Giriş
Hazırlıkta Zümer suresinin 7. ayetini okudun: "Kullarının inkarından hoşnut olmaz. Eğer şükrederseniz sizden hoşnut olur." Sonra şu soruyu yazdın: Allah bir şeyi dileyip aynı zamanda ondan hoşnut olmayabilir mi? Bu soru, kelam tarihinin en eski ve en çok tartışılan meselesinin kapısını açar. Ders 11.1'de kelamın doğuşunu anlatırken Kaderiyye ile Cebriyye'nin erken dönemde ortaya çıktığını görmüştün; Ders 11.3'te Mu'tezile'nin adalet ilkesini, Ders 11.2'de de Eş'arî ile Mâtürîdî'nin bu konudaki farklı vurgularını kısaca anmıştık. Bu derste mesele bütün olarak önüne geliyor. Önce kader, kaza, irade, meşiyyet ve rıza kavramlarını tanımlayacağız. Sonra dört ana yaklaşımı, yani Cebriyye'yi, Mu'tezile'yi, Eş'arî'nin kesb teorisini ve Mâtürîdî'nin cüz'î irade anlayışını karşılaştıracağız. Son olarak meseleyi günlük hayata indirip kaderin sorumluluğu kaldırıp kaldırmadığını, tevekkülün tembellikten nasıl ayrıldığını ve kaderi bahane etmenin neden reddedildiğini göreceğiz.
Ana anlatım
Kavramlar: kader ve kaza. Kader, sözlükte ölçü ve miktar demektir; akaid terimi olarak Allah'ın olacak her şeyi ezelde bilmesi ve bu bilgiye göre ölçüp belirlemesidir. Kaza ise hüküm vermek, bir işi yerine getirmektir; terim olarak bu takdirin zamanı gelince gerçekleşmesi, yani Allah'ın takdir ettiği şeyi yaratmasıdır. Bu tanımlar Mâtürîdî geleneğinde yaygın olan kullanımdır; Eş'arî geleneğinde iki kelimenin yerleri çoğu zaman değişir ve kaza ezelî hüküm, kader onun gerçekleşmesi olarak tanımlanır. Bu fark bir terim farkıdır, özde bir ayrılık değildir: iki gelenek de ezelî bir bilgi ve takdirin, bir de onun zamanında gerçekleşmesinin olduğunu kabul eder. Kur'an bu ezelî takdire açıkça işaret eder: "Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce o, Kitap'da bulunmasın." (Hadîd 57/22).
İrade, meşiyyet ve rıza. İrade ve meşiyyet, Allah'ın dilemesidir; Ehl-i Sünnet kelamcıları bu iki kelimeyi eş anlamlı kabul eder. Rıza ise hoşnut olmak, bir şeyi beğenip onaylamaktır. Ehl-i Sünnet'in bu konudaki temel ilkesi, hazırlıktaki sorunun cevabıdır: Allah'ın iradesi ile rızası aynı şey değildir. Âlemde olan her şey Allah'ın dilemesiyle olur; O'nun dilemediği bir şeyin gerçekleşmesi, O'nun mülkünde O'na rağmen bir şeyin olması demek olurdu. Ama Allah dilediği her şeyden razı değildir. Klasik formülle: Allah küfrü irade eder ama ondan razı olmaz. Zümer 39/7 bu ayrımın dayanağıdır; aynı ayet kulların inkârından hoşnut olunmadığını, şükründen hoşnut olunduğunu bildirir. Bu ayrımın pratik sonucu şudur: bir şeyin gerçekleşmiş olması, onun doğru ya da Allah katında makbul olduğunu göstermez. Olan her şey iradeye, emredilen şeyler ise rızaya bağlıdır.
