İçeriğe geç

Ders 19.4 · Seviye 3 · Tasavvuf Klasikleri

İbnü'l-Arabî: Füsûs'a giriş

1.884 kelime · yaklaşık 9 dakika okuma

Giriş

Hazırlıkta Ders 15.6'da gördüğün, Kâşânî'nin tefsirinin İbnü'l-Arabî'ye yanlış nispet edildiği bilgisini ve Ders 12.8'de gördüğün İbn Teymiyye'nin vahdet-i vücûd düşüncesine yönelttiği eleştiriyi hatırladın. Ardından Hadîd suresinin 3. ayetini mealiyle okudun: "O her şeyden öncedir; kendisinden sonraya hiçbir şeyin kalmayacağı son'dur; varlığı aşikardır; gerçek mahiyeti insan için gizlidir. O her şeyi bilir." Bu ayetteki dört ismin, Allah ile âlem arasındaki ilişki hakkında nasıl bir düşünceye kaynak olabileceğini yazdın. Son olarak âlemi bir aynaya benzetmenin ne anlama gelebileceğini tahmin ettin. Muhtemelen şöyle düşündün: ayna kendi başına bir şey göstermez, ama önüne konan şeyi yansıtır; âlem de Allah'ın isimlerini ve sıfatlarını yansıtan bir ayna olabilir. Bu tahmin, bu dersin konusu olan eserin merkezî benzetmesine çok yakındır. Ders 19.1'de Kuşeyrî'nin kavram tanımlarını, Ders 19.2'de Gazzâlî'nin ahlak sistemini, Ders 19.3'te Mevlânâ'nın şiir ve hikâye dilini gördün. Bu derste tasavvuf düşüncesinin en derin ve en çok tartışılan eserlerinden birine, İbnü'l-Arabî'nin Füsûsü'l-hikem'ine giriş yapacağız. Önce İbnü'l-Arabî'yi ve iki büyük eserini tanıyacaksın. Sonra Füsûs'un yapısını göreceksin. Ardından eserin mukaddimesini ve Âdem fassını okuyacak ve bu metni anlamak için şârihlerin rolünü öğreneceksin.

Ana anlatım

İbnü'l-Arabî kimdir? Muhyiddîn İbnü'l-Arabî, Endülüs'te, Mürsiye şehrinde doğmuş ve Şam'da vefat etmiştir (ö. 638/1240). "Şeyh-i Ekber", yani en büyük şeyh lakabıyla anılır. Gençliğini Endülüs ve Kuzey Afrika'da geçirmiş, ardından doğuya yönelmiş, hac için gittiği Mekke'de bir süre kalmış, sonra Anadolu'ya gelmiş ve ömrünün son yıllarını Şam'da geçirmiştir. Ders 15.4'te gördüğün, Ahkâmü'l-Kur'ân'ın müellifi Mâlikî fakih Ebû Bekir İbnü'l-Arabî ile karıştırılmaması gerektiğini hatırla; iki isim farklı kişilerdir. Muhyiddîn İbnü'l-Arabî, yüzlerce eser yazmış çok verimli bir müelliftir ve sonraki tasavvuf düşüncesini derinden etkilemiştir.

el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye. İbnü'l-Arabî'nin en büyük eseri, el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye, yani Mekke açılımlarıdır. Eserin adı, yazılmaya Mekke'de başlanmasından ve müellifin kendisine Mekke'de açıldığını söylediği manevî bilgilerden gelir. Fütûhât, tasavvufun hemen bütün konularını kapsayan devasa bir eserdir: ibadetlerin iç anlamları, makamlar ve haller, ilahî isimler, varlık ve bilgi meseleleri, peygamberler ve evliya burada ayrıntılı olarak ele alınır. Eserin hacmi ve dağınık yapısı, onu baştan sona okumayı zorlaştırır. Bu yüzden İbnü'l-Arabî'nin düşüncesine girmek isteyenler çoğu zaman önce daha kısa ve yoğun olan Füsûsü'l-hikem'e yönelir.

