Giriş
Hazırlıkta Ders 11.5'te gördüğün hudûs delilini ve imkân-vücub delilini hatırladın ve her birini iki cümleyle özetledin. Hudûs delili âlemin değişkenliğinden onun sonradan var olduğunu, oradan da bir yaratıcısı olduğunu çıkarıyordu. İmkân delili ise âlemin var olması da olmaması da mümkün olan bir varlık olduğundan, onu var eden zorunlu bir varlığa ulaşıyordu. Ardından bir soru düşündün: bir cismi sürekli ikiye bölsen, sonunda bölünemeyen bir parçaya ulaşır mısın, yoksa bölme sonsuza kadar sürer mi? Bu sorunun âlemin bir başlangıcı olup olmadığı sorusuyla ilişkisini de not ettin. Muhtemelen şunu sezdin: sonsuz bölünebilirlik, bir tür sonsuzluğu kabul etmek demektir ve kelamcılar sonsuzluğa, özellikle geçmişe doğru uzanan sonsuz bir diziye kuşkuyla bakar. Bu sezgi, bu dersin konusu olan kelam atomculuğunun arkasındaki düşünceyi yakalar. Ders 11.5'te delillerin genel yapısını, Ders 14.5'te temel terimleri, Ders 18.5'te de el-Mevâkıf'ın umûr-i âmme, arazlar ve cevherler mevkıflarını görmüştün. Bu derste bu bilgileri bir araya getirip kelamın varlık anlayışını teknik terimleriyle inceleyeceğiz. Önce vâcib, mümkün ve mümteni ayrımını ve vücûd ile mâhiyet ilişkisini göreceksin. Sonra kelam atomculuğunu ve araz teorisini öğreneceksin. Ardından hudûs delilini bu terimlerle yeniden kuracak ve imkân deliliyle karşılaştıracaksın.
Ana anlatım
Üç modalite. Kelamcılar ve filozoflar, akla gelen her şeyi varlıkla ilişkisi bakımından üç gruba ayırır. Ders 14.5'te bu terimlerin kökünü ve kalıbını görmüştün. Vâcib, varlığı zorunlu olan, yokluğu düşünülemeyendir. Mümteni, varlığı imkânsız olan, var olduğu düşünülemeyendir; bir şeyin aynı anda hem var hem yok olması gibi. Mümkün ise var olması da olmaması da düşünülebilendir. Filozoflar, özellikle İbn Sînâ, vâcibi ikiye ayırır: varlığı kendi zatından gelen, yani kendi zatı itibarıyla vâcib olan ve varlığı bir başkası sayesinde zorunlu hâle gelen, yani başkası itibarıyla vâcib olan. Bu ikinci tür, kendi zatı bakımından mümkün, ama sebebi var olduğu için zorunlu olarak var olan şeylerdir.
Tercih eden sebep ilkesi. Mümkün kavramının merkezinde bir ilke vardır: mümkün bir şey, kendi başına var olmakla yok olmak arasında eşit bir konumdadır ve bu iki taraftan birinin ağır basması için bir sebebe muhtaçtır. Kelamcılar bu ilkeyi, bir tercih edici olmadan tercihin imkânsız olduğu diye ifade eder. Bir terazinin iki kefesi eşitken, bir şey eklenmeden birinin ağır basması düşünülemez. Bu ilke, hem hudûs delilinin hem de imkân delilinin temelindedir. Ders 18.6'da gördüğün zarûrî bilgi kavramıyla ilişkisi de önemlidir: kelamcılara göre bu ilke, bir akıl yürütmeyle değil, zorunlu olarak bilinen bir ilkedir; onu reddeden biri, bir şeyin sebepsiz olarak var olabileceğini kabul etmek zorunda kalır.