Cebriyye: mutlak cebir. Birinci uçta Cebriyye vardır. Ders 11.1'de adını gördüğün Cehm b. Safvân'a nispet edilen bu görüşe göre insanın hiçbir gerçek iradesi ve gücü yoktur; insanın fiilleri, rüzgârın önünde savrulan bir yaprağın hareketi gibidir. Fiil insana ancak mecazen nispet edilir, tıpkı "ağaç meyve verdi" ya da "güneş battı" dediğimiz gibi. Bu görüşün dayandığı bir hakikat vardır: Allah her şeyin yaratıcısıdır. Ama vardığı sonuç kabul edilemez, çünkü insanın kendi fiilinde hiçbir payı yoksa emir ve yasak anlamsızlaşır, sevap ve ceza adaletsizleşir. Ehl-i Sünnet de Mu'tezile de Cebriyye'yi bu gerekçeyle reddetmiştir. Kur'an insana sürekli seslenir, onu seçmeye çağırır ve seçiminin sonucunu ona bağlar: "Kendini arıtan saadete ermiştir. Kendini fenalıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır." (Şems 91/9–10).
Mu'tezile: insan fiilinin yaratıcısıdır. Öbür uçta Mu'tezile vardır. Ders 11.3'te gördüğün adalet ilkesi gereği Mu'tezile, insanın sorumlu tutulabilmesi için fiillerinin gerçek yaratıcısının kendisi olması gerektiğini savunur. Allah insana güç ve irade verir, ama insan bu güçle fiilini kendisi var eder. Bu görüşün de dayandığı bir hakikat vardır: sorumluluk ancak gerçek bir seçimle anlamlıdır. Mu'tezile'ye göre Allah kötülüğü ve küfrü dilemez, çünkü dilemek razı olmakla aynıdır ve Allah kötülükten razı olmaz. Ehl-i Sünnet'in itirazı iki yönlüdür. Birincisi, Kur'an her şeyin yaratıcısının Allah olduğunu söyler: "Oysa sizi de, yonttuklarınızı da Allah yaratmıştır." (Saffât 37/96). İkincisi, Allah'ın dilemediği şeylerin âlemde gerçekleşebildiğini kabul etmek, O'nun kudretine ve mülküne bir sınır çizmektir: "Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz." (İnsan 76/30).
Eş'arî: kesb teorisi. Ehl-i Sünnet bu iki uç arasında bir yol arar ve bu yolu iki farklı biçimde kurar. Eş'arî'nin çözümü kesb (kazanma) teorisidir. Buna göre insanın fiillerini yaratan Allah'tır; insan ise fiili kazanan, edinen taraftır. Fiil sırasında Allah insanda sonradan var olan bir güç (hâdis kudret) de yaratır; insan bu gücün fiille birlikte bulunduğunu hisseder ve fiil ona bu anlamda nispet edilir. İnsanın gücü fiili meydana getirmede etkili değildir, ama fiil bu güçle birlikte gerçekleştiği için insan onu kazanmış olur ve sorumluluk bu kazanmaya bağlanır. Kesb teorisi, Allah'ın yaratıcılığını hiçbir şekilde sınırlamama kaygısını en güçlü biçimde taşır. Eleştirmenler ise, insanın gücünün hiçbir etkisi yoksa kesbin cebirden nasıl ayrıldığını sormuştur. Sonraki Eş'arî kelamcıları bu soruya farklı açıklamalar getirmiş, bazıları insanın gücüne sınırlı bir etki tanıyan yorumlara yönelmiştir.
