İçeriğe geç

L00-P03-M03-D02

Hastayı Nesneleştirmemek

Fonksiyonel Tıp Akademisi — L00, Oryantasyon ve Öğrenmeyi Öğrenme · 1.643 kelime · 2 kanıt kartı · ≈ 7 dk okuma · 12 dk dinleme

Açılış sahnesi

Salı sabahı saat sekiz buçuk, bir eğitim hastanesinin fizik tedavi ve rehabilitasyon servisinde haftalık ekip toplantısı. Masada servis hekimi, iki fizyoterapist, bir ergoterapist ve gece nöbetinden yeni çıkmış hemşire Bülent oturuyor; duvardaki ekranda on sekiz hastanın listesi açık. Sıra on ikinci yatağa geldiğinde fizyoterapist İlkay kısaca özetliyor: "On ikideki Parkinson, denge ölçeğinde elli altı üzerinden kırk bir, geçen hafta kırk üçtü." Hekim başını sallıyor, önümüzdeki on gün için günde iki seans denge ve yürüme çalışması yazılıyor ve liste on üçüncü yatağa geçiyor. Karar kırk saniye sürdü ve içindeki her bilgi doğruydu.

Bülent'in cebinde gece aldığı bir not duruyor. On iki numaradaki Hüsnü Bey yetmiş bir yaşında ve kırk yıl bir çarşıda saat tamirciliği yapmış. Gece ikide uyuyamayınca Bülent'e bastonla yürümeye alıştığını, asıl canını sıkanın sabahları gömleğinin düğmelerini ilikleyememek olduğunu anlatmış; her sabah kızı gelip onu giydiriyormuş. "Kırk yıl saatin içine vida taktım, şimdi kendi düğmemi takamıyorum" demiş. Not toplantıda okunmadı, çünkü kimse sormadı ve liste akıyordu. Kimse kötü niyetli değildi, ama masadan kalkıldığında Hüsnü Bey'den geriye bir tanı ve bir sayı kalmıştı.

Bu derste ne olacak

Bu ders "on ikideki Parkinson" cümlesini suçlamıyor. Kısa etiket hızlıdır, doğrudur ve on sekiz hastalık bir listeyi bir saatte konuşmayı mümkün kılar. Sorduğu soru daha dar: etiket ne zaman konuşmanın tamamı hâline geliyor ve kişinin kendisi ne zaman masadan düşüyor? Önce örüntü tanımanın meşru bir beceri olduğunu, sonra bir kanıt kartıyla etiket tek başvuru noktası kaldığında kararın neyi kaçırdığını göreceğiz. İkinci kart yaygın bir sezgiyi, sıcak bir dilin kişiyi kendiliğinden koruduğu sezgisini sınıyor ve kapanışta her toplantının sonunda kendine uygulayabileceğin kısa bir denetime varıyoruz.

Sıfır noktası

Önceki derste mercek, bilgiyi elinde tutanın onu nasıl aktardığına çevrilmişti: bir açıklama karşındakinin bir sonraki soruyu sormasını kolaylaştırıyor muydu, zorlaştırıyor muydu? O dersin sonunda açık kalan soru şuydu: karşındaki kişiyi bir karar verici olarak mı, yoksa yalnızca bir vaka olarak mı görüyorsun? Bu ders o soruyu toplantı masasına taşıyor, çünkü bir kişi hakkındaki kararların çoğu o kişi odada yokken konuşuluyor. Hüsnü Bey toplantıda değildi ve onu masaya getirebilecek tek şey, onun hakkında kurulan cümlelerdi.

Tanımın iki yarısı var ve ikisi de iş görüyor. İlk yarı nesneleştirmenin ne olduğunu söylüyor: kişi bir sınıfın örneğine indiriliyor. İkinci yarı ne olmadığını söylüyor: bir tanı adı kullanmak, bir ölçek puanı söylemek ya da birini "Parkinson hastası" diye bir gruba koymak kendi başına nesneleştirme değil. Sorun, grubun adı söylendikten sonra kişinin kendisine hiç dönülmediğinde başlıyor.