İhtiyacın sebebi: hudûs mu, imkân mı? el-Mevâkıf'ta tartışılan ince bir mesele, bir varlığın bir sebebe neden muhtaç olduğudur. Kelamcıların çoğuna göre bir şey sonradan var olduğu, yani hâdis olduğu için bir sebebe muhtaçtır. Filozoflara göre ise bir şey mümkün olduğu için sebebe muhtaçtır; sonradan var olmuş olması ya da olmaması bu ihtiyacı değiştirmez. Bu fark, iki delilin ayrılış noktasını gösterir. Hudûs delili, ihtiyacın sebebini hudûsta bulduğu için önce âlemin sonradan var olduğunu ispat etmek zorundadır. İmkân delili ise ihtiyacın sebebini imkânda bulduğu için, âlemin ezelî olduğu varsayılsa bile işler. Ders 11.5'te imkân delilinin âlemin ezelîliğini savunan filozoflara karşı da kullanılabileceğini görmüştün; bu tartışma, o farkın felsefî temelidir.
Vücûd ve mâhiyet. Kelamın varlık anlayışında bir başka önemli mesele, bir şeyin varlığı ile onun ne olduğu, yani mâhiyeti arasındaki ilişkidir. İbn Sînâ'ya göre mümkün varlıklarda varlık, mâhiyete sonradan eklenen bir şeydir: bir üçgenin ne olduğunu, onun var olup olmadığını bilmeden de bilebiliriz; bu da varlığın mâhiyetin bir parçası olmadığını gösterir. Allah'ta ise varlık, zatının kendisidir; O'nun mâhiyeti varlığından ayrı değildir. Eş'arî'ye nispet edilen görüşe göre ise her şeyin varlığı, onun zatının aynıdır; varlık, mâhiyete eklenen ayrı bir şey değildir. Fahreddin er-Râzî gibi sonraki kelamcılar ise bu konuda filozofların görüşüne yaklaşmıştır. el-Mevâkıf, bu görüşleri ve delillerini ayrıntılı olarak tartışır.
Kelam atomculuğu. Kelamcıların büyük çoğunluğu, cisimlerin sonsuza kadar bölünemeyeceğini, sonunda bölünmeyen en küçük parçalara ulaşılacağını savunmuştur. Bu parçaya "cevher-i ferd", yani tek cevher, ya da "el-cüz'ü'llezî lâ yetecezzâ", yani bölünmeyen parça denir. Ders 14.5'te cevheri, kendi başına var olan ve yer kaplayan şey olarak tanımlamıştık; kelam atomculuğunda cisimler, bu bölünmeyen cevherlerin bir araya gelmesiyle oluşur. Bu görüşün ilk savunucuları arasında Mu'tezilî kelamcı Ebü'l-Hüzeyl el-Allâf anılır. Aynı dönemde Mu'tezilî Nazzâm ise cisimlerin sonsuza kadar bölünebileceğini savunmuş, bu yüzden öteki kelamcılar tarafından eleştirilmiştir.
Atomculuğun delili. Kelamcılar bölünmeyen parçanın varlığını çeşitli delillerle savunmuştur. En bilinen delillerden biri şudur: eğer cisimler sonsuza kadar bölünebilseydi, bir hardal tanesinde de bir dağda da sonsuz sayıda parça bulunurdu. Bu durumda ikisinin parça sayısı eşit olurdu ve hardal tanesinin dağdan küçük olmasının bir açıklaması kalmazdı. Filozoflar ise bu delile, cisimlerin bilfiil değil ama bilkuvve, yani imkân olarak sonsuza kadar bölünebileceğini söyleyerek karşı çıkmıştır: bir cisim bilfiil sonsuz parçadan oluşmaz, ama bölme işlemi hiçbir noktada zorunlu olarak durmaz. Filozoflara göre cisim, heyûlâ ve sûretten oluşur, bölünmeyen parçalardan değil. Bu tartışma, el-Mevâkıf'ın dördüncü mevkıfında ayrıntılı olarak ele alınır.
