Giriş
Hazırlıkta Mesnevî'nin ilk on sekiz beytini, "Dinle, bu ney nasıl şikâyet ediyor" diye başlayan girişi, bir Türkçe tercümeden okudun. Neyin kamışlıktan koparılmasının ve bu yüzden inlemesinin neyi temsil edebileceğini iki cümleyle yazdın. Ardından Ders 12.4'te gördüğün kalp, ruh ve sır kavramlarını hatırladın ve neyin şikâyetinin bunlardan hangisiyle ilişkili olabileceğini tahmin ettin. Muhtemelen neyin, aslından, yani Allah katındaki yurdundan ayrı düşmüş insan ruhunu temsil ettiğini ve onun iniltisinin bu ayrılığın özlemi olduğunu düşündün. Bu yorum, Mesnevî şârihlerinin büyük çoğunluğunun verdiği yoruma çok yakındır. Ders 19.1'de Kuşeyrî'nin kavramları tanımlayan nesrini, Ders 19.2'de Gazzâlî'nin sistemli ahlak kitabını okudun. Bu derste tasavvufun bambaşka bir dille, şiir ve hikâyeyle anlatıldığı büyük esere, Mevlânâ'nın Mesnevî'sine geçiyoruz. Önce Mevlânâ'nın hayatını ve Mesnevî'nin yazılışını göreceksin. Sonra eserin anlatım yöntemini, hikâye içinde hikâyeyi inceleyeceksin. Ardından ilk on sekiz beyti ve "Padişah ile câriye" hikâyesini, klasik şârihlerin yorumlarına dayanarak katman katman okuyacak ve Osmanlı'daki mesnevîhanlık geleneğini tanıyacaksın.
Ana anlatım
Mevlânâ'nın hayatı. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Horasan'ın Belh şehrinde doğmuş ve Konya'da vefat etmiştir (ö. 672/1273). Babası, "âlimlerin sultanı" lakabıyla anılan Bahâeddin Veled, ailesiyle birlikte Belh'ten göç etmiş ve uzun bir yolculuktan sonra Selçuklu başkenti Konya'ya yerleşmiştir. Mevlânâ, babasının vefatından sonra onun yerine geçmiş, bir müderris ve vaiz olarak tanınmıştır. Hayatının dönüm noktası, Şems-i Tebrîzî ile karşılaşmasıdır. Bu karşılaşma, bir fakih ve müderrisi, aşkı ve manevî tecrübeyi şiirle dile getiren bir şaire dönüştürmüştür. Şems'in ortadan kaybolmasının ardından yaşadığı ayrılık acısı, onun şiirinin temel temalarından biri olmuştur.
Mesnevî'nin yazılışı. Mesnevî, Mevlânâ'nın müridi Hüsâmeddin Çelebi'nin isteğiyle yazılmıştır. Rivayete göre Hüsâmeddin Çelebi, müridlerin tasavvufu öğrenmek için başka şairlerin eserlerini okuduğunu görerek Mevlânâ'dan kendilerine ait bir eser istemiş, Mevlânâ da bunun üzerine ilk on sekiz beyti kendi eliyle yazılmış olarak ona vermiştir. Eserin geri kalanı, Mevlânâ'nın söyledikleri Hüsâmeddin Çelebi tarafından yazıya geçirilerek oluşmuştur. Mesnevî, Farsça yazılmış, altı ciltten ve yirmi beş bini aşkın beyitten oluşan büyük bir eserdir. Mevlânâ onu, anlatımı yarıda kalmış bir hâlde bırakmıştır; son cilt, bir hikâyenin ortasında sona erer.
Mesnevî biçimi. Mesnevî, aynı zamanda bir şiir biçiminin adıdır: her beytin iki dizesinin kendi arasında kafiyeli olduğu, uzun anlatımlar için elverişli bir nazım şeklidir. Mevlânâ'nın eseri bu biçimin en ünlü örneği olduğu için, "Mesnevî" denince çoğu zaman doğrudan onun eseri anlaşılır. Mevlânâ'dan önce de Fars edebiyatında tasavvufi mesneviler yazılmıştı; Senâî ve Attâr bu geleneğin önemli isimleridir. Mevlânâ, bu geleneği sürdürür, ama ona kendi derinliğini ve genişliğini katar. Mesnevî, bir şiir kitabı olmanın yanında, Kur'an ayetleri, hadisler, tasavvuf kavramları ve gündelik hayattan hikâyelerle örülmüş bir öğretim kitabıdır.
