İçeriğe geç

Ders 12.2 · Seviye 2 · Tasavvufa Giriş

Zühd döneminden tarikatlara

1.848 kelime · yaklaşık 8 dakika okuma

Giriş

Hazırlıkta Hasan Basrî, İbrâhim b. Edhem ve Râbia el-Adeviyye hakkında birer paragraf okudun ve üçünün dünyaya karşı tavırları arasında bir fark olup olmadığını düşündün: biri korkuyu, biri terki, biri sevgiyi mi öne çıkarıyordu? Bu soru, tasavvuf tarihinin ilk evresini anlamak için iyi bir anahtardır. Ders 12.1'de İbn Haldun'un tasavvufun doğuşunu, dünyaya yönelişin arttığı bir dönemde ibadete ve zühde yönelenlerin ayrı bir isimle anılmaya başlamasıyla açıkladığını görmüştün. Bu derste o süreci adım adım izleyeceğiz. Önce hicrî ilk iki asırdaki zühd hareketini ve temsilcilerini, sonra üçüncü asırda tasavvufun bir ilim olarak şekillenmesini, ardından dördüncü ve beşinci asırdaki telif dönemini ve son olarak altıncı asırdan itibaren tarikatların kuruluşunu göreceksin. Dersin sonunda tasavvufun Anadolu'ya nasıl yayıldığına ve tekkelerin toplumsal hayattaki işlevlerine kısaca değineceğiz. Bu kronolojiyi bir ezber listesi olarak değil, bir fikrin nasıl bir hayat tarzına, sonra bir ilme, sonra da kurumlara dönüştüğünün hikâyesi olarak oku.

Ana anlatım

Zühd hareketinin arka planı. Hz. Peygamber'in ve ilk nesillerin hayatında sadelik, dünyaya bağlanmama ve yoğun ibadet zaten vardı; bu yüzden zühd, İslam'a sonradan eklenmiş bir şey değildir. Ama fetihlerle birlikte İslam toplumu hızla zenginleşti, şehirler büyüdü, siyasî çekişmeler ve iç savaşlar yaşandı. Bu değişimin karşısında bazı Müslümanlar, ilk neslin sadeliğini ve ahiret kaygısını hayatlarının merkezine koymayı bilinçli bir tercih olarak benimsedi. Onlara zâhid (dünyaya gönül bağlamayan) ve âbid (çok ibadet eden) denildi. Kur'an'ın dünya hayatını "oyun, oyalanma, süslenme" ve "aldatıcı bir geçinme" olarak nitelediği Hadîd 57/20 gibi ayetler bu tavrın dayanaklarıydı. Bu dönemde henüz "tasavvuf" adında bir ilim ya da "tarikat" adında bir kurum yoktu; olan, bir hayat tarzı ve onu yaşayan kişilerdi.

Hasan Basrî ve korku. Zühd döneminin en etkili ismi Basra'da yaşamış olan Hasan Basrî'dir (ö. 110/728). Ders 11.1'de onu Vâsıl b. Atâ ile arasındaki tartışma sayesinde kelam tarihinin başlangıcında görmüştün; aynı kişi tasavvuf tarihinin de başındadır. Hasan Basrî'nin tavrında havf, yani Allah korkusu ve derin bir hüzün öne çıkar. Ölümü, hesabı ve ahireti sürekli hatırlaması, vaazlarında insanları dünyanın geçiciliğine karşı uyarması onun zühdünün temel çizgileridir. Hasan Basrî'nin korkusu bir karamsarlık değil, sorumluluğun ağırlığını hisseden bir kalbin uyanıklığı olarak anlaşılmalıdır.

İbrâhim b. Edhem ve terk. İkinci örnek, Belh'te bir yönetici ailesinden geldiği ve saltanatı bırakıp zühd yoluna girdiği anlatılan İbrâhim b. Edhem'dir. Onun hikâyesi, sonraki tasavvuf edebiyatında terkin simgesi hâline gelmiştir: sahip olduğu her şeyi bırakıp alın teriyle geçinen bir hayatı seçmesi. Hakkındaki menkıbelerin bir kısmının tarihî ayrıntıları tartışmalıdır, ama tasavvuf geleneğinin onu hangi değerin temsilcisi olarak gördüğü açıktır: dünya elde tutulabilir, ama kalpte tutulmamalıdır. İbrâhim b. Edhem'in terki, tembellik değil, helal kazançla yaşamak ve insanlara yük olmamakla birliktedir.

