Giriş
Hazırlıkta Sâd suresinin 75. ayetini okudun ve Allah'ın İblis'e "ellerimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir?" diye sorduğunu gördün. Bu ifadeyi anlamanın iki farklı yolunu yazdın. Belki de fark ettin: elindeki mealde "ellerimle" kelimesinin yanında parantez içinde "kudretimle" yazıyordu. O parantez, bu dersin konusu olan uzun bir tartışmanın küçük bir izidir. Önceki derslerde bu tartışmanın parçalarını ayrı ayrı gördün: Ders 8.5'te müteşâbih ayetleri ve te'vilin iki anlamını, Ders 11.2'de Mâtürîdîlerin tekvin sıfatını, Ders 11.3'te Mu'tezile'nin sıfatları zatla aynı saymasını, Ders 11.4'te Selefî düşüncenin "bilâ keyf" ilkesini. Bu derste parçaları bir araya getiriyoruz: sıfatların nasıl sınıflandırıldığını, zatla ilişkisinin nasıl tarif edildiğini, kelâm sıfatının neden bu kadar tartışıldığını ve haberî sıfatlar karşısındaki üç yaklaşımı sistemli olarak göreceksin. Son olarak Allah'ın isimlerinin tevkîfî olup olmadığı meselesine kısaca değineceğiz.
Ana anlatım
Sıfat nedir, neden tartışılır? Kelamda sıfat, Allah'ın zatını niteleyen ve O'nun hakkında bir şey bildiren mânadır. Kur'an Allah'ın bilen, işiten, gören, dileyen, güç yetiren olduğunu bildirir; bu bildirimler müminler arasında tartışma konusu değildir. Tartışma, bu nitelemelerin ne anlama geldiği noktasında başlar. Allah'ın "bilen" olması, zatına eklenmiş bir ilim sıfatının varlığı mı demektir, yoksa zatının kendisinin bilmesi mi? Kur'an'daki "el", "yüz", "göz" gibi ifadeler bir sıfat mı bildirir, yoksa mecazî bir anlatım mıdır? Bu soruların arkasında iki hassasiyet vardır: bir yanda Allah'ı yaratılmışlara benzetmekten (teşbih) kaçınmak, öbür yanda Kur'an'ın bildirdiği nitelemeleri boşaltmaktan (ta'tîl) kaçınmak. Her ekol bu iki uç arasında kendi dengesini kurmaya çalışmıştır ve bu dersteki bütün ayrımlar bu dengeyi tarif etmenin yollarıdır.
Zâtî ve selbî sıfatlar. Türkçe akaid kitaplarında yerleşmiş sınıflandırmaya göre sıfatlar önce zâtî ve sübûtî diye ikiye ayrılır. Zâtî sıfatlar, Allah'ın zatının zorunlu nitelikleridir ve genellikle altı tanedir: vücûd (var olmak), kıdem (varlığının başlangıcı olmamak), bekā (varlığının sonu olmamak), muhâlefetün li'l-havâdis (sonradan olan hiçbir şeye benzememek), vahdâniyyet (bir olmak) ve kıyâm bi-nefsihî (varlığı için hiçbir şeye muhtaç olmamak). Bunlardan vücûd dışındaki beşine selbî sıfatlar da denir, çünkü her biri Allah'tan bir eksikliği olumsuzlar: başlangıcı olmayı, sonu olmayı, benzemeyi, ortaklığı, muhtaçlığı. Selbî sıfatlar bize Allah'ın ne olmadığını söyler. Ders 11.5'te gördüğün delillerin vardığı sonuçla bu liste arasında bir bağ vardır: hudûs ve imkân delilleri ezelî ve kimseye muhtaç olmayan bir varlığa ulaşıyordu; kıdem ve kıyâm bi-nefsihî sıfatları bu sonucun adlandırılmasıdır.
