamış bulduğunu kendi cümlelerinle anlat. Şârihlere nispet ettiğin her ifadeyi bir şerhten ya da güvenilir bir akademik kaynaktan al. Hedef: Vahdet-i vücûdu panteizmden şerh geleneğinin kavramlarıyla ayırt edebilmek ve eleştirinin hangi noktaya yöneldiğini adil biçimde ifade edebilmek.
Mini test
- Vahdet-i vücûd teriminin İbnü'l-Arabî ile ilişkisi nedir?
- Molla Fenârî'nin Misbâhu'l-üns'ü hangi eserin şerhidir ve Osmanlı ilmiyesi açısından neden önemlidir?
- Kayserî'nin mukaddimesinde görülen beş mertebe hangileridir ve mertebe sayısı hakkında nelere dikkat edilmelidir?
- Vahdet-i vücûd ile panteizm arasındaki aşkınlık farkı nedir?
- İbn Teymiyye'nin vahdet-i vücûda yönelik ana itirazı nedir ve İbnü'l-Arabî'yi nasıl bir yere koyar?
Cevapları göster
- Terim İbnü'l-Arabî'nin eserlerinde bir öğretinin adı olarak geçmez. Konevî çevresindeki şârihlerin eserlerinde yer yer kullanılmış, İbn Teymiyye gibi eleştirmenlerin tartışmasıyla bir okulun adı hâline gelmiştir.
- Konevî'nin Miftâhu'l-gayb'ının şerhidir. Fıkıh, usul ve kelam âlimi olan Molla Fenârî'nin (ö. 834/1431) bu şerhi yazması, vahdet-i vücûd düşüncesinin Osmanlı medresesinde okunur hâle geldiğini gösterir.
- Mutlak gayb, gayba yakın ruhlar âlemi, şehâdete yakın misal âlemi, mutlak şehâdet ve bunları toplayan insan-ı kâmil. Mertebelerin sayısı ve adları şârihten şârihe değişir; bazı eserler altı ya da yedi mertebe sayar.
- Vahdet-i vücûd şârihlerine göre Hakk'ın zâtı âlemi aşar, hiçbir şeye benzemez ve âlemle sınırlanmaz. Panteizmde ise evrenin ötesinde bir Tanrı yoktur; Tanrı evrenle özdeştir.
- Bu görüşün Yaratan'ın varlığını yaratılanların varlığıyla aynı sayarak Allah ile âlem arasındaki farkı kaldırdığını söyler. Buna rağmen İbnü'l-Arabî'yi bu çizgideki diğer isimlere göre İslam'a daha yakın bulur.
Özet
- Vahdet-i vücûd terimi İbnü'l-Arabî'nin değil, şârihlerinin ve eleştirmenlerinin dilinde bir okulun adı hâline gelmiştir.
- Konevî ve Kayserî öğretiyi sistemleştirmiş, Molla Fenârî'nin Misbâhu'l-üns'ü ile Osmanlı ilmiyesine girmiştir.
- Öğretiye göre kendinden var olan tek varlık Hakk'ın varlığıdır; eşya O'nun isim ve sıfatlarının tecellîleridir.
- Hazarât-ı hams, tek varlığın mertebe mertebe görünüşünü anlatır; sayım şârihe göre değişir.
- Şerhler vahdet-i vücûdu aşkınlık, varlığın yönü ve teklif bakımından panteizmden ayırır; ittihad ve hulûlü reddeder.
- İbn Teymiyye ve Aliyyü'l-Kārî gibi eleştirmenlerin itirazları ile İbn Kemal ve Nâbulusî gibi savunucuların cevapları birlikte okunmalıdır.
Sonraki derse hazırlık
Ders 19.6'da İmam Rabbânî'yi ve vahdet-i şühûd görüşünü işleyeceğiz. Hazırlık: Ders 12.8'de vahdet-i şuhûd kavramının kısa tanımını görmüştün: birlik varlıkta değil, şahitliktedir. Bu tanımı hatırla. Ardından şu iki cümleyi karşılaştır: "Hepsi O'dur" ve "Hepsi O'ndandır." Bu iki cümlenin âlem hakkında ne söylediğini birer cümleyle yaz. Son olarak, güneş doğduğunda yıldızların görünmez hâle gelmesini düşün: yıldızlar yok mu olmuştur, yoksa yalnız görünmez mi olmuşlardır? Bu sorunun, vahdet-i vücûd ile vahdet-i şühûd arasındaki farkı anlamaya nasıl yardımcı olabileceğini bir cümleyle not et.