Atomculuk neden önemliydi? Kelam atomculuğu, yalnız bir tabiat teorisi değil, bir ilahiyat teorisinin parçasıdır. Âlem bölünmeyen cevherlerden ve onlara gelip giden arazlardan oluşuyorsa, âlemdeki her şey, sonlu sayıda parçanın sürekli olarak birleşip ayrılmasından ibarettir. Bu tablo, Ders 18.3'te gördüğün Gazzâlî'nin nedensellik anlayışıyla uyumludur: cisimlerin kendi içinde bir tabiatı, bir yakma ya da yanma gücü yoktur; her birleşme ve ayrılma, Allah'ın yaratmasıyla gerçekleşir. Atomculuk, böylece âlemin her anının ilahî bir fiile bağlı olduğu düşüncesini destekleyen bir varlık tablosu sunar.
Araz teorisi. Kelamcılara göre cevherler, arazlar olmadan var olamaz. Arazlar, cevherlerde bulunan ve kendi başına var olamayan niteliklerdir: renk, sıcaklık, hareket, sükûn ve benzerleri. Kelamcılar, her cevherin mutlaka bazı arazlara sahip olduğunu savunur. Bu arazların en temel olanları, "ekvân", yani oluşlar diye anılan dört durumdur: hareket, sükûn, bir araya gelme ve ayrılma. Her cevher, bir anda ya hareket hâlinde ya da sükûn hâlindedir ve ya başka bir cevherle bir aradadır ya da ondan ayrıdır. Bu dört durumdan hiçbirinde olmayan bir cevher düşünülemez. Bu öncül, hudûs delilinin teknik biçiminin anahtarıdır.
Arazlar iki zamanda kalmaz. Eş'arî kelamcıların önemli bir tezi, arazların iki zamanda var olarak kalmadığıdır. Buna göre bir renk ya da bir hareket, bir an var olur ve bir sonraki anda yok olur; bir sonraki anda gördüğümüz renk, öncekinin devamı değil, Allah'ın yeniden yarattığı benzer bir renktir. Bu tez, âlemin sürekli bir yeniden yaratılma içinde olduğu anlayışına yol açar. Kelamcılar bu anlayışı, Rahmân suresinin 29. ayetindeki "O her an kainata tasarruf etmektedir" ifadesiyle ilişkilendirmiştir. Bu tez, Gazzâlî'nin nedensellik eleştirisiyle birlikte düşünüldüğünde, âlemdeki düzenin her an ilahî bir iradeyle sürdürüldüğü tablosunu tamamlar. Filozoflar ve bazı kelamcılar ise arazların belirli bir süre var olarak kalabileceğini savunmuştur.
Hudûs delilinin teknik biçimi. Bu terimlerle hudûs delili şöyle yeniden kurulur. Birinci öncül: âlem, cevherlerden ve arazlardan ibarettir; Akâid-i Nesefiyye bunu "a'yân ve a'râz" diye ifade eder. İkinci öncül: arazlar hâdistir; çünkü onların yok olup yerine başkalarının geldiğini görürüz, hareket sükûna, bir araya gelme ayrılmaya dönüşür, yok olabilen bir şey de ezelî olamaz. Üçüncü öncül: cevherler arazlardan, özellikle dört oluştan hiçbir zaman ayrı olamaz. Dördüncü öncül: hâdis olan şeylerden hiçbir zaman ayrı olmayan bir şey de hâdistir; çünkü onun ezelî olması, ezelden beri başlangıcı olmayan bir hâdisler dizisinin var olmasını gerektirir ve böyle bir dizi, Ders 11.5'te gördüğün teselsülün imkânsızlığı gereği imkânsızdır. Sonuç: cevherler de hâdistir; öyleyse âlemin tamamı hâdistir ve bir muhdise muhtaçtır.
