Giriş
Hazırlıkta Ders 11.3'te Mu'tezile'nin insanın ilk görevinin akıl yürütme olduğunu söylediğini, Ders 11.2'de de Mâtürîdîlerin akla geniş bir yer verdiğini hatırladın. Ardından günümüzde karşılaşabileceğin bir kuşkuculuk örneğini düşündün: "Gördüğümüz her şey bir rüya ya da bir bilgisayar simülasyonu olabilir" diyen bir görüş. Bu görüşün Ders 18.1'de gördüğün Sofistlerin üç grubundan hangisine en çok benzediğini yazdın. Muhtemelen onu, hiçbir şeyi kesin olarak bilemeyeceğimizi söyleyen lâ-edriyye grubuna yakın buldun, çünkü bu görüş dünyanın var olmadığını iddia etmez, yalnız onun gerçek olduğundan emin olamayacağımızı söyler. Bu tespit, kelamın bilgi teorisinin bugün de işe yarayan bir araç olduğunu gösterir. Ders 18.1'de Akâid-i Nesefiyye'nin bilgi sebeplerini, Ders 18.5'te de el-Mevâkıf'ta nazarın bilgi ifade ettiğine dair tartışmayı gördün. Bu derste bu bilgileri bir bilgi teorisi olarak toplayıp derinleştireceğiz. Önce kelamcıların bilgiyi nasıl tanımladığını göreceksin. Sonra zarûrî ve nazarî bilgi ayrımını, mütevâtir haberin bilgi değerini ve ilham ile keşfin yerini inceleyeceksin. Ardından insanın ilk görevinin ne olduğu tartışmasını ve Sofistlere verilen cevapların ayrıntılarını öğrenecek, son olarak bu cevapları modern bir kuşkuculuk argümanına uygulayacaksın.
Ana anlatım
Bilgi tanımlanabilir mi? Kelamcılar, bilgi teorisine bilginin ne olduğu sorusuyla başlar. Bu soruya verilen ilk cevap şaşırtıcıdır: bazı büyük kelamcılar bilginin tanımlanamayacağını söylemiştir. Ders 15.3'te tefsirini gördüğün Fahreddin er-Râzî'ye göre bilgi, her insanın kendi içinde doğrudan tanıdığı, zorunlu olarak bilinen bir kavramdır; onu daha açık başka kavramlarla tanımlamak mümkün değildir, çünkü bilgiden daha açık bir şey yoktur. Gazzâlî ise bilginin tanımının zor olduğunu, onu ancak bölümlere ayırarak ve örneklerle tanıtabileceğimizi söyler. Bu görüşler, bilginin en temel kavramlardan biri olduğunu ve her tanım girişiminin, zaten bildiğimiz bir şeyi açıklamaya çalıştığını gösterir.
Kelamcıların tanımları. Bununla birlikte kelamcılar bilgi için çeşitli tanımlar da önermiştir. Eş'arî gelenekte yaygın bir tanım, bilgiyi bilinen şeyi olduğu gibi bilmek diye tarif eder. Mu'tezilî kelamcılar ise bilgiyi, bir şeye olduğu gibi inanmak ve bu inançla birlikte nefsin huzur bulması olarak tanımlar; bu tanımdaki huzur kaydı, bilgiyi tahminden ve taklitten ayırmak için konmuştur. Teftâzânî ise Şerhu'l-Akâid'de, Mâtürîdî geleneğe nispet ettiği bir tanımı tercih eder: bilgi, kendisine sahip olan kişi için bir şeyin açığa çıkmasını sağlayan bir sıfattır. Bu tanım, bilgiyi bir inanç ya da bir ilişki olarak değil, bilen kişide bulunan ve bilineni aydınlatan bir nitelik olarak görür. Tanımlar arasındaki farklar, bilginin inançla, kesinlikle ve bilen kişiyle ilişkisini farklı biçimlerde vurgular.