Füsûsü'l-hikem'in yazılışı. Füsûsü'l-hikem, "hikmetlerin yüzük taşları" demektir. Fass kelimesi, bir yüzüğün üzerine yerleştirilen değerli taştır. İbnü'l-Arabî, eserin mukaddimesinde, Şam'da bir rüyasında Resûlullah'ı gördüğünü, onun elinde bir kitap bulunduğunu ve kendisine bu kitabın Füsûsü'l-hikem olduğunu, onu alıp insanlara ulaştırmasını söylediğini anlatır. Müellif, eserin kendi düşüncesinin ürünü değil, kendisine verilen bir emanet olduğunu, kendisinin yalnız onu aktardığını söyler. Bu iddia, eserin sonraki dönemde hem büyük bir saygıyla hem de sert bir eleştiriyle karşılanmasının sebeplerinden biri olmuştur. Bir tarihçi ya da okur olarak, bu anlatının müellifin kendi beyanı olduğunu ve farklı biçimlerde değerlendirildiğini bilmek gerekir.

Yirmi yedi fass. Füsûs, yirmi yedi bölümden oluşur ve her bölüme fass denir. Her fass, bir peygamberin adıyla ve bir ilahî hikmetle ilişkilendirilir. İlk fass, Âdem'e ve ilahî hikmete ayrılmıştır; başlığı "Âdem kelimesinde ilahî bir hikmetin fassı" diye çevrilebilir. Ardından Şit, Nuh, İdris, İbrâhîm, İshak, İsmail gibi peygamberlerin fassları gelir ve eser, Hz. Muhammed'e ayrılan fassla sona erer. Her fassta İbnü'l-Arabî, o peygamberin kıssasından ya da kişiliğinden hareketle belirli bir ilahî hikmeti, yani varlık, bilgi ya da insan hakkında bir hakikati anlatır. Fassların sırası kronolojik bir tarih sırası değil, hikmetlerin bir düzenidir.

Füsûs'un dili. Füsûs, okunması çok zor bir metindir. Cümleleri kısa ve yoğundur; aynı kelime bir cümlede sözlük anlamıyla, bir sonrakinde teknik bir terim olarak kullanılabilir. Metin, Kur'an ayetlerini ve hadisleri çoğu zaman alışılmadık bir biçimde yorumlar ve okurdan, ayetlerin zâhir anlamının yanında işârî anlamlarını da gözetmesini ister. Ders 15.6'da gördüğün işârî tefsirin şartları, Füsûs'u okurken de akılda tutulmalıdır. Bu yoğunluk, eseri şârihler olmadan okumayı neredeyse imkânsız kılar; bu dersin sonunda şârihlerin rolünü ayrıca göreceksin. Füsûs'u ilk kez okuyan bir talebe için en güvenli yol, bir fassı önce bir şerhin özetiyle tanımak, sonra metnin kendisine dönmek ve her cümlede teknik terimleri ayrıca işaretlemektir. Aceleyle, şerhsiz ve hocasız yapılan bir okuma, metni hem yanlış anlamaya hem de ona yersiz hükümler vermeye yol açabilir.

Âdem fassı: isimlerin kendini görme arzusu. Âdem fassı, Füsûs'un en bilinen ve en temel bölümüdür. Fass şu düşünceyle açılır: Hak, sayılamayacak kadar çok olan güzel isimleri bakımından, bu isimlerin a'yânını, yani hakikatlerini görmek istedi; ya da İbnü'l-Arabî'nin kendi ifadesiyle, dilersen kendi aynını görmek istedi de diyebilirsin. Bu görme, her şeyi kuşatan bir varlıkta gerçekleşecekti. İbnü'l-Arabî burada bir ayrım yapar: bir şeyin kendi kendini görmesi ile kendisini bir aynada görmesi aynı değildir. Aynada kişi kendisini, aynanın biçimine ve niteliğine göre görür. Allah'ın isimleri de kendilerini ancak onları yansıtacak bir yerde, yani âlemde ve insanda seyredebilir.

Âlem cilasız bir ayna. İbnü'l-Arabî fassın devamında şu benzetmeyi kullanır: Allah âlemi var ettiğinde, âlem ruhsuz, biçimlenmiş bir beden gibiydi; cilalanmamış bir ayna gibiydi. Âlemdeki her varlık, Allah'ın isimlerinden birini ya da birkaçını yansıtıyordu, ama hiçbiri isimlerin hepsini birden yansıtmıyordu. Bu yüzden âlem, bir ayna olmasına rağmen, tam olarak parlamamış, bulanık bir ayna gibiydi. İlahî isimlerin tamamının bir arada yansıyabilmesi için, her şeyi kendinde toplayan bir varlığa ihtiyaç vardı. Hazırlıkta yaptığın tahmin, bu benzetmenin yalnız ilk yarısını yakalıyordu; ikinci yarısı, bu aynanın nasıl cilalandığıdır.