İmkân deliliyle karşılaştırma. Hudûs delili ile imkân delili aynı sonuca, âlemin bir yaratıcıya muhtaç olduğu sonucuna ulaşır, ama farklı yollardan. Hudûs delili âlemin zaman içindeki başlangıcını ispat etmeye dayanır ve bu yüzden cevher, araz ve oluşlar gibi tabiat teorisinin kavramlarına ihtiyaç duyar. Bu, delili, o tabiat teorisinin kabul edilmesine bağımlı kılar: bugün atomculuğun ve dört oluş teorisinin klasik biçimini kabul etmeyen biri için delilin bazı öncülleri tartışmalı hâle gelir. İmkân delili ise tabiat teorisinden daha bağımsızdır: yalnız âlemdeki şeylerin mümkün olduğunu, yani var olmalarının zorunlu olmadığını kabul etmeyi gerektirir. Bu yüzden müteahhirîn kelamcıları, özellikle Râzî'den sonra, imkân delilini de sıkça kullanmış ve iki delili birbirini tamamlayan yollar olarak görmüştür.
Bugünün tartışmalarında. Kelamın bu klasik tartışmaları, günümüzde de farklı biçimlerde yeniden gündeme gelmiştir. Âlemin bir başlangıcı olup olmadığı sorusu, modern kozmoloji tartışmalarında yeniden canlanmış; geçmişe doğru sonsuz bir diziyi imkânsız gören klasik argüman, çağdaş din felsefesinde "kelam kozmolojik argümanı" adıyla yeniden savunulmuştur. Ancak klasik delilleri bugünün diliyle kurarken dikkatli olmak gerekir: bir delilin gücü, dayandığı öncüllerin gücüne bağlıdır ve eski bir tabiat teorisine dayanan bir öncülü, modern bilimle desteklenmiş gibi sunmak doğru değildir. Ders 18.8'de çağdaş kelamın gündemini işlerken, klasik kavramların bugünün sorularına nasıl uygulanabileceğini ve nerede yeniden düşünülmesi gerektiğini tartışacağız.
Örnekler
- Basit: Bir talebe, "âlem sonradan var olmuşsa, onu var eden de sonradan var olmuş olmalı" diye düşünür. Hocası ona tercih eden sebep ilkesini ve teselsülün imkânsızlığını hatırlatır: sonradan var olan her şey bir sebebe muhtaçtır, ama bu sebepler zinciri sonsuza gidemez ve sonunda sonradan var olmamış, zorunlu bir varlığa ulaşır. Talebe, delilin bu son adımının tren ve lokomotif örneğiyle nasıl anlatıldığını hatırlar.
- Orta: Bir çalışma grubu, hardal tanesi ile dağ örneğini tartışır. Grup, kelamcıların sonsuz bölünebilirliğin iki cismin parça sayısını eşitleyeceği itirazını, filozofların ise bilfiil ve bilkuvve ayrımıyla verdiği cevabı karşılaştırır. Ardından modern matematikte farklı büyüklükteki sonsuzlukların ele alınış biçimini hatırlar ve klasik tartışmanın bugün nasıl yeniden değerlendirilebileceğini konuşur.
- Gerçek hayat: Bir arkadaşın, evrenin sonsuzdan beri var olduğunu, bu yüzden bir yaratıcıya ihtiyaç olmadığını söyler. Sen ona hudûs delilinin âlemin başlangıcını ispat etmeye dayandığını, ama imkân delilinin âlem sonsuzdan beri var olsa bile işlediğini anlatırsın: âlemdeki her şeyin var olması zorunlu değilse, onun varlığı zorunlu bir varlığa dayanmak zorundadır. İki delilin farkının, tartışmayı doğru yerden sürdürmek için önemli olduğunu gösterirsin.
Uygulama
Şimdi sıra sende: Hudûs delilini el-Mevâkıf ya da Şerhu'l-Akâid'deki teknik terimlerle yeniden yaz. Delilini numaralı öncüller ve bir sonuç hâlinde kur. Her öncülde şu terimlerden uygun olanları kullan: cevher, araz, a'yân, a'râz, ekvân, hareket, sükûn, içtimâ, iftirâk, hâdis, kadîm, muhdis, teselsül, tercih edici. Her öncülün yanına, o öncülün hangi gerekçeyle kabul edildiğini bir cümleyle yaz. Öncüllerden birinin, eski bir tabiat teorisine dayandığı için bugün tartışmalı olup olmadığını belirt ve bunu gerekçelendir. Ardından aynı sonuca ulaşan imkân delilini de numaralı öncüllerle kur ve iki delili yan yana koy. Son olarak iki delilden hangisinin âlemin ezelî olduğunu savunan birine karşı daha güçlü olduğunu ve bunun sebebini iki cümleyle açıkla. Hedef: Hudûs ve imkân delillerini kelamın teknik terimleriyle yeniden kurabilmek, öncüllerinin dayanaklarını gösterebilmek ve iki delilin güçlü ve zayıf yanlarını karşılaştırabilmek.