Sübûtî sıfatlar: yedi mi, sekiz mi? Sübûtî sıfatlar, Allah'ın zatında var olan olumlu niteliklerdir: hayat, ilim, semi' (işitme), basar (görme), irade, kudret ve kelâm. Eş'arîler bu yedi sıfatta durur. Mâtürîdîler ise bunlara sekizinci olarak tekvini (yaratma, var etme) ekler. Ders 11.2'de bu farkın ne anlama geldiğini görmüştün: Eş'arîlere göre yaratma, kudret sıfatının bir nesneye ilişmesidir ve ayrı bir sıfat değildir; Mâtürîdîlere göre ise kudret bir şeyi var etmeye güç yetirmektir, fiilen var etmek başka bir niteliktir ve ezelî olan bu sıfat, yaratılanlar sonradan var olsa da kendisi kadîmdir. Bu fark küçük görünür ama önemli bir soruyu cevaplar: Allah'ın "yaratıcı" olması ezelde de geçerli bir nitelik midir, yoksa ilk yaratmayla mı başlamıştır? Mâtürîdîler tekvin sıfatı sayesinde Allah'ın ezelde de "Hâlık" olduğunu, sıfatında bir değişme olmadığını söyleyebilmiştir.
Sıfatlar ve zat: ne aynıdır ne gayrıdır. Ehl-i Sünnet sıfatların zata eklenmiş gerçek mânalar olduğunu kabul eder. Ama bu, zatın yanında ondan ayrı ikinci, üçüncü ezelî varlıklar olduğu anlamına mı gelir? Mu'tezile tam bu noktada itiraz etmişti: ezelî birden çok varlık kabul etmek tevhidi zedeler; bu yüzden Allah zatıyla bilir, zatıyla güç yetirir. Ehl-i Sünnet'in cevabı ünlü bir formülde özetlenir: sıfatlar zatın ne aynıdır ne gayrıdır. "Aynı değildir", çünkü ilim ile kudret farklı mânalardır ve ikisini zatla özdeş saymak onları anlamsızlaştırır; "gayrı değildir", çünkü sıfatlar zattan ayrı, bağımsız, kendi başına var olan şeyler değildir. Bir benzetmeyle yaklaşılabilir, ama hatırlamak gerekir ki her benzetme eksiktir: bir insanın cömertliği o insanın kendisiyle aynı şey değildir, çünkü cömertlik tanımlanabilen ayrı bir mânadır; ama cömertlik o insandan kopup başka bir yerde de duramaz. Formül, teşbihten ve ta'tîlden aynı anda uzak durmanın dildeki karşılığıdır.
Kelâm sıfatı ve halku'l-Kur'ân. Sübûtî sıfatlar arasında en çok tartışılanı kelâmdır, çünkü doğrudan Kur'an'ın mahiyetiyle ilgilidir. Kur'an Allah'ın konuştuğunu bildirir; Nisâ 4/164'te Allah'ın Mûsâ ile konuştuğu açıkça söylenir. Mu'tezile'ye göre Allah'ın konuşması, bir cisimde ses ve harf yaratmasıdır; bu yüzden Kur'an yaratılmıştır. Ders 11.3'te bu görüşün Mihne döneminde nasıl bir devlet politikasına dönüştüğünü görmüştün. Ehl-i Sünnet kelamcıları buna kelâm-ı nefsî kavramıyla cevap vermiştir: Allah'ın zatında ezelî, harf ve sesten münezzeh bir kelâm sıfatı vardır; mushafta yazılan, dille okunan ve kulakla işitilen lafızlar ise bu ezelî kelâmın ifadesidir. Buna göre Kur'an Allah'ın kelâmı olarak mahluk değildir, ama bizim okuyuşumuz, sesimiz, yazdığımız mürekkep ve kâğıt mahluktur. Selefî düşünce ise Ders 11.4'te gördüğün gibi Kur'an'ın harfleriyle ve sesiyle Allah'ın kelâmı olduğunu, mahluk olmadığını söyler ve kelâm-ı nefsî ayrımını, Kur'an'ı iki ayrı şeye bölmek olarak eleştirir. Üç tarafın da ortak kaygısı Kur'an'ın ilahî kaynağını korumaktır; ayrıldıkları nokta, bu kaynağın yaratılmış seslerle ilişkisini nasıl açıklayacaklarıdır.