Hikâye içinde hikâye. Mesnevî'nin en belirgin anlatım özelliği, hikâye içinde hikâye yöntemidir. Mevlânâ bir hikâyeyi anlatmaya başlar, bir noktada o hikâyeden bir ders çıkarmak için durur, bu dersi açıklarken başka bir hikâyeye geçer, o hikâyenin içinde de bir başkasını anlatır ve sonunda, bazen sayfalar sonra, ilk hikâyeye döner. Bu yöntem, ilk okuyanı şaşırtabilir; ama Mesnevî'nin amacına uygundur. Mevlânâ, okuru düz bir çizgide değil, çağrışımlar ve anlam katmanları arasında dolaştırarak düşündürür. Her hikâye, bir başka hikâyenin anlamını açar ve okur, hikâyeler arasındaki bağlantıları kendisi kurmaya davet edilir. Bu yüzden Mesnevî'yi okurken ana hikâyenin ipini kaybetmemek için hikâyelerin bir haritasını çıkarmak yararlı olur.
Ney'in şikâyeti: ilk beyit. Mesnevî şu beyitle başlar: "Bişnev în ney çün şikâyet mî-koned / Ez cudâyîhâ hikâyet mî-koned", yani "Dinle, bu ney nasıl şikâyet ediyor; ayrılıklardan nasıl hikâye ediyor." İkinci beyitte ney, kendisini kamışlıktan kestiklerinden beri iniltisiyle erkeği ve kadını ağlattığını söyler. Beyitlerde neyin iki durumu vardır: kamışlıktaki, yani aslındaki birlik hâli ve oradan koparılmış olmanın ayrılık hâli. Ney, bu ayrılığı yaşayan her kalbin sesini dile getirir; kendi aslından uzak düşen herkesin, oraya dönme zamanını aradığını söyler. İlk beytin "dinle" diye başlaması da anlamlıdır: Mesnevî, okuru bir söze kulak vermeye, bir iniltiyi duymaya çağırarak açılır.
Ney'in yorumu. Klasik şârihlerin çoğu, neyi insan ruhunun, kamışlığı ise ruhun aslı olan ilahî âlemin sembolü olarak okur. Ney nasıl kamışlıktan kesilip delinerek bir çalgıya dönüşmüşse, insan ruhu da aslından ayrılıp bu dünyaya gelmiş ve bu ayrılığın acısını taşır. Neyin içinin boş olması da bir anlam taşır: ney ancak içi boşaltıldığında ses verir; insan da nefsinin isteklerinden arındığında, içinden hakikatin sesi duyulur. Bazı şârihler ise neyi, Mevlânâ'nın kendisi ya da kâmil bir insan olarak yorumlamıştır: onun sözleri, aslından ayrı düşmüş insanlara yolu hatırlatan bir iniltidir. Bu farklı yorumlar birbirini dışlamaz; Mesnevî'nin sembolleri, birden fazla katmanda okunabilir.
On sekizinci beyit. Ney girişi on sekizinci beyitle kapanır: "Der neyâbed hâl-i puhte hîç hâm / Pes suhan kûtâh bâyed vesselâm", yani "Hiçbir ham, pişmiş olanın hâlinden anlamaz; öyleyse söz kısa kesilmelidir, vesselam." Bu beyit, Mesnevî'nin bir sınırı olduğunu itiraf eder: manevî tecrübenin bir kısmı, onu yaşamamış olana sözle tam olarak aktarılamaz. Ders 19.2'de Gazzâlî'nin mükâşefe ilminin kitaplarla aktarılamayacağını söylediğini görmüştün; Mevlânâ burada aynı gerçeği şiirin diliyle ifade eder. Ham ile pişmiş arasındaki fark, bilgi ile yaşanmış tecrübe arasındaki farktır. Bu yüzden Mesnevî'yi yalnız okumak yetmez; onun anlattığı hâllerin bir kısmı, ancak yaşanarak anlaşılır.
