Giriş
Hazırlıkta Bakara 2/228 ile Nûr 24/2'yi yeniden okudun ve kelimeleri üç listeye ayırdın: bir grubu bütünüyle kapsayanlar ("boşanan kadınlar"), tek ve belirli bir şeyi ifade edenler ("yüz", "üç") ve birden çok anlama gelenler ("kurû'"). Bu üç liste, fıkıh usulünün delâlet bahsinin, yani nasların nasıl anlaşılacağı konusunun temel kavramlarına karşılık gelir: âm, hâs ve müşterek. Bu derste delâlet bahsine giriş yapacağız. Önce emir ve nehyin ne ifade ettiğini ve bu anlamın karinelerle nasıl değiştiğini, sonra genel (âm) lafzın biçimlerini ve daraltılmasını (tahsis), ardından mutlak ve mukayyed lafızları ve bunlar arasındaki ilişki tartışmasını göreceksin. Son olarak Hanefîlerin bir nastan anlam çıkarmanın dört yolu ile cumhurun "söylenen ve anlaşılan" ayrımını tanıyacaksın. Ders 10.2'de sübut ve delâleti ayırmıştın; bu ders, delâletin kendi iç dünyasına açılan kapıdır.
Ana anlatım
Emir ve asıl anlamı. Emir, bir fiilin yapılmasını isteyen sözdür; Arapçada genellikle "yap" kalıbıyla gelir. Usulcülerin çoğunluğuna göre emrin asıl anlamı vücubtur, yani yapılmasının kesin olarak istenmesidir; bir karine başka bir anlama işaret etmedikçe emir bu anlamda anlaşılır. Namazı kılın, zekâtı verin gibi emirler böyledir. Ancak emir, karinelerle başka anlamlara da gelebilir ve usul kitapları bu anlamları uzun listeler hâlinde sayar. Bir emir, yapılmasının istendiğini ama zorunlu olmadığını bildirebilir (nedb); borç verirken yazmayı emreden ayet, cumhura göre bu anlamdadır. Bir emir, yalnız serbestliği bildirebilir (ibaha): "yiyin için fakat israf etmeyin" (A'râf 7/31) ifadesindeki "yiyin için", yemeyi farz kılmaz, yemenin serbest olduğunu bildirir.
Emrin ibaha bildirmesinin klasik bir örneği, bir yasaktan sonra gelen emirdir. İhramlıya avlanmak yasaktır; Mâide suresi ihramdan çıkıldığında avlanmayı emir kalıbıyla bildirir. Âlimlerin çoğu bu emrin avlanmayı farz değil, yasaktan önceki serbestliğe dönüşü bildirdiğini söyler. Kullandığımız meal de ayeti tam olarak bu yorumla verir: "İhramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz." (Mâide 5/2). Mealdeki "avlanabilirsiniz" ifadesi, Arapçadaki emir kalıbını ibaha anlamında çevirmiştir; Ders 8.5'ten beri gördüğün "meal bir yorumdur" kuralının usul bahsindeki bir başka görünüşü.
Nehiy ve asıl anlamı. Nehiy, bir fiilin yapılmamasını isteyen sözdür ve genellikle "yapma" kalıbıyla gelir. Çoğunluğa göre nehyin asıl anlamı tahrimdir, yani yapılmamasının kesin olarak istenmesi; karine bulunursa kerahet, yani yapılmamasının daha iyi olduğu anlamına gelir. Nehiy konusunda usulcülerin ayrıca tartıştığı bir soru vardır: yasaklanan bir fiil yapılırsa, o fiil geçersiz (fâsid) olur mu? İbadetlerde yasaklanan bir biçimde yapılan ibadetin geçersiz olduğu konusunda geniş bir uzlaşma vardır. Muamelatta ise mezhepler ayrılır: yasağın, işlemin özüyle mi, yoksa işleme bitişik bir dış durumla mı ilgili olduğuna bakılır. Cuma ezanı okunduktan sonra yapılan alışveriş gibi, yasağın işlemin dışındaki bir sebepten (Cuma namazını kaçırma tehlikesi) kaynaklandığı durumlarda Hanefîler akdi geçerli ama mekruh sayar. Bu ayrım Ders 10.1'de gördüğün sıhhat, fesad ve butlan kavramlarıyla birleşir.
