L00-P03-M03-D03
Belirsizlikte Dürüstlük
Fonksiyonel Tıp Akademisi — L00, Oryantasyon ve Öğrenmeyi Öğrenme · 1.669 kelime · 2 kanıt kartı · ≈ 8 dk okuma · 12 dk dinleme
Açılış sahnesi
Kasım başında, perşembe öğleden sonra bir aile hekiminin muayene odası. Semt pazarında otuz yıldır çiçek tezgâhı işleten elli sekiz yaşındaki Semra Hanım, sol göğüs kafesinin altından sırtına uzanan bir şeridi gösteriyor. Üç hafta önce orada kabarcıklı bir döküntü çıkmış, gece acil servise gitmiş ve zona tanısı almış. Acildeki hekim çıkarken omzuna dokunup "İki haftaya kalmaz, hepsi geçer, kesin" demiş. Döküntü gerçekten kurumuş, ama deri tamamen iyileştiği hâlde şeritteki yanma sürüyor ve bluzunun kumaşı değdikçe keskinleşiyor.
Semra Hanım'ı asıl korkutan şey yanmanın kendisi değil. "İki hafta dediler, üç oldu" diyor aile hekimi Doğan Bey'e. "Ya bana bir şey söylemediler, ya da içeride başka bir şey var." Geceleri uyanıp şeridi yokluyor, iki gündür tezgâhı açmıyor ve Doğan Bey'in her cümlesini de aynı kuşkuyla dinliyor. Acildeki hekim kötü niyetli değildi; yorgun bir hastayı rahatlatmak istemişti. Ama o gün söylenen tek bir "kesin", üç hafta sonra bu odadaki bütün konuşmanın zeminini değiştirmiş.
Bu derste ne olacak
Açılıştaki iki hekimin elinde aynı bilgi eksikti: bu ağrının Semra Hanım'da ne kadar süreceği o gün de bugün de kesin bilinmiyor. Aralarındaki fark bilgide değil, o eksikliğin nasıl söylendiğinde. Önce bir kanıt kartıyla sonradan yanlış çıkan bir kesinliğin güvene neden itiraf edilmiş bir belirsizlikten daha ağır bir iz bıraktığını göreceğiz. Sonra ikinci bir kartla "bilmiyorum" demenin de tek başına yetmediğine ve bir belirsizlik bildiriminin hangi parçaları taşıması gerektiğine geçeceğiz. Ardından Doğan Bey'in o öğleden sonra kurduğu cümleyi parça parça okuyacağız ve kapanışta bu parçaları kendi cevaplarına uygulayabileceğin bir denetime çevireceğiz.
Sıfır noktası
Önceki dersin sonunda Hüsnü Bey ergoterapiste eve döndüğünde düğmelerini kendi ilikleyip ilikleyemeyeceğini sormuştu ve o sorunun o gün kimsede kesin bir cevabı yoktu. Semra Hanım'ın sorusu aynı türden. İkisinde de soran kişi bir cevaba göre hayatını düzenleyecek: biri eve nasıl döneceğine, öteki tezgâhı ne zaman açacağına karar verecek. Bu yüzden belirsizlik anında ağzından çıkan cümle yalnızca bir bilgi aktarımı değil, karşındakinin kararına konan bir zemin.
Bu modülün başında aynı konuya başka bir kapıdan girmiştin. Güven düzeyini ifade etmek dersinde (L00-P03-M01-D02) "büyük ihtimalle" kelimesinin bir ekipte yüzde yetmiş ile yüzde doksan beş arasına yayıldığını görmüştün. Kesinlik dilinin tehlikesi dersinde de kesinlik kelimesinin bir cümlenin en çok kanıtsız kalan yarısına yapıştığını bulmuştun. O iki ders senin kendi iddialarını ne kadar isabetli tarttığını soruyordu. Bu ders aynı soruyu karşındaki kişiye borcun olarak soruyor: tartınca bulduğun belirsizliği ona söylüyor musun, nasıl söylüyorsun?