Bilgi, zan ve şek. Kelamcılar bilgiyi, ona yakın öteki zihinsel durumlardan da ayırır. Bir hükmü kesin olarak, gerçekliğe uygun ve bir delile dayanarak kabul etmek bilgidir. Bir hükmü, karşıtının da mümkün olduğunu bilerek ağır basan bir ihtimalle kabul etmek zandır. İki ihtimal arasında hiçbirini tercih edememek şektir, yani şüphedir. Bir hükmü kesin olarak kabul etmek ama bunu bir delile dayandırmadan yapmak ise taklittir; taklit gerçekliğe uygun olabilir, ama bilgi sayılmaz. Bu ayrımlar, Ders 9.4'te gördüğün mütevâtir ile âhâd haber arasındaki farkı da açıklar: mütevâtir haber bilgi, âhâd haber ise çoğu zaman güçlü bir zan verir.
Zarûrî ve nazarî bilgi. Kelamcılar bilgiyi elde ediliş biçimine göre ikiye ayırır. Zarûrî bilgi, düşünmeye ve delile ihtiyaç duymadan zihinde beliren bilgidir; insan onu reddetmek istese de reddedemez. Kendi varlığımızı, acıktığımızı ya da korktuğumuzu bilmek, bir bütünün parçasından büyük olduğunu bilmek ve duyularımızla algıladıklarımızı bilmek bu türdendir. Nazarî bilgi ise bir akıl yürütmeyle elde edilen bilgidir: âlemin hâdis olduğunu ya da Allah'ın var olduğunu bilmek gibi. Bu ayrım, bilgi teorisinin temelini oluşturur. Nazarî bilgiler zarûrî bilgilere dayanır; her akıl yürütme, sonunda zarûrî olarak bilinen öncüllere ulaşmalıdır. Aksi hâlde akıl yürütme sonsuza kadar geriye gider ve hiçbir bilgiye ulaşamaz.
Mütevâtir haberin bilgi değeri. Ders 18.1'de mütevâtir haberin zorunlu bilgi verdiğini görmüştün. Ders 9.4'te de tevatürün şartlarını öğrenmiştin: haberi verenlerin yalan üzerinde birleşmelerinin düşünülemeyecek kadar çok olması, bu çokluğun zincirin her halkasında bulunması ve haberin duyularla algılanan bir şeye dayanması. Kelamcılar, mütevâtir haberin verdiği bilginin zarûrî mi, nazarî mi olduğunu tartışmıştır. Çoğunluğa göre zarûrîdir: uzak bir şehrin varlığını bildiren mütevâtir haberi duyan kişi, bunun doğru olduğunu düşünmeden bilir. Bazı kelamcılar ise bu bilginin, haberi verenlerin yalan üzerinde birleşemeyeceği akıl yürütmesine dayandığı için nazarî olduğunu söylemiştir. Tartışma, bilginin kaynağı kadar, onun zihinde nasıl oluştuğu sorusunu da gündeme getirir.
İlham ve keşf. Ders 18.1'de Akâid-i Nesefiyye'nin ilhamı bir bilgi sebebi saymadığını görmüştün. Sûfîler ise keşf, yani kalbin bir hakikate doğrudan açılması yoluyla bilgi edinildiğini söyler. Kelamcılar bu iddiaya iki açıdan yaklaşır. Birincisi, keşfin sahibi için bir tecrübe değeri taşıyabileceğini kabul ederler; Ders 12.8'de gördüğün gibi bir sûfînin keşfi kendisi için bir anlam ifade edebilir. İkincisi, keşfin başkaları için bir bilgi kaynağı ve bir hüküm delili olmadığını söylerler, çünkü keşf denetlenemez ve doğru keşfi yanlış bir vehimden ayıracak ortak bir ölçüt yoktur. Sûfîler de keşfin Kitap ve sünnete arz edilmesi gerektiğini, onlara aykırı bir keşfin reddedileceğini kabul eder. Böylece iki taraf, keşfin kendi başına bir delil olmadığı konusunda buluşur.