Âdem aynanın cilası. İbnü'l-Arabî'ye göre bu aynanın cilası Âdem'dir. Âdem, yani insan, o aynanın parlaklığı ve o suretin ruhu olmuştur. İnsan, âlemdeki bütün varlıkların niteliklerini kendinde toplayan, ilahî isimlerin hepsini birden yansıtabilen tek varlıktır. Bu yüzden insan, küçük bir âlemdir; âlem ise büyük bir insandır. İbnü'l-Arabî bu düşünceyi, Bakara suresinin 30. ayetindeki "Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim" ifadesiyle ve Âdem'e bütün isimlerin öğretilmesiyle ilişkilendirir; Ders 15.5'te bu ayetleri İbn Kesîr'in tefsiriyle okumuştun. Burada aynı ayetler, bir işârî ve metafizik okumaya konu olur. Melekler Âdem'i eleştirdiklerinde, onun kendisinde topladığı bu kapsayıcılığı, yani cem'iyyeti bilmiyorlardı.

İnsan-ı kâmil. Âdem fassının merkezî kavramlarından biri, insan-ı kâmildir. İbnü'l-Arabî'ye göre her insan, ilahî isimleri yansıtma potansiyeline sahiptir; ama bu potansiyeli tam olarak gerçekleştiren, isimlerin hepsini dengeli bir biçimde yansıtan kişi insan-ı kâmildir. İnsan-ı kâmil, Allah'ın yeryüzündeki gerçek halifesidir; âlem onunla ayakta durur ve o, ilahî isimlerin en eksiksiz aynasıdır. Peygamberler, özellikle Hz. Muhammed, bu kemalin en yüksek örnekleridir. Bu kavram, sonraki tasavvuf düşüncesinde çok etkili olmuş ve Abdülkerîm el-Cîlî gibi müellifler onu ayrı eserlerde işlemiştir. İnsan-ı kâmil, tasavvufun insan anlayışını ve seyr ü sülûkün hedefini ifade eden bir kavramdır.

Temel terimler. Âdem fassını okumak için birkaç terimi bilmek gerekir. A'yân-ı sâbite, varlıkların, dış dünyada var olmadan önce Allah'ın ilmindeki sabit hakikatleridir; her şeyin ne olacağı, onun ilahî ilimdeki hakikatine göre belirlenir. Tecellî, Allah'ın isim ve sıfatlarının bir yerde görünmesi, açığa çıkmasıdır. Mazhar, bu tecellînin gerçekleştiği yer, yani bir ismin kendisinde göründüğü varlıktır. Hikmet ise her fassta anlatılan, bir peygamberin şahsında somutlaşan ilahî bilgidir. Bu terimler, Ders 14.6'da gördüğün tasavvuf dilinin en ileri ve en teknik katmanını oluşturur ve Ders 14.6'da adını gördüğün Kâşânî'nin Istılâhât'ı gibi sözlüklerde tanımlanır.

Gizli hazine rivayeti. İbnü'l-Arabî ve takipçileri, Allah'ın âlemi yaratmasının sebebini anlatırken, Allah'ın gizli bir hazine olduğunu ve bilinmeyi sevdiği için mahlukatı yarattığını bildiren bir sözü sıkça kullanır. Bu söz, sûfî literatüründe çok yaygındır, ama hadis âlimleri onun Resûlullah'a ait sahih bir senedi olmadığını belirtmiştir. Ders 9.6'da, anlamı güzel olan bir sözün, senedi sabit olmadıkça hadis olarak nakledilemeyeceğini görmüştün. Sûfîler bu sözü, hadis olarak değil, keşf yoluyla anlamı doğrulanmış bir söz olarak kullandıklarını söyler. Füsûs'u okurken bu tür rivayetlerin statüsünü ayırt etmek, Ders 16.5'te öğrendiğin tahric bilgisini gerektirir.