Âm lafız ve biçimleri. Âm, bir kelimenin kapsamına giren bütün fertleri, sınırlama olmaksızın kapsayan lafızdır. Arapçada âmmın belirli kalıpları vardır: "her" ve "bütün" anlamındaki kelimeler, harf-i tarifle belirli kılınmış çoğul isimler, "kim", "ne" gibi şart ve soru edatları, olumsuz cümle içindeki belirsiz isimler. Hazırlıkta işaretlediğin "boşanan kadınlar" ifadesi, harf-i tarifli çoğul bir isim olarak âmmın tipik bir örneğidir: "Boşanan kadınlar, kendi kendilerine üç aybaşı hali beklerler" (Bakara 2/228). İfade, ilk bakışta boşanan her kadını kapsar.
Tahsis: âmmın daraltılması. Ancak boşanan her kadın üç kurû' mü bekler? Kur'an'ın başka ayetleri bu genel hükmü daraltır. Gebe kadınlar için şöyle denir: "gebe olanların iddeti, doğurmaları ile tamamlanır." (Talâk 65/4). Nikâhlanıp henüz birlikte olunmadan boşanan kadınlar için ise hiç iddet yoktur: "Mümin kadınlarla nikahlanıp, onları, temasta bulunmadan boşadığınızda, artık onlar için size iddet saymaya lüzum yoktur." (Ahzâb 33/49). Bu iki ayet, Bakara 2/228'in genel hükmünden iki grubu çıkarır; geriye kalan boşanmış kadınlar için genel hüküm geçerliliğini korur. Genel bir lafzın kapsamının başka bir delille daraltılmasına tahsis denir; Ders 8.6'da tahsisi nesihten ayırmıştın, burada işleyişini görüyorsun.
Tahsis iki türlüdür. Bitişik (muttasıl) tahsis, aynı cümlenin içinde gelir: bir istisna ("ancak şunlar hariç"), bir şart, bir sıfat ya da bir sınır ifadesi genel lafzı daraltır. Ayrı (munfasıl) tahsis ise başka bir nasla, bazen akılla ya da örfle yapılır; iddet örneğindeki Talâk ve Ahzâb ayetleri ayrı tahsise örnektir. Ders 10.3'te gördüğün tartışma burada önem kazanır: Hanefîlere göre âmmın bütün fertleri kapsaması, bir kez tahsis edilmedikçe kesindir ve âhâd bir haberle doğrudan daraltılamaz; cumhura göre ise bu kapsama zannîdir ve âhâd haberle daraltılabilir. Âmmın delâletinin kesin mi zannî mi olduğu, fıkhın pek çok bölümünde farklı sonuçlar doğuran bir usul tercihidir.
Hâs ve müşterek. Hâs, tek ve belirli bir anlamı ifade eden lafızdır; bir kişinin adı, bir sayı, belirli bir tür böyledir. Hâs lafzın delâleti kesindir. Nûr suresindeki "yüzer değnek" (Nûr 24/2) ifadesindeki "yüz" ve Bakara 2/228'deki "üç" kelimesi hâs lafızlardır; Ders 10.2'de delâleti kesin ayetlerin örnekleri olarak görmüştün. Müşterek ise birden çok anlam için ayrı ayrı konulmuş lafızdır; Bakara 2/228'deki "kurû'", hem hayız hem temizlik dönemi için kullanıldığından müşterek bir lafızdır. Aynı ayette âm bir lafız ("boşanan kadınlar"), hâs bir lafız ("üç") ve müşterek bir lafız ("kurû'") yan yana bulunur ve her biri farklı bir usul sorusu doğurur: âmmın kapsamı daraltılmış mı, hâssın anlamı kesin mi, müştereğin hangi anlamı kastedilmiş? Hazırlıktaki üç listen bu üç sorunun karşılığıdır.