İnsanın ilk görevi. Kelamcıların bilgi teorisi, bir ahlakî ve dinî soruyla da ilişkilidir: akıl baliğ olan bir insanın ilk görevi nedir? Bu soruya farklı cevaplar verilmiştir. Bir görüşe göre ilk görev Allah'ı tanımaktır. Bir başka görüşe göre, tanıma bir akıl yürütmeyle mümkün olduğu için ilk görev akıl yürütmektir; Ders 11.3'te Mu'tezile'nin bu görüşü savunduğunu görmüştün. Bir başka görüşe göre ise akıl yürütmeye yönelmek, yani akıl yürütme kastı ilk görevdir. Mu'tezilî kelamcı Ebû Hâşim'e ise akıl yürütmeden önce bir şüphenin gerektiği için ilk görevin şüphe olduğunu söylediği nispet edilir ve bu görüş başka kelamcılar tarafından eleştirilmiştir. Bu tartışma, bilginin bir görev olarak da ele alındığını gösterir: insan yalnız bilebilen değil, bilmekle yükümlü bir varlıktır.
Görevin kaynağı: akıl mı, vahiy mi? İlk görev tartışmasının arkasında daha derin bir soru vardır: bu görev akılla mı, vahiyle mi bilinir? Ders 11.2'de gördüğün gibi Mu'tezile ve Semerkant Mâtürîdîleri, akıl sahibi bir insanın, kendisine peygamber ulaşmamış olsa bile Allah'ı tanımakla yükümlü olduğunu söyler. Eş'arîlere göre ise yükümlülük ancak vahiyle doğar; İsrâ suresinin 15. ayetindeki "Biz peygamber göndermedikçe kimseye azabetmeyiz" ifadesini bu görüşün dayanağı sayarlar. Buhara Mâtürîdîlerinin bir kısmı ise bu konuda Eş'arîlere yakın bir görüş benimsemiştir. Bu tartışma, bilgi teorisinin aklın dinî yükümlülükteki yeri sorusuyla ne kadar iç içe olduğunu gösterir.
İnâdiyyeye cevap. Ders 18.1'de Teftâzânî'nin Sofistleri üç gruba ayırdığını görmüştün. Kelamcılar her gruba farklı bir yolla cevap verir. Eşyanın hakikatlerini tamamen inkâr eden inâdiyye ile tartışmanın bir anlamı olmadığını söylerler, çünkü bu grup, bir delilin kendisini de inkâr eder; bir delile dayanmayı kabul etmeyen biriyle delille tartışılamaz. Kelam kitaplarında, bu gruba sözle değil, onları gerçekliği inkâr edemeyecekleri bir tecrübeyle yüz yüze getirerek cevap verilmesi gerektiği anlatılır: acıyı ya da ateşin sıcaklığını hisseden kişi, bu hissin gerçekliğini inkâr edemez. Bu cevap, zarûrî bilginin inkâr edilemeyeceği ilkesinin bir uygulamasıdır.
İndiyye ve lâ-edriyyeye cevap. Hakikatin inanca bağlı olduğunu söyleyen indiyyeye verilen cevap, onların iddiasını kendilerine çevirmektir. Eğer her şey inanca bağlıysa, bu iddianın kendisi de yalnız onların inancına göre doğrudur; onu reddeden birine göre ise yanlıştır. O hâlde indiyye, kendi görüşünün herkes için doğru olduğunu iddia edemez ve iddiası kendi kendini çürütür. Hiçbir şeyin bilinemeyeceğini söyleyen lâ-edriyyeye ise şu sorulur: bilemediğini biliyor musun? Eğer biliyorsa, en azından bir şey biliyordur ve iddiası çöker. Eğer bunu da bilmiyorsa, iddiasını bir bilgi olarak ileri süremez. Ders 18.5'te nazarın bilgi vermediğini söyleyenlere verilen cevabın da benzer bir yapıda olduğunu görmüştün.