Mekanizma

Örüntü tanımak kendi başına bir sorun değil

İlkay'ın tek cümlelik özeti yılların emeğinin ürünü. Bir fizyoterapist "denge puanı kırk üçten kırk bire indi" dediğinde masadaki herkes aynı anda bir tablo görüyor: düşme riski artıyor ve bu hafta yürüme çalışması öne alınmalı. Bir kişiyi bilinen bir örüntüye yerleştirmek, uzmanlığın tam da inşa ettiği beceri ve bu beceri olmadan on sekiz hastalık bir servis bir sabahta konuşulamaz. Etiketi yasaklamaya kalkan bir ekip hızını ve ortak dilini kaybeder, ama kişiyi geri kazanmış olmaz.

Kartın notundaki ayrım Hüsnü Bey'in toplantısının tam ortasından geçiyor. "On ikideki Parkinson" demek kararı bozmadı; bozan, o cümleden sonra konuşmanın bir daha Hüsnü Bey'in kendi anlattığına dönmemesiydi. Aynı etiketle başlayıp "gece bir şey söyledi mi?" diye soran bir toplantı, kartın anlattığı düşüşü yaşamıyor. Yani asıl mesele etiket kelimesinin kendisi değil, o kelimenin ardından kişiye geri dönülüp dönülmediği.

Yaygın yanlış"Bir kişiden vaka diliyle söz etmek yalnızca pratik bir kısayoldur, ona nasıl davrandığımı değiştirmez."
Doğrusu

Kullanılan dil dikkatin nereye gittiğini şekillendiriyor. Bir toplantı baştan sona etiketle ilerlerse, kişinin kendi anlattığı ayrıntının hiç akla gelmeme ihtimali de yükseliyor; dil zararsız bir kısayol olmaktan çıkıp dikkatin kendisini yönlendiren bir şeye dönüşüyor.

Bu yanlışın neden kolay benimsendiği anlaşılır. Kısayol kimseye zarar vermek için kullanılmıyor ve çoğu gün kararı değiştirmiyor da. Ama bir toplantıda dikkat sınırlı ve kırk saniyelik bir kararın içine yalnızca masada söylenmiş şeyler girebiliyor. Etiket her seferinde yalnız tanıyı ve puanı çağırıyorsa, gece nöbetinde duyulmuş bir cümle o kırk saniyeye hiç giremiyor.

Ayrım kategoride değil, kategorinin işlevinde

Buradan kolay bir sonuca atlamak mümkün: sorun teknik dilse, çözüm de sıcak bir dil olmalı. "Hüsnü amcamız" demek, "on ikideki Parkinson" demekten daha insani görünüyor. Ama bir cümlenin kulağa nasıl geldiği ile kararın içine neyin girdiği ayrı şeyler. İkinci kart tam bu sezgiyi sınıyor.

Hüsnü Bey'in toplantısını bu kartla bir kez daha düşün. Hekim "Hüsnü amcamızın dengesi biraz bozulmuş, ona iki seans yürüme yazalım" deseydi toplantı daha sıcak duyulurdu, ama karar kelimesi kelimesine aynı kalırdı ve düğme cümlesi yine dışarıda olurdu. Tersine, "Birinci hedef denge puanı; hasta ayrıca giyinmeyi, özellikle düğme iliklemeyi öncelik olarak bildirdi" diyen kuru ve teknik bir cümle Hüsnü Bey'i karara taşırdı. Yani bir toplantının sıcak hissettirmesi kişinin görüldüğünün garantisi değil. Kontrol edilecek şey üslup değil, kişinin kendi sesinin karara girip girmediği.

Deneyim ve anlam soruları dersinde (L00-P03-M02-D08) bir anket puanı düzelirken kişinin "eskiden yapabildiğim bir şeyi hâlâ yapamıyorum" dediğini görmüştün. Hüsnü Bey'in düğmesi aynı türden bir bilgi: denge ölçeği onu sormadığı için ölçmüyor, ama ölçeğin dışında kalması onu kanıt olmaktan çıkarmıyor. Ölçülen sayı ile kişinin anlattığı şey birbirini yalanlamıyor, farklı sorulara cevap veriyor. Nesneleştirme, bu iki cevaptan yalnızca birinin masaya çağrıldığı yerde başlıyor.