Mutlak ve mukayyed. Mutlak, bir türün herhangi bir ferdini, bir nitelikle sınırlamadan ifade eden lafızdır; mukayyed ise aynı lafzın bir nitelikle sınırlanmış hâlidir. Klasik örnek, kefaret ayetlerindeki "köle" (rakabe) kelimesidir. Ders 8.3'te gördüğün zıhar kefaretinde köle azat etmek mutlak olarak emredilir; ayette kölenin mümin olması gibi bir kayıt yoktur. Yanlışlıkla adam öldürmenin kefaretinde ise köle bir nitelikle kayıtlanır: "Bir mümini yanlışlıkla öldürenin, bir mümin köleyi azad etmesi ... gerekir." (Nisâ 4/92).
Bu iki ayet karşısında usulcülerin sorusu şudur: mutlak ifade, mukayyed ifadenin ışığında mı anlaşılmalıdır (hamlü'l-mutlak ale'l-mukayyed)? Şâfiîlere göre iki ayet aynı türden bir hükümle, kefaretle ilgili olduğu için zıhar kefaretindeki mutlak "köle" de "mümin köle" diye anlaşılır. Hanefîlere göre ise iki ayetin hükmü aynı türden olsa da sebepleri farklıdır: biri zıhar, öbürü adam öldürmedir. Farklı sebeplere bağlanan hükümlerde mutlak, mukayyede hamledilmez; bu yüzden Hanefîlerde zıhar kefaretinde herhangi bir köle azat etmek yeterlidir. Bu tartışma, bir lafzın başka bir ayetteki benzeriyle ilişkisini kurarken sebep ve hüküm birliğinin nasıl belirleyici olduğunu gösterir.
Hanefîlerin dört delâlet yolu. Hanefî usulcüler bir nastan anlam çıkarmanın dört yolunu ayırır ve bu tasnif onların usulünün en özgün yanlarından biridir. Birincisi ibâretü'n-nass: sözün doğrudan ve asıl amaç olarak ifade ettiği anlamdır. İkincisi işâretü'n-nass: sözün asıl amacı olmayan ama söylenenden zorunlu olarak çıkan anlamdır. Klasik örnek, en kısa gebelik süresidir: bir ayet gebelik ve sütten kesilmenin toplam otuz ay sürdüğünü (Ahkâf 46/15), bir başka ayet sütten kesilmenin iki yıl içinde olduğunu (Lokmân 31/14) bildirir; iki ayet birlikte düşünülünce en kısa gebelik süresinin altı ay olduğu sonucu çıkar. İki ayetin hiçbiri bunu söylemeyi amaçlamaz, ama söylediklerinden bu sonuç zorunlu olarak çıkar.
Üçüncüsü delâletü'n-nass: sözün hükmünün, aynı gerekçe daha güçlü ya da eşit biçimde bulunan bir duruma, dil bilgisiyle ve akıl yürütmeye ihtiyaç duyulmadan taşınmasıdır. Anne babaya karşı "Öf" bile denmemesini bildiren ayet (İsrâ 17/23), onları dövmenin evleviyetle haram olduğunu gösterir; bunun için bir kıyasa gerek yoktur, dili bilen herkes bunu anlar. Dördüncüsü iktizâü'n-nass: sözün doğru ya da anlamlı olabilmesi için zorunlu olarak takdir edilmesi gereken anlamdır. Nisâ 4/23 annelerin, kızların ve diğer yakınların "haram kılındığını" söyler; bir insanın kendisi haram kılınamayacağı için, cümlenin anlamlı olması "onlarla evlenmek" ifadesinin takdir edilmesini gerektirir. Kullandığımız meal de ayeti evlenme yasağı olarak kurar; meal, iktizâ yoluyla takdir edileni metne taşımıştır.
