İçeriğe geç

L00-P03-M02-D01

Tanımsal Sorular

Fonksiyonel Tıp Akademisi — L00, Oryantasyon ve Öğrenmeyi Öğrenme · 1.690 kelime · 2 kanıt kartı · ≈ 8 dk okuma · 13 dk dinleme

Açılış sahnesi

Bir üniversitenin mediko-sosyal merkezinde, bahar döneminin ikinci haftası. Öğrenci bülteninin sağlık sayfasını hazırlayan Deniz, merkezin hekimi Dr. Selim Arda'nın kapısını çalıyor ve defterine yazdığı tek soruyu okuyor: "Kampüsteki kız öğrencilerde demir eksikliği ne kadar sık?" Dr. Arda soruyu belli bir hevesle karşılıyor. Adet kanamasıyla her ay kaybedilen demiri, yemekhane menüsünün kırmızı etten yana zayıflığını, sınav haftalarında atlanan öğünleri, yemekle birlikte içilen çayın emilimi nasıl etkileyebildiğini anlatıyor. On dakika süren, akıcı, her halkası bir öncekine bağlanan bir anlatı bu.

Deniz teşekkür edip çıkıyor ve merdivende defterini açıyor. Dört satır not almış: adet, menü, öğün atlama, çay. Yazısının ilk cümlesi için gereken şey ise bir sayıydı ve defterde tek bir rakam yok. Sorduğu soru "ne kadar sık" idi; aldığı cevap "neden olabilir" sorusuna aitti. Anlatının halkaları belki tek tek doğruydu, ama sorunun yerine başka bir sorunun cevabı oturmuştu ve Deniz bunu ancak kâğıda bakınca fark etti.

Bu derste ne olacak

Önce tanımsal sorunun ne sorduğunu ve neyi sormadığını kuracağız. Sonra Deniz'in yaşadığı kaymanın neden bu kadar kolay olduğuna bakacağız: bir kanıt kartı, bir düzeneği dinlemenin sıklık bilgisi edinmiş gibi hissettirdiğini söylüyor. Ardından Deniz merkeze ikinci kez dönecek ve bu kez eline bir sayı geçecek. O sayının da tek başına konuşmadığını, bir referans ve bir tanım istediğini hesapla göreceğiz. Kapanışta tanımsal sorunun bu modülde neden en başta durduğunu konuşacağız.

Sıfır noktası

Önceki modülün bütün sahnelerinde iddia sana hazır geliyordu: biri bir cümle kuruyordu, sen onu kutulara ayırıyor, güvenini tartıyor, kaynağını sınıyordun. Bu modül sırayı tersine çeviriyor ve iddia gelmeden önceki ana bakıyor. Ne sorduğunu bilmeden aldığın cevabı değerlendiremezsin, çünkü bir cevabın doğru olup olmadığından önce, sorduğun soruya ait olup olmadığı belirsizdir. Bu yüzden ilk adım, soracağın sorunun türünü tanımak.

Soru türleri farklı cevap biçimleri ister. Sıklık sorusu bir sayım bekler, işleyiş sorusu bir düzenek anlatısı, etki sorusu bir karşılaştırma. Bir türe ait soruya öteki türden bir cevap verildiğinde konuşma kesilmez; tersine çoğu zaman daha da akıcı sürer. Cevapsız kalmanın fark edilmeden geçiştirildiği yer tam burası.

Deniz'in sorusu tam bu türdendi: bir olgunun, demir eksikliğinin, belirli bir nüfusta ne kadar sık görüldüğünü soruyordu. Neden olduğunu sormuyordu. Nedeni merak etmek de meşru, ama o başka bir sorudur ve cevabı da başka bir biçimde gelir.

Mekanizma

Mekanizma bir sıklık sorusunu cevaplamaz

Merkezdeki konuşmanın neden işe yaramadığını söylemek kolay; neden işe yaramış gibi hissettirdiğini söylemek daha zor. Dr. Arda'nın anlatısı her adımda bir "çünkü" taşıyordu ve her "çünkü" dinleyene bir şey öğrendiği duygusunu veriyordu. Deniz gerçekten bir şey öğrendi, yalnız sorduğu şeyi değil. Aşağıdaki kart bu duygunun sınandığını söylüyor.

X rozeti burada tam yerinde. Kartın sınadığı beklenti şuydu: bir olgunun nasıl ortaya çıktığını anlamak, ne sıklıkta ortaya çıktığı hakkında da bir fikir verir. Beklenti tutmadı. Notun son cümlesi Deniz'in merdivendeki anını tarif ediyor: anlatının akıcılığı eksik kalan bilgiyi görünmez kılmıştı ve eksiklik ancak defterdeki rakamsız satırlara bakınca göründü.