Haberî sıfatlar. Buraya kadar gördüğümüz sıfatlar hem nakille hem akılla desteklenir; bir yaratıcının bilen ve güç yetiren olması akılla da çıkarılabilir. Haberî sıfatlar ise yalnızca nakille, Kur'an ve hadisin haber vermesiyle bilinen nitelemelerdir: yed (el), vech (yüz), ayn (göz), istivâ, nüzûl (inmek) gibi. Akıl bu nitelemelere kendi başına ulaşamaz; onları ancak metin bildirdiği için konuşuruz. Tartışmanın en keskin olduğu alan da burasıdır, çünkü bu kelimelerin dildeki ilk anlamları insanlara ve cisimlere aittir.
Üç yaklaşım: tefvîz, te'vil, isbat. Haberî sıfatlar karşısında İslâm düşüncesinde üç temel yaklaşım gelişmiştir. Tefvîz, lafzı kabul edip mânasının hakikatini Allah'a havale etmektir: "Allah'ın eli vardır; ama bunun ne olduğunu bilmeyiz, yaratılmışların eline benzemediğini biliriz." Ders 8.5'te gördüğün Âl-i İmrân 3/7'deki durak tartışmasında, "Allah" lafzında duranların yolu budur ve ilk nesillerin ve Ehl-i Sünnet'in önemli bir kesiminin yaklaşımı olarak aktarılır. Te'vil, lafzı Arap dilinin imkânları içinde yakın bir mecazî anlama hamletmektir: "el" kelimesi Arapçada kudret ve nimet anlamında da kullanılır, "birinin eli uzundur" dediğimizde gücünü kastederiz. Mu'tezile te'vili sistemli bir yöntem olarak benimsemiş, sonraki Eş'arî ve Mâtürîdî kelamcılarının çoğu da teşbih tehlikesine karşı te'vile başvurmuştur. İsbat ise lafzı zahirî mânasıyla bir sıfat olarak kabul etmek, ama keyfiyetini sormamak ve yaratılmışlara benzetmemektir: "Allah'ın, kendisine yakışır bir eli vardır." Ders 11.4'te gördüğün Selefî yaklaşım budur ve Şûrâ 42/11'deki "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir" ifadesi hem olumsuzlamayı hem olumlamayı birlikte içerdiği için bu yaklaşımın dayanaklarından biridir.
Sâd 38/75 örneği. Hazırlıkta okuduğun ayet, bu üç yaklaşımın farkını görmek için iyi bir örnektir. Ayette "el" kelimesi ikil (tesniye) hâlindedir: "iki elimle". Te'vil taraftarları bunu kudret veya nimet olarak anlar; Âdem'in, Allah'ın özel kudreti ve özel ikramıyla yaratıldığını, bu yüzden ona secde edilmesi gerektiğini söyler. İsbat taraftarları buna şöyle itiraz eder: el kudret demekse, İblis de dahil her şey Allah'ın kudretiyle yaratılmıştır; o zaman Âdem'e özel bir üstünlük kalmaz, üstelik kudret ikil olarak söylenmez. Te'vil taraftarları da ikil yapının Arapçada vurgu için kullanılabildiğini, "iki elimle" ifadesinin "bizzat, doğrudan" anlamı taşıdığını söyler. Tefvîz yolunu izleyen ise iki tarafın da ileri sürdüğü bir mânayı kesinleştirmeden, ayetin Âdem'e bir ikram bildirdiğini kabul eder ve ötesini Allah'a bırakır. Elindeki mealin parantezi, bu tartışmada mütercimin bir tercih yaptığını gösterir; bir meali okurken parantezlerin çoğu zaman bir yorum taşıdığını unutmamalısın.