Cumhurun mantûk ve mefhûmu. Cumhur, özellikle Şâfiî usulcüler, aynı alanı farklı bir ayrımla düzenler: mantûk, sözün söylediği; mefhûm ise sözden anlaşılan. Mefhûm ikiye ayrılır. Mefhûm-i muvâfakat, sözün hükmünün söylenmeyen bir duruma aynı yönde uzanmasıdır ve Hanefîlerin delâletü'n-nassına karşılık gelir; "Öf" deme yasağından dövme yasağının çıkması böyledir. Mefhûm-i muhâlefet ise sözde bir kayıt bulunduğunda, kaydın bulunmadığı durumda hükmün tersinin geçerli olduğunu anlamaktır; örneğin bir hükmün bir sıfata ya da şarta bağlanması, o sıfat ya da şart bulunmadığında hükmün olmadığını gösterir. Cumhur mefhûm-i muhâlefeti belli şartlarla delil kabul eder; Hanefîler ise Kur'an ve sünnetin ifadelerinde onu genellikle delil saymaz. Bu fark da, Ders 10.3'teki tahsis tartışması gibi, iki usul geleneğinin farklı sonuçlara varmasının kaynaklarından biridir.
Örnekler
- Basit: Bir talebe "Kur'an'da 'yiyin için' deniyor, o hâlde yemek farz mı?" diye sorar. Hocası emrin asıl anlamının vücub olduğunu, ama karinelerle ibaha ifade edebileceğini anlatır ve A'râf 7/31'deki bağlamı gösterir: ayet israfı yasaklamak için yemenin serbestliğini hatırlatır. Talebe bir emir kalıbının her zaman bir farz bildirmediğini, bağlama bakmak gerektiğini öğrenir.
- Orta: Bir talebe "Boşanan kadınlar üç kurû' bekler" ayetini okur ve gebe bir kadının da üç kurû' beklemesi gerektiği sonucuna varır. Hocası tahsisi anlatır ve Talâk 65/4 ile Ahzâb 33/49'u gösterir: genel lafız iki başka ayetle daraltılmıştır. Talebe bir ayeti tek başına değil, konuyla ilgili diğer ayetlerle birlikte okumanın gerekliliğini görür.
- Gerçek hayat: Bir aile sohbetinde biri "Kur'an'da anne babayı dövmek açıkça yasaklanmamış, sadece 'öf' demek yasak" der. Sen delâletü'n-nassı ya da mefhûm-i muvâfakatı anlatırsın: "Öf" demenin yasaklandığı bir yerde, aynı gerekçe (onları incitmek) çok daha güçlü biçimde bulunan dövmenin yasaklığı, dili bilen herkesin anlayacağı bir sonuçtur. Soru, bir nassın yalnız söylediğiyle değil anlattığıyla da okunduğunu göstermeye dönüşür.
Uygulama
Şimdi sıra sende: Hazırlıkta yaptığın üç listeyi bir tabloya dönüştür. Tablonun satırları Bakara 2/228 ve Nûr 24/2'deki önemli kelimeler olsun: "boşanan kadınlar", "üç", "kurû'", "zina eden kadın ve erkek", "yüzer", "değnek". Her kelimenin yanına dört sütun ekle: lafzın türü (âm, hâs ya da müşterek), bu türün delâlet bakımından sonucu (kesin mi, zannî mi), bu lafız âm ise onu daraltan bir delil var mı ve hangisi (örneğin Talâk 65/4, Ahzâb 33/49), müşterek ise hangi anlamlar arasında tercih yapılmış. Tablonun altına iki cümle yaz: bu iki ayette mezheplerin farklı sonuçlara varabileceği nokta hangisidir ve neden? Hedef: bir ayetin kelimelerini âm, hâs ve müşterek olarak ayırabilmek ve her bir türün hükme nasıl yansıdığını gösterebilmek.