Padişah ile câriye: hikâye. Ney girişinden sonra Mesnevî'nin ilk hikâyesi başlar. Bir padişah ava çıkarken bir câriye görür, ona gönül verir ve onu satın alır. Ama câriye hastalanır. Padişah hekimleri çağırır; hekimler, onu iyileştireceklerini iddia eder, ama "inşallah" demeden, yalnız kendi bilgilerine güvenerek konuşurlar. İlaçlar işe yaramaz, hastalık artar. Padişah çaresiz kalınca mescide gider ve ağlayarak dua eder. Rüyasında kendisine bir hekimin geleceği müjdelenir. Gelen ilahî hekim, câriyenin nabzını dinlerken ona memleketini ve tanıdıklarını sorar ve bir şehrin adı geçtiğinde nabzının hızlandığını fark eder. Böylece câriyenin hastalığının bedenî değil, o şehirdeki bir kuyumcuya duyduğu aşk olduğunu anlar.
Padişah ile câriye: çözüm. Hekim, padişaha kuyumcuyu getirtmesini öğütler. Kuyumcu, zengin hediyelerle kandırılıp getirilir ve câriyeyle evlendirilir; câriye iyileşir. Ama hekim, kuyumcuya fark ettirmeden bir şerbet verir ve kuyumcu yavaş yavaş zayıflar, güzelliğini kaybeder. Güzelliği kaybolunca câriyenin ona olan aşkı da söner ve kuyumcu sonunda ölür. Mevlânâ, hikâyenin bu kısmının bir okuru rahatsız edebileceğini bilir ve hemen bir açıklama yapar: hekimin bu işi nefsî bir sebeple değil, ilahî bir emir ve hikmetle yaptığını söyler ve Kur'an'daki Hızır kıssasını hatırlatır. Ders 12.7'de Kehf suresindeki Mûsâ ile Hızır kıssasını ve onun sınırlarını görmüştün.
Hikâyenin katmanları. Şârihler bu hikâyeyi birkaç katmanda okur. Zâhir katmanda, bir padişahın bir câriyeye aşkı ve hastalığının çaresini arayışı anlatılır. Sembolik katmanda, şârihlerin bir kısmına göre padişah akla ya da ruha, câriye nefse, kuyumcu nefsin bağlandığı geçici dünya güzelliklerine, ilahî hekim ise kâmil bir mürşide işaret eder; bazı şârihler bu hekimde Mevlânâ'nın Şems'le karşılaşmasının bir yansımasını da görür. Ahlakî ve tasavvufi katmanda ise hikâye birkaç ders verir: geçici güzelliklere bağlanan aşkın, o güzellik solunca sönmeye mahkûm olduğunu; kendi bilgisine güvenip "inşallah" demeyen hekimlerin başarısız olduğunu; gerçek şifanın ancak Allah'a sığınmakla bulunduğunu. Bu katmanlar, Ders 15.6'da gördüğün zâhir ve işaret ayrımının bir hikâye üzerindeki uygulamasıdır.
Şerh geleneği. Mesnevî'nin sembollerle dolu dili, onu şerh etme ihtiyacını doğurmuştur. Osmanlı döneminde yazılan şerhlerin en önemlilerinden biri, Mevlevî şeyhi İsmail Ankaravî'nin Türkçe şerhidir; Ankaravî, beyitleri tek tek açıklar ve onları Kur'an, hadis ve tasavvuf kavramlarıyla ilişkilendirir. Yirminci yüzyılda ise Abdülbâki Gölpınarlı, Mesnevî'nin tercümesini ve şerhini yapmış, Mevlânâ'nın dilini ve Mevlevî kültürünü derinlemesine bilen bir araştırmacı olarak bu eseri geniş bir okur kitlesine ulaştırmıştır. Bu iki şârih arasında yaklaşım farkları vardır: Ankaravî klasik tasavvuf ve özellikle İbnü'l-Arabî çizgisinin kavramlarıyla okur, Gölpınarlı ise tarihî ve edebî bağlamı da öne çıkarır.