Yaygın yanlış"Bir mekanizma açıklaması aldıysam, sorduğum sıklık sorusuna da cevap almış olurum."
Doğrusu

Mekanizma neden olabileceğini anlatır, ne kadar sık olduğunu anlatmaz. İkisi farklı sorular ve farklı kanıt ister — sıklık bir sayımla, mekanizma bir düzenek açıklamasıyla cevaplanır.

Bu yanlışın sinsi tarafı, iki bilginin gerçekten birbirine yakın durması. Düzenek anlatısı sıklık hakkında bir sezgi doğurur: her ay kan kaybeden, menüsü zayıf, öğün atlayan biri söz konusuysa "herhalde çoktur" diye düşünürsün. Ama "herhalde çoktur" bir tahmindir, sayım değil. Aynı düzenek hem yaygın hem nadir bir durumu açıklayabilir; bir düzeneğin var olması, onun kaç kişide işlediğini söylemez.

Sayı, referans olmadan bir şey söylemiyor

Deniz ertesi sabah merkeze döndü ve bu kez sorusunu keskinleştirdi: "Elinizde bir sayı var mı?" Merkezin hemşiresi kayıtlara baktı. Geçen dönem merkezde demir tahlili istenen 240 kız öğrenciden 43'ünün sonucu "düşük" diye işaretlenmişti. Deniz hesabı orada yaptı: 43 ÷ 240 = 0,179, yani yaklaşık yüzde on sekiz. Nihayet bir sayı vardı ve yazının ilk cümlesi kendiliğinden kuruluyordu: "Kampüsteki kız öğrencilerin yaklaşık yüzde on sekizi demir eksik."

Hemşirenin eklediği bir cümle o ilk cümleyi bozdu. Tahlil kimden isteniyordu? Merkeze yorgunluk, baş dönmesi ya da solukluk yakınmasıyla gelenlerden. Yani o 240 kişi kampüsteki kız öğrencileri değil, yakınmasıyla başvurmuş ve hekimin tahlile değer bulduğu öğrencileri temsil ediyordu. Deniz'in sorusu "kampüsteki kız öğrencilerde" diye başlıyordu; elindeki oran ise başka bir nüfusa aitti. Yakınması olmayan binlerce öğrencide oran çok daha düşük de olabilirdi, benzer de; kayıt bunu söyleyemezdi, çünkü o öğrenciler hiç ölçülmemişti.

Arkasından bir tanım sorunu geldi. Hemşire "düşük" işaretinin laboratuvarın kullandığı kesme değerine göre konduğunu, bazı kaynakların daha katı bir sınır kullandığını söyledi. Aynı 240 sonuç daha katı sınırla sayılınca geriye 29 kişi kalıyordu: 29 ÷ 240 = 0,121, yani yaklaşık yüzde on iki. Öğrenciler aynı, tüpler aynı; değişen yalnız neyin "eksiklik" sayıldığıydı. Tanımsal sorunun iki yarısı burada birlikte görünüyor: bir olgunun ne sıklıkta görüldüğünü saymadan önce o olgunun ne olduğunu, yani kimin sayılacağını belirlemen gerekiyor.

Eşik seçimi dersinde (L01-P05-M02-D08) bu ayrımın bir benzerini görmüştün: referans aralığı, "bu değer sağlıklı nüfusta ne kadar sık görülür?" sorusunun cevabıydı, yani tanımsal bir sorunun. Burada aynı mantık öteki yönden işliyor. Hangi sınırı çektiğin, saydığın kişi sayısını değiştiriyor ve sayı ancak o sınırla birlikte okunduğunda bir şey söylüyor.

Kartın notu Deniz'in iki gününü tek cümlede topluyor: hem bir sayı hem bir referans gerekiyor ve biri ötekinin yerine geçmiyor. İlk gün Deniz'in elinde ne sayı vardı ne referans. İkinci gün bir sayı geldi, ama yanlış referansla okunmaya hazırdı; "kampüsteki kız öğrenciler" diye yazılacak oran aslında yakınmasıyla başvurup tahlil istenen öğrencilere aitti. Bir olgunun bir nüfusta ne kadar görüldüğünü ölçmenin kendi yöntemi, prevalans ve yük araştırmaları dersinde (L01-P02-M01-D05) ayrıntısıyla gelecek; orada kimin sayılacağına karar veren ölçütler vaka tanımı adıyla karşına çıkacak.