Mini test
- Usulcülerin çoğunluğuna göre emrin ve nehyin asıl anlamı nedir? Karineyle değişen bir emir örneği ver.
- Bakara 2/228'deki "boşanan kadınlar" ifadesi nasıl tahsis edilmiştir?
- Âm, hâs ve müşterek lafızları birer örnekle tanımla.
- Zıhar kefaretindeki "köle" ifadesi konusunda Şâfiîler ile Hanefîler nasıl ayrılır?
- Hanefîlerin dört delâlet yolu nelerdir? İşâretü'n-nass ve iktizâü'n-nass için birer örnek ver.
Cevapları göster
- Emrin asıl anlamı vücub, nehyin asıl anlamı tahrimdir. Örnek: ihramdan çıkınca avlanmayı bildiren emir (Mâide 5/2) ya da "yiyin için" (A'râf 7/31), vücub değil ibaha bildirir.
- Gebe kadınlar Talâk 65/4 ile (iddetleri doğumla biter), nikâhlanıp birlikte olunmadan boşanan kadınlar ise Ahzâb 33/49 ile (iddetleri yoktur) genel hükmün dışına çıkarılmıştır.
- Âm, kapsamındaki bütün fertleri kapsayan lafızdır ("boşanan kadınlar"); hâs, tek ve belirli bir anlamı ifade eder ("yüz", "üç"); müşterek, birden çok anlam için ayrı ayrı konulmuştur ("kurû'").
- Şâfiîlere göre iki kefaret aynı türden hüküm olduğu için zıhardaki mutlak "köle", Nisâ 4/92'deki "mümin köle" kaydıyla anlaşılır. Hanefîlere göre sebepler (zıhar ve adam öldürme) farklı olduğu için mutlak mukayyede hamledilmez ve zıharda herhangi bir köle yeterlidir.
- İbâretü'n-nass, işâretü'n-nass, delâletü'n-nass ve iktizâü'n-nass. İşâret: Ahkâf 46/15 ile Lokmân 31/14'ten en kısa gebelik süresinin altı ay olduğunun çıkması. İktizâ: Nisâ 4/23'teki "haram kılındı" ifadesinde "onlarla evlenmek" anlamının takdir edilmesi.
Özet
- Emrin asıl anlamı vücub, nehyin asıl anlamı tahrimdir; karineler emri nedb ya da ibahaya, nehyi keraheta çevirebilir.
- Âm lafız bütün fertleri kapsar ve bitişik ya da ayrı delillerle tahsis edilebilir; Hanefîler âmmın delâletini kesin, cumhur zannî sayar.
- Hâs lafzın delâleti kesindir; müşterek lafız birden çok anlam taşır ve tercih gerektirir.
- Mutlak lafzın mukayyede hamledilmesi konusunda Şâfiîler hüküm birliğine, Hanefîler sebep birliğine bakar.
- Hanefîler ibâre, işâret, delâlet ve iktizâ yollarını; cumhur mantûk ile mefhûm-i muvâfakat ve muhâlefeti ayırır.
Sonraki derse hazırlık
Ders 10.8'de Modül 10'u içtihad ve taklid konusuyla kapatacağız: müctehidin kim olduğunu, içtihadın hangi alanlarda yapılabileceğini, taklidin ne demek olduğunu ve "içtihad kapısı" tartışmasının tarihini göreceksin. Hazırlık: kendi hayatından bir ibadet meselesi seç, örneğin yolculukta namazı kısaltmanın hangi mesafede başladığı. Bu meselede nasıl amel ettiğini, bunu kimden ya da hangi kaynaktan öğrendiğini ve o kaynağın hangi mezhebe dayandığını not et.