Mini test
- Kendi zatı itibarıyla vâcib ile başkası itibarıyla vâcib arasındaki fark nedir?
- Kelamcılara ve filozoflara göre bir varlığın sebebe muhtaç olmasının sebebi nedir?
- Kelam atomculuğu nedir ve hangi delille savunulur?
- Eş'arî kelamcıların arazlar hakkındaki tezi nedir ve hangi anlayışa yol açar?
- Hudûs delilinin teknik biçiminde dördüncü öncül nedir ve neden teselsülün imkânsızlığına dayanır?
Cevapları göster
- Kendi zatı itibarıyla vâcib, varlığı kendi zatından gelen ve yokluğu düşünülemeyen varlıktır. Başkası itibarıyla vâcib ise kendi zatı bakımından mümkün olduğu hâlde sebebi var olduğu için zorunlu olarak var olan şeydir.
- Kelamcıların çoğuna göre bir şey hâdis olduğu için, filozoflara göre ise mümkün olduğu için sebebe muhtaçtır.
- Cisimlerin sonsuza kadar bölünemeyeceğini, bölünmeyen en küçük parçalardan oluştuğunu savunan görüştür. Sonsuz bölünme olsaydı hardal tanesi ile dağın parça sayısının eşit olacağı, bu durumda aralarındaki büyüklük farkının açıklanamayacağı deliliyle savunulur.
- Arazların iki zamanda var olarak kalmadığı, her an Allah tarafından yeniden yaratıldığıdır. Bu tez, âlemin sürekli bir yeniden yaratılma içinde olduğu anlayışına yol açar.
- Hâdis şeylerden hiçbir zaman ayrı olmayan bir şeyin de hâdis olduğudur. Böyle bir şeyin ezelî olması, başlangıcı olmayan bir hâdisler dizisini gerektirir ve böyle bir dizi teselsülün imkânsızlığı gereği imkânsızdır.
Özet
- Akla gelen her şey vâcib, mümkün ya da mümtenidir; mümkünün var olması için bir tercih edici sebep gerekir.
- Kelamcılar ihtiyacın sebebini hudûsta, filozoflar imkânda bulur; bu fark iki delilin ayrılış noktasıdır.
- Vücûd ile mâhiyetin ilişkisi, İbn Sînâ, Eş'arî ve Râzî arasında tartışmalıdır.
- Kelam atomculuğu ve arazların sürekli yeniden yaratıldığı tezi, âlemin her anının ilahî bir fiile bağlı olduğu düşüncesini destekler.
- Hudûs delili cevher, araz ve dört oluş terimleriyle kurulur; imkân delili tabiat teorisinden daha bağımsızdır ve iki delil birbirini tamamlar.
Sonraki derse hazırlık
Ders 18.8'de Modül 18'in son dersinde, yeni ilm-i kelam arayışlarını ve çağdaş kelamın gündemini işleyeceğiz. Hazırlık: Ders 11.3'te Mu'tezile'nin adalet esasını ve Ders 11.7'de kader ve irade meselesini, özellikle kesb kavramını görmüştün; bu iki dersi hatırla. Ardından şu soruyu düşün ve cevabını üç cümleyle yaz: Allah adil ve hikmet sahibi ise, dünyada neden masum insanlar acı çekiyor? Cevabında adalet, hikmet, kesb ve imtihan kavramlarından en az ikisini kullanmaya çalış. Bu soru, kötülük problemi diye bilinen tartışmanın merkezindedir.