Şârihlerin rolü. Füsûs'un yoğun dili, onun etrafında zengin bir şerh geleneği doğurmuştur. İbnü'l-Arabî'nin en yakın talebesi ve üvey oğlu olduğu nakledilen Sadreddin Konevî, onun düşüncesini sistemleştiren ilk kişidir ve Füsûs'un fass başlıklarını açıklayan bir eser yazmıştır. Dâvûd el-Kayserî'nin Füsûs şerhi, bu metnin en çok okunan şerhlerinden biri olmuştur; Kayserî, Osmanlı'nın ilk medresesinde müderrislik yapmış ve bu düşünceyi Osmanlı ilim geleneğine taşımıştır. Ders 15.6'da gördüğün İsmail Hakkı Bursevî de Füsûs'a Türkçe bir şerh yazmıştır. Bu şârihler, Füsûs'u okumanın vazgeçilmez yardımcılarıdır; bir cümlenin anlamını tespit etmek için birden fazla şerhe bakmak ve onları karşılaştırmak gerekir. Ders 19.5'te bu şerh geleneğinin vahdet-i vücûd kavramını nasıl sistemleştirdiğini göreceksin.

Örnekler

  • Basit: Bir talebe, "İbnü'l-Arabî" adını bir fıkıh kitabında görür ve onu Füsûs'un müellifi sanır. Hocası ona Ders 15.4'te gördükleri Ebû Bekir İbnü'l-Arabî'yi hatırlatır: Ahkâmü'l-Kur'ân'ın müellifi olan Mâlikî fakih ile Füsûs'un müellifi Muhyiddîn İbnü'l-Arabî farklı kişilerdir. Talebe, bir kaynakta bu adı gördüğünde bağlama ve künyeye bakması gerektiğini öğrenir.
  • Orta: Bir çalışma grubu, Âdem fassındaki ayna benzetmesini bir şema hâlinde çizer. Grup, âlemi cilasız bir ayna, Âdem'i o aynanın cilası ve ilahî isimleri aynada yansıyan suretler olarak gösterir. Ardından bu şemanın, Bakara suresindeki halife ve isimlerin öğretilmesi ayetleriyle nasıl ilişkilendirildiğini tartışır ve bu okumanın ayetlerin zâhir anlamını inkâr etmeden onun üzerine bir işaret eklediğini not eder.
  • Gerçek hayat: Bir arkadaşın, internette "Kuntu kenzen" diye başlayan bir sözü bir hadis olarak paylaşan bir gönderi görür ve bunun hadis olup olmadığını sorar. Sen ona bu sözün sûfî literatüründe çok yaygın olduğunu, ama hadis âlimlerinin onun sahih bir senedi olmadığını belirttiğini anlatırsın. Anlamının güzel olmasının, onu hadis olarak nakletmek için yeterli olmadığını gösterirsin.

Uygulama

Şimdi sıra sende: Füsûs'un Âdem fassından beş temel terimi, a'yân-ı sâbite, tecellî, insan-ı kâmil, mazhar ve hikmet terimlerini, şârihlere dayanarak tanımla. Her terim için bir tablo satırı hazırla. Satırda şunlar olsun: terimin Arapça yazılışı ve kökü, bu dersteki kısa tanımı, bir şârihin, Konevî, Kayserî ya da Bursevî'nin, bu terimi açıklayan bir ifadesinin özeti ve kaynağı, terimin Âdem fassında geçtiği bağlamın bir cümlelik açıklaması. Şârihlerin ifadelerini bir şerhten ya da güvenilir bir akademik kaynaktan al; doğrulayamadığın bir ifadeyi şârihe nispet etme. Tablonun altına, bu beş terimin birbirine nasıl bağlandığını gösteren bir paragraf yaz: a'yân-ı sâbitenin tecellî yoluyla bir mazharda göründüğü ve insan-ı kâmilin bu tecellîlerin en kapsamlı mazharı olduğu düşüncesini kendi cümlelerinle açıkla. Hedef: Füsûs'un temel terimlerini şerh geleneğine dayanarak tanımlayabilmek ve Âdem fassının ana fikrini bu terimler arasındaki ilişki üzerinden açıklayabilmek.