Râbia el-Adeviyye ve sevgi. Üçüncü örnek, Basralı bir kadın zâhid olan Râbia el-Adeviyye'dir. Onunla birlikte zühd hareketine yeni bir unsur girer: ilahî sevgi (muhabbet). Râbia'ya nispet edilen menkıbelerin en bilineninde, elinde bir kova su ve bir meşaleyle yürüdüğü, cenneti yakmak ve cehennemi söndürmek istediğini söylediği anlatılır; böylece insanların Allah'a cennet ümidiyle ya da cehennem korkusuyla değil, yalnızca O'nu sevdikleri için ibadet etmesini ister. Bu menkıbe bir tarihî kayıttan çok bir fikrin ifadesidir: korku ve ümit yolun başıdır, ama yolun zirvesi sevgidir. Hazırlıktaki sorunun cevabı böylece şekillenir: Hasan Basrî'de korku, İbrâhim b. Edhem'de terk, Râbia'da sevgi öne çıkar ve bu üç tavır sonraki tasavvufun bütün yapısının içinde yer alır.

Üçüncü asır: bir ilmin teşekkülü. Hicrî üçüncü asırda zühd hareketi, kavramları, yöntemi ve tartışmaları olan bir ilme dönüşmeye başladı. Bu dönüşümün en önemli isimlerinden biri Hâris el-Muhâsibî'dir (ö. 243/857). Adı "muhasebe" kelimesinden gelir; nefsin sürekli hesaba çekilmesini sistemli bir yöntem hâline getirmiş, kalbin gizli hastalıklarını, özellikle riyayı ayrıntılı biçimde incelemiştir. Ders 12.5'te onun muhasebe anlayışına ayrıca döneceğiz. Bu dönemin öteki büyük ismi Bağdatlı Cüneyd'dir (ö. 298/910). Cüneyd, tasavvufun Kitap ve sünnete bağlılığını en açık biçimde savunan isim olarak kabul edilir; sonraki geleneğin çoğu onu "seyyidü't-tâife", yani bu topluluğun efendisi olarak anar. Bu asırda makam, hal, fenâ, tevekkül, marifet gibi kavramlar tartışılmaya ve tanımlanmaya başlandı; tasavvuf artık yalnızca yaşanan bir tavır değil, konuşulan ve öğretilen bir ilimdi.

Sahv ve sekr. Aynı dönemde tasavvufun iç tartışmalarından biri de belirginleşti. Bazı sûfîler, yoğun ilahî tecrübeler sırasında kendinden geçme, coşku ve vecd hâlini öne çıkardı; buna sekr (manevî sarhoşluk) denir ve bu tavır çoğunlukla Bâyezîd-i Bistâmî ile ilişkilendirilir. Onun bu hâllerde söylediği anlatılan ve zahiri şaşırtıcı sözler, sonraki kaynaklarda şatahat adıyla anılır; Ders 12.8'de bu meseleye döneceğiz. Başka sûfîler ise tecrübe ne kadar yoğun olursa olsun ayıklığı, şuuru ve şeriatın ölçülerini korumayı esas aldı; buna sahv (ayıklık) denir ve bu tavrın başında Cüneyd gelir. Hucvîrî, Keşfü'l-mahcûb'da iki yolu karşılaştırır ve sahvı daha üstün görür. Bu ayrım, tasavvuf tarihinin sonraki yüzyıllarında da farklı yolların karakterini belirlemiştir.

Bağdat ve Horasan: iki merkez. Üçüncü asırda tasavvufun tek bir merkezi yoktu. Bağdat, Cüneyd'in çevresiyle birlikte sahv yolunun ve kavramsal tartışmanın merkezi oldu. Horasan'da, özellikle Nişabur'da ise farklı bir eğilim gelişti: Melâmetiyye. Hamdûn el-Kassâr'a nispet edilen bu yol, iyi amellerin insanlara gösterilmesinden, manevî hâllerin açığa vurulmasından ve özel bir kıyafetle ya da unvanla öne çıkmaktan kaçınmayı esas alıyordu. Melâmîler, riyanın en ince biçimlerine karşı kendi iyiliklerini gizlemeyi, çarşıda pazarda sıradan insanlar gibi çalışmayı ve nefsi sürekli kınamayı öğütlerdi. Bu tavır, Ders 6.6'da gördüğün riya hastalığına karşı geliştirilmiş en radikal tedavilerden biri olarak okunabilir. Horasan ve Bağdat eğilimleri, sonraki telif döneminde tek bir geleneğin içinde bir araya getirilmeye çalışılmıştır.