Vakadaki kişi, Deniz'in ikinci sabahki hareketini başka bir konuşmada yapıyor. Tatmin duygusunun bilgiyle ters yönde ilerlediğine dikkat et: ilk cevap daha doyurucuydu ama boştu, ikincisi daha eksik hissettiriyordu ama bir referans taşıyordu. Keskin bir soru sormak çoğu zaman bu bedeli ödemek demek. Daha kuru, daha az akıcı bir cevap alırsın ve elindeki bilgi artar.

Tanımsal soru neden ilk sırada

Bu modülün sırası bilinçli. Tanımsal soru en başta duruyor, çünkü bir olguyu doğru tarif etmeden onun nedenini, işleyişini ya da tedavisini sormak temelsiz kalıyor. Dr. Arda'nın anlatısı aslında "kız öğrencilerde demir eksikliği neden bu kadar sık?" sorusuna verilmiş bir cevaptı, oysa "bu kadar sık" kısmı henüz hiç ölçülmemişti. "Neden bu kadar sık oluyor" sorusu, "gerçekten bu kadar sık mı oluyor" sorusunun cevabına muhtaç. İlkini ikincisinden önce sormak, açıklanacak şeyi ölçmeden önce var saymak demek.

Klinik gerçeklik

Bir sağlık haberinde, bir sohbette ya da bir muayenede sıklık sorusu sorduğunda karşındaki kişi bir düzenek anlatmaya başlarsa, bu bir aldatmaca değil. Dr. Arda gibi çoğu zaman içtenlikle en ilginç bulduğu kısmı paylaşıyordur; bir işleyişi anlatmak, bir sayıyı aramaktan daha keyifli bir iştir. Ama senin sorduğun soru hâlâ açık duruyor ve onu açık tutmak senin işin.

Alışkanlık iki soru uzunluğunda. Cevabı dinlerken önce kendine sorarsın: bir sayı ya da oran duydum mu, yoksa yalnız bir açıklama mı? Sayı duyduysan ikinci soruya geçersin: bu sayı kimde, hangi tanımla ve hangi dönemde sayıldı? Birincisinin cevabı hayırsa soruyu keskinleştirip yeniden sorarsın: "Yüz kişiden kaçında, hangi gruba kıyasla?" İkincisinin cevabı belirsizse sayıyı yalnız gerçekten sayıldığı grubun sayısı olarak kullanırsın, tıpkı Deniz'in yazısının son hâlinde yaptığı gibi: "Merkezimizde yakınmasıyla tahlil istenen öğrencilerin yaklaşık yüzde on sekizinde, laboratuvarın kullandığı sınıra göre düşük demir değeri bulundu."

Kendini sına

  1. Deniz merdivende defterine baktığında neyin eksik olduğunu gördü? Dr. Arda'nın anlatısı hangi soruya aitti?
  2. Tanımsal soru neyi sorar, neyi sormaz?
  3. Mekanizma dinlemiş olmak, sıklık bilgisi edinmiş olmak anlamına gelir mi? Bunu gösteren kartın rozetine bak.
  4. "Mekanizma açıklaması aldım, demek ki sıklığı da öğrendim" neden yanlış? Aynı düzenek neden hem yaygın hem nadir bir durumu açıklayabilir?
  5. Yüzde on sekiz oranı Deniz'in sorusunun nüfusuna neden ait değildi? Hangi öğrenciler hiç ölçülmemişti?
  6. Aynı 240 sonuç nasıl hem yüzde on sekiz hem yüzde on iki verebiliyor? Bu, tanımsal sorunun hangi yarısını gösteriyor?
  7. B rozetli kart neden hem sayı hem referans istiyor? Yalnız referans yeterli mi?
  8. Tanımsal soru neden bu modülde ilk sırada?

Bir sonraki derse köprü

Dr. Arda'nın anlatısı bu derste yanlış soruya verilmiş bir cevaptı. Oysa aynı anlatı, "demir eksikliği bedende nasıl gelişir?" diye soran birine tam aradığını verebilirdi. Bir sonraki ders, Mekanistik Sorular, bu soru türünü kendi zemininde ele alıyor ve orada da bir tuzak bekliyor: bir düzenek anlatısı uzadıkça ve ayrıntılandıkça daha doğru görünür, ama ayrıntı bir kanıt türü değildir. Dersin beklenmedik tarafı da rozetlerde: bu akademide sonuç iddiaları için yetersiz sayılan hücre ve hayvan çalışmalarının, soru "nasıl" olduğunda neden yerinde bir kanıt olabildiğini göreceksin.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.