Mâtürîdî: cüz'î irade. Mâtürîdî'nin çözümü de fiillerin yaratıcısının Allah olduğunu kabul eder, ama insana daha belirgin bir alan tanır. Buna göre insanın, iki şıktan birini tercih etme gücü vardır; buna cüz'î irade denir. İnsan iradesini bir yöne sarf eder, Allah da o fiili yaratır. Seçim insanındır, yaratma Allah'ındır. Allah'ın âlemdeki her şeyi kuşatan iradesine ise küllî irade denir ve insanın cüz'î iradesi de Allah'ın verdiği ve dilediği bir güçtür. Böylece hem Allah'ın her şeyin yaratıcısı olduğu korunur hem de insanın seçiminde gerçek bir tercih bulunduğu söylenebilir. Ders 11.2'de iki ekolün "insanın gücü ve iradesi" konusunda farklı vurgular taşıdığını görmüştün; fark burada somutlaşır. Eş'arî Allah'ın yaratıcılığını, Mâtürîdî insanın seçiminin gerçekliğini daha çok öne çıkarır; ikisi de Cebriyye'den ve Mu'tezile'den ayrılır.
Hayır ve şer. Âmentü'de ezberlediğin "kadere, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna" ifadesi de bu tartışmanın içinden gelir. Ehl-i Sünnet'e göre hayır da şer de yaratılış bakımından Allah'tandır; âlemde O'nun yaratmadığı bir şey yoktur. Mu'tezile ise şerri Allah'a nispet etmeyi O'nun adaletiyle bağdaştıramamış ve kötü fiilleri insanın yaratmasına bağlamıştır. Ehl-i Sünnet bu kaygıyı iki ayrımla karşılar. Birincisi, yaratmak ile yapmak farklıdır: bir kötülüğü yaratmak kötü değildir, çünkü yaratmanın bütün içinde bir hikmeti vardır; kötü olan, o kötülüğü seçip işlemektir ve bu seçim insanındır. İkincisi, edep bakımından şer Allah'a doğrudan nispet edilmez; Kur'an'da Hz. İbrâhim'in "Hasta olduğumda bana O şifa verir" dediği aktarılır (Şuarâ 26/80): hastalık kendine, şifa Rabbine nispet edilir. Böylece inanç düzeyinde her şeyin yaratıcısı Allah kabul edilirken, dil düzeyinde iyilik O'na, eksiklik kula izafe edilir. Şems 91/8'de nefse "iyilik ve kötülük kabiliyeti" verildiğinin söylenmesi de bu tabloyu tamamlar: kabiliyet verilmiştir, yön ise kulun seçimidir.
Kader sorumluluğu kaldırmaz. Bütün Ehl-i Sünnet yaklaşımlarının ortak sonucu şudur: kader, insanın ahlakî sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Bunun temel gerekçesi, Allah'ın bilgisinin insanı zorlamamasıdır. Allah'ın ezelde bir şeyi bilmesi, o şeyin olmasının sebebi değildir; Allah insanın ne seçeceğini bildiği için onu yazmıştır, yazdığı için insan o seçimi yapmak zorunda kalmamıştır. Bir benzetmeyle: tecrübeli bir öğretmen, bir öğrencinin sınava çalışmadığını görüp başarısız olacağını önceden bilebilir; öğrencinin başarısızlığının sebebi öğretmenin bilgisi değil, kendi ihmalidir. Benzetme eksiktir, çünkü Allah'ın bilgisi tahmin değil kesin bilgidir; ama bilginin zorlama olmadığını anlamaya yardım eder. Üstelik insan kaderde ne yazıldığını bilmez; her an önündeki seçimle karşı karşıyadır ve hesap da bu seçime göre verilir.
Kaderi bahane etmek. Kur'an, kaderi bir mazeret olarak kullanmayı açıkça reddeder: "Puta tapanlar, 'Allah dileseydi babalarımız ve biz puta tapmaz ve hiçbir şeyi haram kılmazdık' diyecekler" (En'âm 6/148). Ayet bu sözü bir bilgi değil, bir zan olarak niteler. Âlimler bu ayetten şu ilkeyi çıkarmıştır: kader, yapılan bir hatanın mazereti olarak değil, başa gelen bir musibetin tesellisi olarak anılır. Hadîd suresi de bunu söyler: musibetlerin önceden yazılmış olduğunun bildirilmesi, "kaybettiğinize üzülmemeniz ve Allah'ın size verdiği nimetlerle şımarmamanız içindir" (Hadîd 57/23). Yani kader inancı, geçmişteki kayıpta kişiye huzur verir; gelecekteki seçimde ise kişiyi sorumluluktan kurtarmaz.