Vakada dikkat edilecek bir ayrıntı daha var. İkinci toplantıda Hüsnü Bey'in önceliği kararı tek başına belirlemedi: denge puanı düşme riskini ölçüyor, o risk gerçek ve ekip onu programdan çıkarmadı. Değişen şey kararın içine hangi bilgilerin girdiği oldu; ölçülen sayı ile kişinin kendi önceliği yan yana kondu ve Hüsnü Bey'e hangisine ne kadar zaman ayırmak istediği soruldu. Kişiyi görmek her dediğini yapmak değil, dediğini kararın içinde tartılacak bir bilgi saymak.

Klinik gerçeklik

Bir değerlendirme ya da toplantı bittiğinde kendine tek bir denetim uygula: bu kişi hakkında, ölçülen değerin dışında, kendi anlattığı bir ayrıntıyı şimdi tekrar edebiliyor musun? İlk toplantıdan çıkan biri Hüsnü Bey hakkında iki şey söyleyebilirdi, tanısını ve puanını. İkinci toplantıdan çıkan biri üçüncüsünü de söyleyebilirdi: sabahları kendi düğmesini iliklemek istiyor. Edemiyorsan, o kişi konuşmanın bir yerinde bir kategoriye indirgenmiş ve orada kalmış olabilir.

Bu denetimin iyi yanı cevabının açık olması. "Hastaya yeterince özen gösterdim mi?" sorusunun cevabı neredeyse her zaman evet çıkar, çünkü kimse kendini özensiz görmez. "Kendi cümlesinden bir ayrıntı söyleyebiliyor muyum?" sorusunun cevabı ise ya evet ya hayır ve hayır çıktığında ne yapacağın da belli: kişiye ya da onu dinlemiş olana geri dönmek. Modülün sonundaki kişisel akademik etik bildirgesi uygulamasında (L00-P03-M03-D08) bu soruyu kendi taahhüdün olarak yazacaksın.

Aynı kısayol hastane koridorunun dışında da işliyor. Bir danışanını meslektaşına "kolesterolü yüksek olan" diye anlatan bir sağlık danışmanı, annesinin randevusundan dönüp yalnızca tahlil sonucunu aktaran bir evlat ya da bir forumda "benim gibi tiroidliler" diye yazan biri aynı işi yapıyor. Etiketin kendisi bu durumların hiçbirinde bir kusur değil. Denetim her birinde aynı: etiketten sonra kişinin kendi cümlesi konuşmaya geri geliyor mu?

Kendini sına

  1. Açılış sahnesindeki "on ikideki Parkinson" cümlesi neden kötü niyet olmadan bir sorun taşıyor? Cümlenin kendisi yanlış mıydı?
  2. Hastayı nesneleştirmek tam olarak neyi tarif ediyor: kategori kullanmayı mı, yoksa kategorinin kişinin yerine geçmesini mi?
  3. B rozetli karta göre etiketle konuşmanın bağlamsal bilgiyi dışarıda bırakmasına yol açan tam olarak ne: etiketin kendisi mi, yoksa etiketten sonra kişiye hiç dönülmemesi mi?
  4. "Vaka diliyle konuşmak davranışımı değiştirmez" cümlesi neden yanılıyor? Kırk saniyelik bir kararın içine neler girebiliyor?
  5. "Hüsnü amcamız" diyen ama düğme cümlesini hiç anmayan bir toplantı neden X rozetli kartın sınadığı sezgiye bir örnek?
  6. Vakadaki ikinci toplantıda Hüsnü Bey'in önceliği kararı tek başına mı belirledi? Değişen şey neydi?
  7. Bir değerlendirme bittiğinde uygulanacak denetim neyi kontrol ediyor ve cevabı "hayır" çıktığında ne yapılıyor?

Bir sonraki derse köprü

Ergoterapi çalışmasının ilk günü Hüsnü Bey ergoterapiste bir soru sordu: "Eve döndüğümde düğmelerimi kendim ilikleyebilecek miyim?" Bu sorunun o gün kimsede kesin bir cevabı yok. Ergoterapist onu rahatlatacak kendinden emin bir "tabii ki" söyleyebilir ya da elindekinin ne olduğunu ve neyin henüz bilinmediğini ayırarak konuşabilir. Bir sonraki ders, Belirsizlikte Dürüstlük, bu iki cevap arasındaki farkı ve sonradan yanlış çıkan bir kesinliğin güvene neden daha ağır bir iz bıraktığını ele alıyor.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.