Dördüncü ve beşinci asır: telif dönemi. Hicrî dördüncü ve beşinci asırlarda sûfîler, önceki nesillerin sözlerini, hâllerini ve kavramlarını derleyen, tanımlayan ve savunan eserler yazdı. Bu eserlerin önemli bir amacı, tasavvufun Kitap ve sünnete uygun olduğunu göstermek ve onu öteki İslâmî ilimlerin yanında meşru bir yere oturtmaktı. Serrâc'ın el-Lüma'ı, Kelâbâzî'nin et-Ta'arruf'u, Kuşeyrî'nin er-Risâle'si ve Hucvîrî'nin Farsça yazdığı Keşfü'l-mahcûb bu dönemin temel kaynaklarıdır. Ders 12.1'de tanımlarını okuduğun Kuşeyrî ve Hucvîrî bu dönemin isimleridir. Kelâbâzî'nin eseri, sûfîlerin inanç esaslarının Ehl-i Sünnet'le uyumlu olduğunu göstermeye çalışması bakımından ayrıca dikkat çekicidir; Modül 11'de gördüğün kelam tartışmalarının tasavvufla nasıl kesiştiğini burada görebilirsin. Bu eserler, Modül 19'da tasavvuf klasiklerini okurken yeniden karşına çıkacak.

Altıncı asırdan itibaren: tarikatlar. Hicrî altıncı asırdan itibaren tasavvuf, belirli bir şeyhe ve onun yoluna bağlı, silsilesi, âdâbı, zikir usulü ve mekânları olan kurumlar hâline geldi. Bunlara tarikat denir. Kâdiriyye, Bağdat'ta Abdülkādir-i Geylânî'ye (ö. 561/1166) nispet edilir ve en yaygın tarikatlardan biri olmuştur. Rifâiyye, Irak'ta Ahmed er-Rifâî'ye nispet edilir. Sühreverdiyye, Bağdat'ta Ebû Hafs Ömer es-Sühreverdî ile kurumsallaşmıştır ve onun Avârifü'l-maârif adlı eseri tarikat âdâbının temel kitaplarından biri olmuştur. Nakşibendiyye, Buhara'da Bahâeddîn Nakşibend'e nispet edilir ve sessiz (hafî) zikri, şeriata sıkı bağlılığı ve toplum içinde yaşamayı öne çıkarır. Mevleviyye, Konya'da Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin etrafında oluşmuş, onun ölümünden sonra oğlu Sultan Veled döneminde kurumsallaşmıştır. Halvetiyye ise adını inzivaya çekilme anlamındaki halvetten alır ve Anadolu'da en çok kola ayrılan tarikatlardan biri olmuştur. Tarikatların kuruluşu, tasavvufun geniş halk kitlelerine ulaşmasını sağlamış, ama aynı zamanda kurumsallaşmanın getirdiği bazı sorunları da beraberinde getirmiştir; bu sorunları Ders 12.7 ve Ders 12.8'de ele alacağız.

Anadolu'da tasavvuf. Tasavvuf, Türklerin İslamlaşmasında ve Anadolu'nun şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Türkistan'da Ahmed Yesevî'nin Türkçe hikmetleri, tasavvufi düşüncenin Türkçe konuşan halklara ulaşmasının erken bir örneğidir. Anadolu'da Mevlânâ, Yunus Emre ve Hacı Bektaş-ı Velî gibi isimler, tasavvufun dilini hem seçkinlere hem halka taşımıştır. Yunus Emre'nin sade Türkçeyle yazdığı şiirler, bugün de pek çok kişinin tasavvufla ilk tanıştığı metinlerdir.