Tevekkül ve tembellik. Aynı ayrım tevekkülde de geçerlidir. Tevekkül, sebeplere sarılıp sonucu Allah'a bırakmaktır; sebepleri terk edip "ne yazıldıysa o olur" demek ise tevekkül değil tembelliktir. Tirmizî'nin rivayet ettiği bir hadiste, devesini bağlamadan Allah'a tevekkül ettiğini söyleyen bir kişiye Hz. Peygamber'in "Onu bağla ve tevekkül et" dediği aktarılır. Kur'an da bir toplumun durumunun, o toplum kendini değiştirmedikçe değişmeyeceğini bildirir (Ra'd 13/11). Hz. Ömer'in veba bölgesine girmeme kararı bu dengenin en bilinen örneğidir; bu dersin uygulamasında onu kendin yorumlayacaksın.
Örnekler
- Basit: Ödevini yapmayan bir talebe, "Kaderimde bu dersten kalmak varmış" der. Hocası ona iki soru sorar: Ödevi yapmadan önce kaderinde ne yazdığını biliyor muydun? Bilmiyorsan, seçimini neye göre yaptın? Talebe kaderin geriye dönük bir mazeret olarak kullanılamayacağını, önündeki seçimin her zaman kendisine ait olduğunu anlar.
- Orta: Bir çalışma grubunda iki talebe, "Allah küfrü irade eder ama ondan razı olmaz" cümlesinin çelişkili olup olmadığını tartışır. Biri Mu'tezile'nin irade ile rızayı bir tuttuğunu, bu yüzden cümleyi kabul etmediğini hatırlatır. Öbürü Zümer 39/7'yi okuyarak ayetin rızayı ayrıca konu ettiğini gösterir. Grup, tartışmanın bir kelime tanımına bağlı olduğunu ve Ehl-i Sünnet'in iki kavramı neden ayırdığını birlikte yazar.
- Gerçek hayat: Bir arkadaşın ağır bir hastalık teşhisi aldıktan sonra tedaviyi reddeder ve "Ne yazıldıysa o olur" der. Sen ona tevekkülün sebepleri terk etmek olmadığını, deveyi bağlama hadisini ve Hz. Ömer'in veba kararını anlatırsın. Tedaviye başlamanın da kadere dahil olduğunu, sonucu ise Allah'a bırakmanın tevekkülün asıl anlamı olduğunu birlikte konuşursunuz.
Uygulama
Şimdi sıra sende: Hz. Ömer'in veba bölgesine girmeme kararını kader-irade ekseninde yorumlayan bir sayfa yaz. Olay, Buhârî ve Müslim'de aktarılır: Hz. Ömer Şam'a giderken Serğ denilen yerde bölgede veba olduğunu öğrenir, istişare eder ve geri dönmeye karar verir. Ebû Ubeyde "Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun?" diye sorunca Hz. Ömer "Evet, Allah'ın kaderinden yine Allah'ın kaderine kaçıyoruz" der ve iki yamaç benzetmesini yapar: biri verimli, biri kurak iki yamaçtan hangisinde develerini otlatırsan otlat, Allah'ın kaderiyle otlatmış olursun. Ardından Abdurrahman b. Avf, vebanın bulunduğu yere girilmemesini ve bulunulan yerden kaçmak için çıkılmamasını bildiren hadisi aktarır. Sayfanda şu üç soruyu cevapla: Hz. Ömer'in cevabı, irade ile sebeplere sarılma arasındaki ilişkiyi nasıl gösterir? Ebû Ubeyde'nin sorusundaki kader anlayışı ile Hz. Ömer'inki arasındaki fark nedir? Bu olay, bu derste gördüğün dört yaklaşımdan hangisiyle en zor uzlaşır ve neden? Hedef: Kader inancı ile sebeplere sarılma arasındaki ilişkiyi somut bir tarihî karar üzerinden açıklayabilmek ve tevekkülü tembellikten ayıran ölçütü kendi cümlelerinle kurabilmek.