Mini test

  1. İbnü'l-Arabî kimdir ve onu hangi âlimle karıştırmamak gerekir?
  2. Füsûsü'l-hikem adı ne anlama gelir ve İbnü'l-Arabî eserin yazılışı hakkında ne anlatır?
  3. Füsûs nasıl bir yapıya sahiptir?
  4. Âdem fassındaki ayna benzetmesi nedir?
  5. "Gizli hazine" rivayetinin hadis olarak durumu nedir ve sûfîler onu nasıl kullanır?
Cevapları göster
  1. Mürsiye'de doğmuş, Şam'da vefat etmiş (ö. 638/1240) ve "Şeyh-i Ekber" diye anılan bir sûfîdir. Ahkâmü'l-Kur'ân'ın müellifi Mâlikî fakih Ebû Bekir İbnü'l-Arabî ile karıştırılmamalıdır.
  2. Hikmetlerin yüzük taşları demektir. İbnü'l-Arabî, Şam'da bir rüyada Resûlullah'ın elindeki kitabı kendisine verip insanlara ulaştırmasını söylediğini anlatır.
  3. Her biri bir peygamberin adıyla ve bir ilahî hikmetle ilişkilendirilen yirmi yedi fasstan oluşur; Âdem fassıyla başlar, Hz. Muhammed fassıyla biter.
  4. Âlem, ilahî isimleri yansıtan ama tam parlamamış, cilasız bir aynaya benzer; Âdem, yani insan, bu aynanın cilası ve bu suretin ruhu olmuştur, çünkü bütün isimleri kendinde toplayan tek varlıktır.
  5. Hadis âlimlerine göre Resûlullah'a ait sahih bir senedi yoktur. Sûfîler onu hadis olarak değil, keşf yoluyla anlamı doğrulanmış bir söz olarak kullandıklarını söyler.

Özet

  • İbnü'l-Arabî (ö. 638/1240), "Şeyh-i Ekber" diye anılan Endülüslü bir sûfîdir; Fütûhât ve Füsûs en önemli eserleridir.
  • Füsûs, her biri bir peygamber ve bir ilahî hikmetle ilişkili yirmi yedi fasstan oluşur ve çok yoğun bir dille yazılmıştır.
  • Âdem fassında âlem cilasız bir aynaya, Âdem ise o aynanın cilasına benzetilir; insan, ilahî isimlerin hepsini yansıtan kapsayıcı varlıktır.
  • İnsan-ı kâmil, a'yân-ı sâbite, tecellî, mazhar ve hikmet, fassın temel terimleridir.
  • Konevî, Kayserî ve Bursevî gibi şârihler Füsûs'un anlaşılmasında vazgeçilmezdir; rivayetlerin hadis olarak statüsü ayrıca değerlendirilmelidir.

Sonraki derse hazırlık

Ders 19.5'te vahdet-i vücûd kavramını ayrıntılı olarak işleyeceğiz. Hazırlık: Ders 12.8'de vahdet-i vücûd ve vahdet-i şühûd kavramlarını ve İbn Teymiyye'nin eleştirisini kısaca görmüştün; bu bilgileri hatırla. Ardından panteizm, yani her şeyin Tanrı olduğu ya da Tanrı'nın evrenden ibaret olduğu görüşü hakkında kısa bir tanım bul ve yaz. Bu derste gördüğün ayna benzetmesini düşünerek, bir aynadaki suretin aynanın önündeki kişiyle aynı şey olup olmadığını iki cümleyle değerlendir. Bu değerlendirmenin, vahdet-i vücûd ile panteizm arasındaki farkı anlamaya nasıl yardımcı olabileceğini bir cümleyle not et.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.

Müfredattaki ders planı — 19.4

Muhyiddîn İbnü'l-Arabî'nin (ö. 638/1240) hayatı, el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye ve Füsûsü'l-hikem'in yeri, Füsûs'un 27 fassının her birinin bir peygambere ve bir ilahi hikmete bağlanması anlatılır. Mukaddime ve "Fass-ı Âdemî" okunur: ilahi isimlerin kendini görme arzusu, âlemin cilasız ayna, Âdem'in o aynanın cilası olması ve insan-ı kâmil kavramı. Konevî, Kaysarî ve Bursevî gibi şârihlerin Füsûs'un anlaşılmasındaki rolü vurgulanır. Uygulama: Âdem fassından beş temel terimi (a'yân-ı sâbite, tecellî, insan-ı kâmil, mazhar, hikmet) şârihlere dayanarak tanımlamak.