Tekkelerin toplumsal işlevleri. Tekke ve zaviyeler yalnızca ibadet ve zikir mekânları değildi. Eğitim verir, yolculara ve fakirlere yemek ve barınak sağlar, ıssız bölgelerde yerleşimin çekirdeği olurdu. Tarihçi Ömer Lütfi Barkan, ilk Osmanlı döneminde yeni fethedilen topraklara yerleşip zaviyeler kuran dervişleri "kolonizatör Türk dervişleri" olarak adlandırmış ve onların iskândaki rolüne dikkat çekmiştir. Esnaf teşkilatı olan Ahîlik de tasavvufi ahlakla iç içe gelişmiştir. Tekkelerin bu çok yönlü işlevi, tasavvufun toplumdan kopuk bir inziva değil, toplumun dokusuna karışmış bir kurum olduğunu gösterir; bu da Ders 12.1'de Ehl-i Suffe hakkında söylediğimiz şeyle uyumludur.

Örnekler

  • Basit: Bir talebe, "tasavvuf" kelimesinin Hz. Peygamber döneminde kullanılıp kullanılmadığını sorar. Hocası zühdün o dönemde bir hayat tarzı olarak var olduğunu, ama "tasavvuf" adının ve bir ilim olarak yapısının sonraki asırlarda şekillendiğini anlatır. Talebe, bir kavramın adının sonradan ortaya çıkmasının, içeriğinin sonradan uydurulduğu anlamına gelmediğini fark eder; aynı durumun fıkıh ve kelam için de geçerli olduğunu hatırlar.
  • Orta: Bir çalışma grubu, sahv ve sekr ayrımını tartışır. Bir talebe sekr hâlindeki sözlerin samimi bir tecrübenin ifadesi olduğunu savunur; öbürü bu sözlerin şeriatın ölçüleriyle nasıl değerlendirileceğini sorar. Grup, Hucvîrî'nin sahvı neden üstün gördüğünü okur ve tecrübenin değerinin, onu yaşayanın şuurunu ve ölçüsünü koruyabilmesine bağlı olduğu sonucuna varır.
  • Gerçek hayat: Anadolu'da bir kasabayı gezerken, kasabanın merkezinde eski bir zaviyenin kalıntılarını ve hemen yanında bir cami ile bir çeşme görürsün. Rehber, kasabanın bu zaviyenin etrafında kurulduğunu anlatır. Sen tekkelerin yalnızca ibadet mekânı olmadığını, yolculara barınak, fakirlere yemek sağladığını ve yerleşimin çekirdeği olduğunu hatırlarsın ve kasabanın tarihini bu gözle yeniden okursun.

Uygulama

Şimdi sıra sende: Altı büyük tarikatın, yani Kâdiriyye, Rifâiyye, Sühreverdiyye, Nakşibendiyye, Mevleviyye ve Halvetiyye'nin kurucusunu, çıkış yerini ve temel usulünü gösteren bir tablo hazırla. Tablonun dört sütunu olsun: tarikatın adı, nispet edildiği kurucu, çıkış yeri ve temel usul. Temel usul sütununa, o tarikatı öteki tarikatlardan ayıran bir ya da iki özelliği yaz: zikrin sesli mi sessiz mi olduğu, halvet ve inzivaya verilen yer, sema gibi özel bir uygulama ya da şeriata bağlılık vurgusu gibi. Bu bilgileri güvenilir bir ansiklopedi maddesinden, örneğin TDV İslâm Ansiklopedisi'nin ilgili maddelerinden kontrol et. Tablonun altına, altı tarikattan ikisinin arasındaki bir benzerliği ve bir farkı iki cümleyle yaz. Hedef: Tasavvuf tarihinin tarikatlar dönemini kurucular, mekânlar ve usuller üzerinden düzenli bir biçimde tanımak ve tarikatları birbirinden ayıran temel özellikleri güvenilir bir kaynaktan doğrulayarak karşılaştırabilmek.