Mesnevîhanlık. Osmanlı döneminde Mesnevî, yalnız okunan bir kitap değil, okutulan bir kitap olmuştur. Mevlevîhânelerde ve bazı camilerde, Mesnevî'yi okuyup açıklamakla görevli kişilere mesnevîhan denirdi. Mesnevîhanlar, eseri bir hocadan icazetle okur ve talebelerine aktarırdı; böylece Mesnevî okuma, bir silsile içinde sürdürülen bir ilim geleneği hâline gelmişti. Mesnevî dersleri yalnız Mevlevîlere değil, geniş bir halk kitlesine de açıktı. Bu gelenek, Mesnevî'nin Osmanlı toplumunda bir ahlak ve tasavvuf eğitiminin temel kaynaklarından biri olmasını sağlamıştır. Bugün de pek çok şehirde Mesnevî okuma meclisleri bu geleneği sürdürmektedir.
Örnekler
- Basit: Bir talebe Mesnevî'yi okumaya başlar, ama birkaç sayfa sonra hangi hikâyenin anlatıldığını kaybeder. Hocası ona hikâye içinde hikâye yöntemini anlatır ve bir harita çıkarmasını önerir: ana hikâyeyi bir sütuna, araya giren hikâyeleri girintili olarak altına yazmasını. Talebe haritayı çıkarınca Mevlânâ'nın bir hikâyeden ötekine hangi fikirle geçtiğini görmeye başlar.
- Orta: Bir çalışma grubu, "Padişah ile câriye" hikâyesindeki kuyumcunun ölümünü tartışır. Grup, hikâyenin zâhir katmanda rahatsız edici olduğunu kabul eder; ardından Mevlânâ'nın bu kısma Hızır kıssasıyla getirdiği açıklamayı ve şârihlerin kuyumcuyu nefsin bağlandığı geçici dünya güzelliğinin sembolü olarak okumasını inceler. Grup, sembolik okumanın zâhir anlamı ortadan kaldırmadığını, ama hikâyenin asıl amacını gösterdiğini tartışır.
- Gerçek hayat: Bir arkadaşın, bir kişiye olan hayranlığının, o kişiyi yakından tanıdıkça söndüğünü ve bu yüzden kendini boşlukta hissettiğini anlatır. Sen ona câriyenin kuyumcuya olan aşkının, onun güzelliği solunca sönmesini hatırlatırsın. Mevlânâ'nın hikâyesinin, geçici niteliklere bağlanan sevginin kırılganlığını ve kalbin daha kalıcı bir sevgiye yönelmesi gerektiğini anlattığını paylaşırsın.
Uygulama
Şimdi sıra sende: Mesnevî'den bir hikâye seç ve onun zâhir anlamını, sembollerini ve ahlakî-tasavvufi dersini üç sütunlu bir tabloyla çıkar. Bu derste gördüğün "Padişah ile câriye" hikâyesini ya da Mesnevî'nin ilk cildinden başka bir hikâyeyi kullanabilirsin. Hikâyeyi güvenilir bir tercümeden oku ve mümkünse bir şerhe, Ankaravî ya da Gölpınarlı şerhine, başvur. Tablonun ilk sütununa hikâyenin olay örgüsünü beş cümleyle özetle. İkinci sütuna hikâyedeki başlıca karakterlerin ve nesnelerin sembolik anlamlarını, her biri için bir şârihin yorumuna dayanarak yaz; şârihler farklı yorumlar veriyorsa her ikisini de belirt. Üçüncü sütuna hikâyenin verdiği en az iki ahlakî ya da tasavvufi dersi yaz. Tablonun altına, hikâyedeki bir sembolün bu modülde ya da Modül 12'de gördüğün bir tasavvuf kavramıyla nasıl ilişkili olduğunu iki cümleyle açıkla. Hedef: Mesnevî'den bir hikâyeyi zâhir, sembol ve ders katmanlarına ayırabilmek, şerh geleneğinden yararlanarak sembolleri yorumlayabilmek ve hikâyeyi tasavvuf kavramlarıyla ilişkilendirebilmek.