Modern kuşkuculuk. Hazırlıkta düşündüğün simülasyon argümanı, felsefe tarihinde daha önce de farklı biçimlerde dile getirilmiştir. Descartes, bizi sürekli aldatan kötü bir varlığın mümkün olup olmadığını sormuş, Hume ise geçmişte tekrar eden olayların gelecekte de tekrar edeceğine dair kesin bir bilgimiz olmadığını söylemişti. Ders 18.3'te Gazzâlî'nin, sebep ile sonuç arasındaki zorunluluğun gözlemle ispat edilemeyeceğini savunduğunu görmüştün; Hume'un argümanı bu açıdan Gazzâlî'ninkini hatırlatır. Kelamcıların bilgi teorisi bu tür kuşkuculuğa iki yoldan cevap verebilir. Birincisi, kuşkucu argümanın kendisinin de zarûrî bilgilere dayandığını göstermektir: argüman, mantık kurallarına, dile ve anlamın ortak olduğuna güvenir. İkincisi, bir şeyin mümkün olmasının onun gerçek olduğuna delil olmadığını hatırlatmaktır: bir simülasyonun mümkün olması, içinde yaşadığımız dünyanın bir simülasyon olduğunu göstermez.
Örnekler
- Basit: Bir talebe, bir konuda kesin bir kanaat taşıdığını, ama bu kanaati bir delile dayandıramadığını fark eder. Hocası ona kelamcıların bilgi ile taklit arasındaki ayrımını anlatır: gerçekliğe uygun olsa bile delile dayanmayan kesin bir kanaat taklittir, bilgi değildir. Talebe, inandığı esasların delillerini öğrenmenin, onları taklitten bilgiye taşımak için gerekli olduğunu anlar.
- Orta: Bir çalışma grubu, "her şey görecelidir, herkesin doğrusu kendine" diyen bir görüşü tartışır. Grup, bu görüşün indiyye grubuna benzediğini tespit eder ve kelamcıların cevabını uygular: eğer her şey göreceliyse, bu iddianın kendisi de göreceli olur ve herkes için doğru olduğu ileri sürülemez. Ardından görecelik iddiasının ahlak alanında nasıl bir sonuç doğuracağını ve bu sonucun savunulabilir olup olmadığını tartışır.
- Gerçek hayat: Bir arkadaşın, internette izlediği bir videoda dünyanın bir simülasyon olabileceğini duyduğunu ve artık hiçbir şeyden emin olamadığını söyler. Sen ona kelamcıların zarûrî bilgi kavramını anlatırsın: kendi varlığını, acıyı ya da sevinci bilmenin bir delile ihtiyaç duymadığını ve simülasyon argümanının kendisinin de mantığa ve dile güvendiğini gösterirsin. Bir şeyin mümkün olmasının gerçek olduğu anlamına gelmediğini de hatırlatırsın.
Uygulama
Şimdi sıra sende: Modern bir kuşkuculuk argümanına, Nesefî ve Teftâzânî çizgisinden bir cevap taslağı yaz. Argüman olarak simülasyon argümanını, Descartes'ın aldatıcı varlık argümanını ya da her şeyin göreceli olduğunu söyleyen bir görüşü seçebilirsin. Taslağını dört bölümde kur. Birinci bölümde argümanı kendi güçlü biçimiyle, adil bir dille özetle. İkinci bölümde argümanın Teftâzânî'nin Sofistler sınıflamasındaki hangi gruba benzediğini ve neden benzediğini açıkla. Üçüncü bölümde kelamın bilgi teorisinden en az iki araç kullanarak bir cevap kur: zarûrî bilgi, bilgi sebepleri, argümanın kendi kendini çürütmesi ya da mümkün ile gerçek arasındaki ayrım gibi. Dördüncü bölümde cevabının zayıf yanını ve kuşkucunun buna nasıl bir karşılık verebileceğini dürüstçe belirt. Taslak en az bir sayfa olsun ve Akâid-i Nesefiyye ile Şerhu'l-Akâid'den en az birer ifadeye gönderme yapsın. Hedef: Kelamın bilgi teorisindeki kavramları modern bir kuşkuculuk argümanına uygulayabilmek ve hem argümanı hem de cevabı adil ve eleştirel bir gözle değerlendirebilmek.