Mini test
- Kader ve kaza nasıl tanımlanır? Mâtürîdî ve Eş'arî kullanımı arasındaki fark nedir?
- "Allah küfrü irade eder ama ondan razı olmaz" cümlesi hangi ayrıma dayanır?
- Cebriyye ile Mu'tezile'nin görüşleri birbirinin tam tersi olan hangi sonuçlara varır?
- Eş'arî'nin kesb teorisi ile Mâtürîdî'nin cüz'î irade anlayışı arasındaki temel vurgu farkı nedir?
- Kaderi bahane etmek neden reddedilir? Bir ayetle destekle.
Cevapları göster
- Mâtürîdî kullanımında kader, Allah'ın olacak her şeyi ezelde bilip takdir etmesi; kaza, bu takdirin zamanı gelince yaratılmasıdır. Eş'arî kullanımında iki kelimenin yerleri çoğu zaman değişir; fark özde değil terimdedir.
- İrade (meşiyyet) ile rıza arasındaki ayrıma dayanır: olan her şey Allah'ın dilemesiyle olur, ama Allah dilediği her şeyden razı değildir (Zümer 39/7).
- Cebriyye insanın hiçbir gerçek iradesi ve gücü olmadığını, fiillerin yalnızca Allah'a ait olduğunu söyler; Mu'tezile ise insanın fiillerinin gerçek yaratıcısı olduğunu savunur.
- Kesb teorisi Allah'ın yaratıcılığını öne çıkarır ve insanın gücüne fiilde etki tanımaz; cüz'î irade anlayışı ise insanın iki şıktan birini tercih etmesinin gerçek bir seçim olduğunu vurgular, yaratmayı Allah'a bırakır.
- Çünkü Allah'ın bilgisi insanı zorlamaz ve insan kaderde ne yazıldığını bilmeden seçim yapar. En'âm 6/148 müşriklerin "Allah dileseydi..." sözünü bir bilgi değil zan olarak niteler.
Özet
- Kader ezelî bilgi ve takdir, kaza onun gerçekleşmesidir; iki gelenek terimleri farklı yerleştirse de özde aynı yapıyı kabul eder.
- İrade ve meşiyyet Allah'ın dilemesidir; rıza ayrıdır. Allah küfrü irade eder ama ondan razı olmaz.
- Cebriyye mutlak cebri, Mu'tezile insanın kendi fiilini yaratmasını savunur; Ehl-i Sünnet iki ucu da reddeder.
- Eş'arî kesb teorisiyle Allah'ın yaratıcılığını, Mâtürîdî cüz'î irade ile insanın seçiminin gerçekliğini öne çıkarır.
- Kader sorumluluğu kaldırmaz: geçmişteki musibette teselli, gelecekteki seçimde mazeret değildir; tevekkül sebeplere sarılıp sonucu Allah'a bırakmaktır.
Sonraki derse hazırlık
Ders 11.8'de nübüvvet ve mucize konusunu işleyeceğiz: peygamberliğin aklî imkânını, peygamberlerin sıfatlarını ve mucizenin keramet ve sihirden nasıl ayrıldığını göreceksin. Hazırlık: A'râf suresinin 117–122. ayetlerini mealiyle oku. Hz. Mûsâ'nın asasının sihirbazların yaptıklarını yuttuğu sahnede sihirbazların neden hemen iman ettiğini düşün. Onları ikna eden şeyin, kendi sanatlarının sınırlarını bilmeleri olup olmadığını iki cümleyle yaz ve Ders 8.7'de gördüğün tehaddî kavramını hatırla.