Mekanizma
Yanlış kesinlik, itiraf edilen belirsizlikten daha pahalı
Acildeki hekimin "kesin"i o gece bir işe yaradı: Semra Hanım rahatladı ve eve gidip uyudu. Bedel üç hafta sonra, yanma sürerken ödendi ve yalnızca hayal kırıklığı olarak değil, bir kuşku olarak geri geldi. Semra Hanım'ın cümlesine dikkat et: "Ya bana bir şey söylemediler, ya da içeride başka bir şey var." Yanlış çıkan kesinlik, yeni ve daha korkutucu iki açıklama üretmiş ve ikisi de gerçekte olandan daha kötü.
Kartın sınırı Semra Hanım'ın durumunu iki yarıya ayırıyor. Acildeki hekim "Bu tür bir yanma döküntü geçtikten sonra da bir süre sürebilir, sende ne kadar süreceğini şimdiden bilemem" deseydi, üçüncü haftadaki yanma yine can sıkıcı olurdu. Ama söylenmiş bir olasılığın gerçekleşmesi olurdu, bozulmuş bir sözün kanıtı değil. Kartın ayırdığı şey tam bu: hayal kırıklığı ile aldatılmışlık farklı yaralar ve ikincisi kaynağın bundan sonra söyleyeceği her cümleye de sızıyor. Doğan Bey'in bugün karşısında duran kuşku, kendisinin söylemediği bir cümlenin bedeli.
Kesinlik dilinin tehlikesi dersinde temkinli konuşmanın dinleyende bir yetkinlik bedeli olabileceğini, bu yüzden kesin dile doğru bir çekim bulunduğunu görmüştün. Bu kart o çekimin öteki ucunu gösteriyor. Temkinin bedeli konuşma anında ve küçük ödeniyor; yanlış kesinliğin bedeli sonra, büyük ve başkasının masasında ödeniyor. Bir cevabı o anki rahatlığına göre seçmek, bu iki bedelden hangisinin kimin sırtına bineceğine de karar vermek demek.
Yaygın yanlış"Bir şeyi bilmediğimi söylersem, karşımdaki bana güvenini kaybeder."
Güven kaybı belirsizliği söylemekten değil, o belirsizliğin gizlenip sonradan ortaya çıkmasından geliyor. Açıkça söylenen bir bilinmezlik, saklanıp yakalanan bir bilinmezlikten çok daha az zarar veriyor.
Bu yanlışın arkasında anlaşılır bir kaygı var. Acildeki hekim, hastanın gözünde "bilmeyen doktor" olmaktan çekinmiş olabilir ve bu çekinme bir kibir değil, işini iyi yapmak isteyen birinin kaygısı. Kaygının gözden kaçırdığı şey zaman: bilinmeyen bir şey konuşmadan sonra da bilinmeyen olarak kalıyor ve bir gün kendini gösteriyor. O gün geldiğinde karşıdaki kişi, belirsizliğin baştan söylenip söylenmediğini hatırlıyor.
"Bilmiyorum" tek başına bir cevap değil
Buradan kolay bir sonuca atlamak mümkün: öyleyse her belirsizlikte "bilmiyorum" demek yeter. Doğan Bey de bunu diyebilirdi: "Ne zaman geçeceğini kimse bilemez." Cümle dürüst ve yanlış çıkması imkânsız. Ama Semra Hanım'ı perşembe öğleden sonra elinde hiçbir şeyle bırakırdı: tezgâhı ne zaman açacağını, neyi beklemesi gerektiğini, hangi durumda geri gelmesi gerektiğini bilmeden.
Doğan Bey'in o gün kurduğu cümle kartın notunu adım adım uyguluyor. Önce bilineni söylüyor: "Döküntü iyileşmiş, muayenede yeni bir şey görmüyorum ve bu yanma zonadan sonra sinirde kalan, iyi tanınan bir durum; içeride başka bir şey olduğunu düşündüren bir bulgu yok." Sonra bilinmeyeni adlandırıyor: "Sende ne kadar süreceğini bilmiyorum; bazı kişilerde haftalar içinde, bazılarında aylar içinde hafifliyor ve kimin hangisi olacağını önceden söyleyemiyoruz." En son bu boşluğu neyin kapatacağını söylüyor: "Dört hafta sonra yeniden bakalım; o arada her akşam yanmayı sıfırdan ona kadar bir sayıyla deftere yaz. Yeni bir döküntü, ateş ya da uykunu tamamen kaçıran bir ağrı olursa beklemeden gel."