Esmâ-i hüsnânın tevkîfîliği. Son olarak isimler meselesi. Kur'an "En güzel isimler Allah'ındır, O'na o isimlerle dua edin, O'nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları bırakın" der (A'râf 7/180). Buhârî ve Müslim'de geçen bir hadiste de Allah'ın doksan dokuz isminden söz edilir. Tevkîfîlik, Allah'a ancak Kur'an'da ve sahih sünnette bildirilen isimlerle ad verilebileceği görüşüdür; "tevkîf" durdurmak, bir şeyi nakle bağlamak demektir. Ehl-i Sünnet âlimlerinin çoğunluğu bu görüştedir, çünkü isim vermek Allah hakkında bir hüküm bildirmektir ve bu ancak O'nun bildirmesiyle mümkündür. Bazı âlimler ise kemal ifade eden, hiçbir eksiklik çağrıştırmayan isimlerde aklî bir genişliğe izin vermiştir. Bu tartışmayı, bir ismi başka bir dile tercüme ederek anmakla karıştırmamak gerekir; Allah'ı kendi dilinde anmak, O'na yeni bir isim icat etmekle aynı şey değildir.
Örnekler
- Basit: Bir talebe akaid kitabında "Allah'ın sıfatları zatının ne aynıdır ne gayrıdır" cümlesini okur ve bunun bir çelişki olduğunu düşünür. Hocası iki yarının neyi reddettiğini sorar: birinci yarı Mu'tezile'nin sıfatları zatla özdeşleştirmesini, ikinci yarı sıfatları zattan ayrı bağımsız varlıklar saymayı reddeder. Talebe formülün bir çelişki değil, iki uca karşı çizilmiş bir sınır olduğunu anlar.
- Orta: Bir çalışma grubunda iki talebe Sâd 38/75'i farklı meallerden okur: birinin mealinde "ellerimle", öbürününkinde "ellerimle (kudretimle)" yazmaktadır. Grup, parantezin bir te'vil tercihi olduğunu, parantezsiz mealin ise isbat ya da tefvîz okumasına açık kaldığını tespit eder. Ardından aynı karşılaştırmayı Tâhâ 20/39'daki "gözümün önünde" ifadesi için de yaparlar.
- Gerçek hayat: Bir arkadaşın, bir grubun başka bir grubu "Allah'a el ve yüz nispet ediyorlar, teşbihçiler" diye, öbür grubun da onları "sıfatları boşaltıyorlar" diye suçladığı bir tartışma izlediğini anlatır. Sen üç yaklaşımın da teşbihi reddettiğini, farkın lafzın mânasını nasıl ele aldıklarında olduğunu açıklarsın. Arkadaşın, tartışmanın bir inkâr tartışması değil bir yorum tartışması olduğunu görür.
Uygulama
Şimdi sıra sende: Sâd 38/75'teki "yed" sıfatı için dört sütunlu bir karşılaştırma tablosu hazırla. Sütun başlıkları Mu'tezile, Mâtürîdî, Eş'arî ve Selefî olsun. Her sütuna, o ekolün bu ifadeyi nasıl anladığını gösteren tek bir cümle yaz; cümlede ekolün benimsediği yaklaşımın adını (te'vil, tefvîz, isbat) da geçir. Mâtürîdî ve Eş'arî sütunlarında, iki ekolün içinde hem tefvîz hem te'vil eğiliminin bulunduğunu hatırla ve cümlende hangisini esas aldığını belirt. Tablonun altına iki cümlelik bir not ekle: dört yaklaşımın ortak olarak reddettiği şey nedir ve Şûrâ 42/11 bu ortak noktaya nasıl dayanak olur? Hedef: Haberî sıfatlar karşısındaki yaklaşımları tek bir ayet üzerinde karşılaştırabilmek ve farklılıkların arkasındaki ortak teşbih reddini gösterebilmek.