Mini test
- Râzî ve Gazzâlî bilginin tanımı konusunda ne söyler?
- Kelamcılar bilgiyi zan, şek ve taklitten nasıl ayırır?
- Zarûrî ve nazarî bilgi arasındaki fark nedir ve neden nazarî bilgiler zarûrî bilgilere dayanmak zorundadır?
- İnsanın ilk görevi hakkında hangi görüşler vardır?
- Kelamcılar indiyye ve lâ-edriyye gruplarına nasıl cevap verir?
Cevapları göster
- Râzî bilginin zorunlu olarak bilinen ve daha açık kavramlarla tanımlanamayan bir kavram olduğunu söyler. Gazzâlî ise tanımının zor olduğunu, ancak bölümlere ayırma ve örneklerle tanıtılabileceğini söyler.
- Bilgi kesin, gerçekliğe uygun ve delile dayalı bir kabuldür. Zan ağır basan ihtimalle kabul, şek iki ihtimal arasında tercih edememe, taklit ise delile dayanmayan kesin kabuldür.
- Zarûrî bilgi düşünmeden zihinde beliren ve reddedilemeyen bilgidir; nazarî bilgi bir akıl yürütmeyle elde edilir. Her akıl yürütme zarûrî öncüllere dayanmalıdır, aksi hâlde sonsuza kadar geriye gider ve hiçbir bilgiye ulaşamaz.
- İlk görevin Allah'ı tanımak, akıl yürütmek ya da akıl yürütmeye yönelmek olduğunu söyleyen görüşler vardır; Ebû Hâşim'e ilk görevin şüphe olduğu görüşü nispet edilir.
- İndiyyeye, her şey inanca bağlıysa kendi iddialarının da yalnız kendi inançlarına göre doğru olduğu ve herkes için doğru olduğunu iddia edemeyecekleri söylenir. Lâ-edriyyeye, bilemediklerini bilip bilmedikleri sorulur; biliyorlarsa en az bir şey biliyorlardır.
Özet
- Bazı kelamcılar bilginin tanımlanamayacak kadar açık olduğunu söyler; öteki tanımlar bilgiyi bilineni olduğu gibi bilmek, nefsin huzur bulduğu inanç ya da bilineni açığa çıkaran bir sıfat olarak tarif eder.
- Bilgi zan, şek ve taklitten ayrılır; zarûrî ve nazarî olarak ikiye bölünür ve nazarî bilgi zarûrî öncüllere dayanır.
- Mütevâtir haber bilgi verir; ilham ve keşf sahibi için bir tecrübe olabilir, ama başkası için delil değildir.
- İnsanın ilk görevinin ne olduğu ve bu görevin akılla mı vahiyle mi bilindiği kelam ekolleri arasında tartışmalıdır.
- Sofistlere verilen cevaplar, iddianın kendi kendini çürütmesine ve zarûrî bilginin inkâr edilemezliğine dayanır ve modern kuşkuculuğa da uygulanabilir.
Sonraki derse hazırlık
Ders 18.7'de kelamın varlık anlayışını ve hudûs delilini işleyeceğiz. Hazırlık: Ders 11.5'te gördüğün hudûs delilini ve İbn Sînâ'nın imkân-vücub delilini hatırla ve her birini iki cümleyle özetle. Ardından şu soruyu düşün: bir cismi sürekli ikiye bölsen, sonunda bölünemeyen bir parçaya ulaşır mısın, yoksa bölme sonsuza kadar sürer mi? Bu soruya verdiğin cevabın, âlemin bir başlangıcı olup olmadığı sorusuyla nasıl bir ilişkisi olabileceğini bir cümleyle not et.