Bu cümlede Semra Hanım'ı rahatlatan bir "kesin" yok, ama elinde üç şey var: korktuğu açıklamanın bir bulguyla desteklenmediği, cevabı bilinmeyen sorunun tam olarak hangisi olduğu ve bekleme süresinin nasıl izleneceği. Güven düzeyini ifade etmek dersinde bir kelimeyi sayıya çevirmek güveni paylaşılabilir kılıyordu; defterdeki sıfırdan ona sayı da aynı işi görüyor. Dört hafta sonra "daha iyi mi?" sorusunun cevabı bir his değil, yan yana konmuş yirmi sekiz akşamın sayısı olacak.
Klinik gerçeklik
Belirsizlik iyi aktarıldığında üç şey aynı anda görünür oluyor: elde ne var, elde ne yok ve bu boşluk hangi koşulda kapanabilir. Üçü birden yoksa söylenen şey ya sahte bir kesinlik ya da yarım bırakılmış bir "bilmiyorum" oluyor ve ikisi de kendi türünden bir eksiklik taşıyor. Bu üç parçanın iyi yanı denetlenebilir olmaları. Bir cevabı verdikten sonra kendine sorabilirsin: az önce söylediğimde bilineni bilinmeyenden ayırdım mı, yoksa ikisini tek bir kendinden emin tonun içinde mi erittim?
Aynı yapı konuşmanın öbür tarafında da bir araç. Semra Hanım acilde tek bir soru sorabilirdi: "Ya iki haftada geçmezse ne yapayım?" Bu soru kimseyi sorgulamıyor, ama kesin bir sözü ister istemez üçüncü parçaya, yani bilinmeyenin nasıl izleneceğine doğru çekiyor. Bir yakının adına bir hekimle konuşan, bir danışana bir tahlil sonucunu anlatan ya da bir sağlık haberini ailesine aktaran herkes bu soruyu hem sorabilir hem de kendine sorabilir.
Semra Hanım o öğleden sonra muayene odasından çıkarken yanması aynıydı. Değişen şey, yanmayı neye bağladığı oldu: artık "bana yalan söylediler" diye değil, "bende uzun sürenlerden biri olabilir, dört hafta sonra bakacağız" diye düşünüyordu. Ertesi sabah tezgâhı açtı.
Kendini sına
- Acildeki hekimle Doğan Bey'in elinde aynı bilgi eksikti. Aralarındaki fark neredeydi?
- Belirsizlikte dürüstlük yalnızca "bilmiyorum" demekten nasıl ayrılıyor?
- B rozetli kartın sınırı ne? Belirsizliği önceden söylemek güven kaybını tamamen ortadan kaldırıyor mu, yoksa neyi önlüyor?
- Semra Hanım'ın "ya bana bir şey söylemediler, ya da içeride başka bir şey var" cümlesi, yanlış çıkan bir kesinliğin hangi bedelini gösteriyor?
- "Belirsizliği söylersem güven kaybederim" cümlesi neden tersine dönüyor? Temkinin bedeli ile yanlış kesinliğin bedeli ne zaman ve kimin masasında ödeniyor?
- Doğan Bey'in cümlesindeki üç parçayı ayır. Defterdeki sıfırdan ona sayı hangi parçaya hizmet ediyor?
- Vakadaki ikinci sahnede kişi neden hesap sormak için değil, sıradaki adımı konuşmak için geri geldi?
Bir sonraki derse köprü
Kapıya varmışken Semra Hanım dönüp bir şey daha sordu: "Doktor Bey, bana bir umut verin; bu geçecek, değil mi?" Doğan Bey'in önünde yine iki kolay cümle var. Biri "geçecek, hiç merak etme" diye olasılığı büyütüyor, öteki "bazılarında hiç geçmiyor" diye onu söndürüyor ve ikisi de aynı belirsiz gerçeği iki ters yönde eğiyor. Bir sonraki ders, Umut ile Yanlış Vaat Arasındaki Sınır, bu ikisinin arasında duran üçüncü cümleyi arıyor: gerçek olasılığı değiştirmeden kişiye denemeye değer bir zemin bırakan cümleyi.
Anlamadığın bir yer mi var?
Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.