Mini test
- Zâtî ve selbî sıfatlar nelerdir? Selbî sıfatlara neden bu ad verilir?
- Mâtürîdîlerle Eş'arîler sübûtî sıfatların sayısında neden ayrılır?
- "Sıfatlar zatın ne aynıdır ne gayrıdır" formülünün iki yarısı neyi reddeder?
- Kelâm-ı nefsî kavramı halku'l-Kur'ân tartışmasında hangi sorunu çözmek için kullanılmıştır?
- Haberî sıfatlar karşısındaki tefvîz, te'vil ve isbat yaklaşımlarını birer cümleyle tanımla.
Cevapları göster
- Zâtî sıfatlar vücûd, kıdem, bekā, muhâlefetün li'l-havâdis, vahdâniyyet ve kıyâm bi-nefsihîdir. Vücûd dışındakilere selbî denir, çünkü her biri Allah'tan bir eksikliği olumsuzlar.
- Mâtürîdîler tekvini ayrı ve ezelî bir sıfat sayarak sekize ulaşır; Eş'arîler ise yaratmayı kudret sıfatının bir nesneye ilişmesi sayar ve yedide durur.
- "Aynı değildir" yarısı sıfatları zatla özdeşleştiren Mu'tezile görüşünü, "gayrı değildir" yarısı sıfatları zattan ayrı, bağımsız ezelî varlıklar saymayı reddeder.
- Kur'an'ın Allah'ın kelâmı olarak mahluk olmadığını söylerken, okunan ses, yazılan harf ve mushafın mahluk olduğunu kabul etmeyi mümkün kılar: ezelî kelâm sıfatı ile onun yaratılmış ifadesi ayrılır.
- Tefvîz, lafzı kabul edip mânasının hakikatini Allah'a bırakmaktır. Te'vil, lafzı dilin imkânları içinde kudret veya nimet gibi mecazî bir anlama hamletmektir. İsbat, lafzı keyfiyetsiz ve teşbihsiz bir sıfat olarak kabul etmektir.
Özet
- Sıfat tartışması teşbih ve ta'tîl arasında denge kurma çabasıdır; zâtî, selbî ve sübûtî ayrımı bu dengenin sınıflandırmasıdır.
- Eş'arîler yedi, Mâtürîdîler tekvinle birlikte sekiz sübûtî sıfat sayar; fark, yaratmanın ayrı bir sıfat olup olmadığıdır.
- "Ne aynıdır ne gayrıdır" formülü sıfatların hem gerçek hem de zattan bağımsız olmayan mânalar olduğunu ifade eder.
- Kelâm-ı nefsî ayrımı Kur'an'ın mahluk olmadığını, okunuşunun ise mahluk olduğunu söylemeyi sağlar; Selefîler bu ayrımı eleştirir.
- Haberî sıfatlarda tefvîz, te'vil ve isbat yolları vardır; Sâd 38/75'teki "iki elimle" ifadesi bu farkları gösterir, isimler ise çoğunluğa göre tevkîfîdir (A'râf 7/180).
Sonraki derse hazırlık
Ders 11.7'de kader ve irade meselesini işleyeceğiz: kader, kaza, irade, meşiyyet ve rıza kavramlarını, Cebriyye, Mu'tezile, Eş'arî ve Mâtürîdî yaklaşımlarını göreceksin. Hazırlık: Zümer suresinin 7. ayetini mealiyle oku. Ayette Allah'ın kullarının inkârından hoşnut olmadığı söyleniyor. Bu derste gördüğün irade sıfatını düşünerek şu soruyu yaz: Allah bir şeyi dileyip aynı zamanda ondan hoşnut olmayabilir mi? Aklına gelen cevabı iki cümleyle not et.