Mini test

  1. Zühd hareketinin ortaya çıkışında hangi toplumsal değişimler etkili olmuştur?
  2. Hasan Basrî, İbrâhim b. Edhem ve Râbia el-Adeviyye'nin tavırlarında hangi unsurlar öne çıkar?
  3. Hicrî üçüncü asırda tasavvufun bir ilim olarak şekillenmesinde Muhâsibî ve Cüneyd'in katkısı nedir?
  4. Sahv ve sekr ayrımı nedir ve Hucvîrî hangisini üstün görür?
  5. Tekkelerin toplumsal işlevlerine üç örnek ver.
Cevapları göster
  1. Fetihlerle gelen zenginleşme, şehirlerin büyümesi, siyasî çekişmeler ve iç savaşlar; bu değişimlere karşı bazı Müslümanlar ilk neslin sadeliğini ve ahiret kaygısını bilinçli bir tercih olarak benimsemiştir.
  2. Hasan Basrî'de havf ve hüzün, İbrâhim b. Edhem'de dünyayı terk ve helal kazanç, Râbia el-Adeviyye'de ilahî sevgi (muhabbet) öne çıkar.
  3. Muhâsibî nefsin hesaba çekilmesini sistemli bir yöntem hâline getirmiş ve kalbin gizli hastalıklarını incelemiştir; Cüneyd tasavvufun Kitap ve sünnete bağlılığını savunmuş ve "seyyidü't-tâife" olarak anılmıştır.
  4. Sekr, ilahî tecrübe sırasında kendinden geçme ve coşku hâlidir (Bâyezîd ile ilişkilendirilir); sahv, tecrübe içinde de ayıklığı ve şeriatın ölçülerini korumaktır (Cüneyd). Hucvîrî sahvı üstün görür.
  5. Eğitim vermek, yolculara ve fakirlere yemek ve barınak sağlamak, yeni fethedilen bölgelerde yerleşimin çekirdeği olmak.

Özet

  • Zühd, ilk nesillerin sadeliğine dönüş olarak hicrî ilk iki asırda bir hayat tarzı hâlinde belirginleşti; Hasan Basrî, İbrâhim b. Edhem ve Râbia korku, terk ve sevgiyi temsil eder.
  • Üçüncü asırda Muhâsibî ve Cüneyd gibi isimlerle tasavvuf kavramları ve yöntemi olan bir ilme dönüştü; sahv ve sekr ayrımı bu dönemde belirginleşti.
  • Dördüncü ve beşinci asırda Serrâc, Kelâbâzî, Kuşeyrî ve Hucvîrî'nin eserleriyle telif dönemi yaşandı.
  • Altıncı asırdan itibaren Kâdiriyye, Rifâiyye, Sühreverdiyye, Nakşibendiyye, Mevleviyye ve Halvetiyye gibi tarikatlar kuruldu.
  • Anadolu'da tasavvuf Ahmed Yesevî, Mevlânâ, Yunus Emre ve Hacı Bektaş gibi isimlerle yayıldı; tekkeler eğitim, barınma ve iskân işlevleri gördü.

Sonraki derse hazırlık

Ders 12.3'te nefs mertebelerini işleyeceğiz: Kur'an'daki nefs-i emmâre, levvâme ve mutmainne kavramlarından yola çıkarak sonraki sûfîlerin geliştirdiği yedili tasnifi göreceksin. Hazırlık: Yûsuf suresinin 53. ayetini, Kıyâme suresinin 2. ayetini ve Fecr suresinin 27–28. ayetlerini mealleriyle oku. Her ayette nefsin nasıl nitelendiğini tek kelimeyle yaz ve bu üç niteliğin bir sıra, bir yolculuk oluşturup oluşturmadığını iki cümleyle düşün.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.

Müfredattaki ders planı — 12.2

Hicrî ilk iki asırdaki zühd hareketi (Hasan Basrî, İbrâhim b. Edhem, Râbia el-Adeviyye), üçüncü asırda tasavvufun bir ilim olarak teşekkülü (Muhâsibî, Cüneyd-i Bağdâdî, Bâyezîd-i Bistâmî), dördüncü ve beşinci asırda telif dönemi (Serrâc, Kelâbâzî, Kuşeyrî, Hucvîrî) ve altıncı asırdan itibaren tarikatların kuruluşu (Kâdiriyye, Rifâiyye, Sühreverdiyye, Nakşibendiyye, Mevleviyye, Halvetiyye) kronolojik olarak anlatılır. Anadolu'da tasavvufun yayılışı ve tekkelerin toplumsal işlevleri kısaca işlenir. "Sahv" ve "sekr" ekolleri gibi erken dönem ayrışmalar tanıtılır. Uygulama: talebe altı büyük tarikatın kurucusunu, çıkış yerini ve temel usulünü gösteren bir tablo hazırlar.