Mini test
- Mesnevî nasıl yazılmıştır ve ilk on sekiz beyit hakkında ne rivayet edilir?
- Hikâye içinde hikâye yöntemi nedir ve Mesnevî'nin amacına nasıl hizmet eder?
- Klasik şârihlerin çoğu ney ve kamışlığı nasıl yorumlar?
- On sekizinci beyit neyi ifade eder ve Gazzâlî'nin hangi ayrımıyla ilişkilidir?
- "Padişah ile câriye" hikâyesi hangi katmanlarda okunur?
Cevapları göster
- Hüsâmeddin Çelebi'nin isteğiyle, Mevlânâ'nın söyledikleri onun tarafından yazıya geçirilerek oluşmuştur; Farsça, altı ciltlik ve yirmi beş bini aşkın beyitlik bir eserdir. İlk on sekiz beytin Mevlânâ tarafından kendi eliyle yazılıp Hüsâmeddin Çelebi'ye verildiği rivayet edilir.
- Bir hikâye anlatılırken araya başka hikâyelerin girmesi ve sonunda ilk hikâyeye dönülmesidir. Okuru çağrışımlar ve anlam katmanları arasında dolaştırarak düşündürür ve hikâyeler arasındaki bağlantıları kurmaya davet eder.
- Neyi aslından ayrı düşmüş insan ruhu, kamışlığı ise ruhun aslı olan ilahî âlem olarak yorumlar; neyin içinin boş olması nefsten arınmayı temsil eder.
- Hiçbir hamın pişmiş olanın hâlinden anlamayacağını, manevî tecrübenin sözle tam aktarılamayacağını ifade eder. Gazzâlî'nin mükâşefe ilminin kitaplarla aktarılamayacağı görüşüyle ilişkilidir.
- Zâhir katmanda bir aşk ve şifa arayışı hikâyesi; sembolik katmanda padişahın akıl ya da ruh, câriyenin nefs, kuyumcunun geçici dünya güzellikleri, hekimin mürşid olduğu bir anlatı; ahlakî-tasavvufi katmanda geçici güzelliklere bağlanan aşkın kırılganlığı ve gerçek şifanın Allah'a sığınmakla bulunması dersi.
Özet
- Mevlânâ (ö. 672/1273), Belh'ten Konya'ya göç etmiş bir âlimdir; Şems-i Tebrîzî ile karşılaşması onu bir şaire dönüştürmüştür.
- Mesnevî, Hüsâmeddin Çelebi'nin isteğiyle yazılmış, altı ciltlik Farsça bir eserdir ve hikâye içinde hikâye yöntemiyle anlatılır.
- Ney girişi, aslından ayrı düşmüş ruhun özlemini dile getirir ve manevî tecrübenin sözle tam aktarılamayacağını itiraf ederek kapanır.
- "Padişah ile câriye" hikâyesi, zâhir, sembol ve ahlakî-tasavvufi ders katmanlarında okunur.
- Ankaravî ve Gölpınarlı şerhleri ile Osmanlı'daki mesnevîhanlık geleneği, Mesnevî'nin anlaşılmasında ve aktarılmasında merkezî bir rol oynamıştır.
Sonraki derse hazırlık
Ders 19.4'te İbnü'l-Arabî'nin Füsûsü'l-hikem'ine giriş yapacağız. Hazırlık: Ders 15.6'da Kâşânî'nin tefsirinin İbnü'l-Arabî'ye yanlış nispet edildiğini, Ders 12.8'de de İbn Teymiyye'nin vahdet-i vücûd düşüncesini eleştirdiğini görmüştün; bu iki bilgiyi hatırla. Ardından Hadîd suresinin 3. ayetini mealiyle oku: "O her şeyden öncedir; kendisinden sonraya hiçbir şeyin kalmayacağı son'dur; varlığı aşikardır; gerçek mahiyeti insan için gizlidir. O her şeyi bilir." Bu ayetteki dört ismin, Allah ile âlem arasındaki ilişki hakkında nasıl bir düşünceye kaynak olabileceğini iki cümleyle yaz. Son olarak âlemi bir aynaya benzetmenin ne anlama gelebileceğini bir cümleyle tahmin et.