İçeriğe geç

L00-P02-M01-D02

Kodlama, Depolama ve Geri Çağırma

Fonksiyonel Tıp Akademisi — L00, Oryantasyon ve Öğrenmeyi Öğrenme · 1.602 kelime · 2 kanıt kartı · ≈ 7 dk okuma · 12 dk dinleme

Açılış sahnesi

Haziran başında bir tıp fakültesinin anatomi laboratuvarında birinci sınıfın pratik sınavı yapılıyor. Masalara yirmi plastik model dizilmiş, her birinde renkli bir iğneyle işaretlenmiş bir yapı var ve her istasyonda bir dakika kalınıyor. Ecem otuz bir yaşında; yıllarca bir otelin ön bürosunda çalıştıktan sonra tıbbı kazanmış ve bu, üniversitedeki ilk yılının son sınavı. Zil çaldığında kâğıdında on iki ad yazılı, sekiz satır boş.

Yedinci istasyon onu en çok kızdıran. Önkolun başparmak tarafındaki atardamarı işaretleyen iğneye bakmış, adının orada, dilinin ucunda olduğunu hissetmiş ve bir türlü söyleyememiş. Sınavdan sonra laboratuvarı toplayan asistan Serap, Ecem'in yakınmasını duyunca tek bir soru soruyor: "Nabız sayarken parmağını nereye koyuyorsun?" Ad bir anda geliyor. Serap aynı oyunu öteki boş satırlar için de oynuyor ve her birine birer ipucu veriyor.

Sonuç şöyle çıkıyor: sekiz boş satırın beşi ipucuyla geri geliyor. Kalan üçü için Serap her birine dört adlık bir liste gösteriyor; Ecem birini listede hemen tanıyor, ikisini ise listede görse bile çıkaramıyor. Şimdi şu soruyu sor: yedinci istasyondaki ad, Ecem söyleyemediği sürece onda var mıydı, yok muydu? Vardı ama bulunamıyordu. Bu ders o farkın üstüne kurulu, çünkü "unuttum" dediğimiz şeyin önemli bir bölümü kaybolmak değil, ulaşamamak.

Bu derste ne olacak

Önce belleğin üç aşamasını ayıracağız: bilginin girmesi, durması ve geri çağrılması. Sonra "unuttum" dediğimiz şeyin hangi aşamada olduğuna bakacağız ve cevabın çoğu zaman sandığımız aşama olmadığını göreceğiz. Ardından ipucunun ne yaptığına geleceğiz, yani Serap'ın o tek sorusunun neden işe yaradığına. Son olarak bunun çalışma biçimini nasıl değiştirdiğini konuşacağız: daha uzun süre mi çalışmak gerekiyor, yoksa malzemeye başka bir şey mi yapmak?

Sıfır noktası

Bir arşiv düşün. Bir belgeyi arşive koyarken iki iş yaparsın: belgeyi rafa yerleştirirsin, bu depolama; bir de etiket yazıp fihriste işlersin, bu da belgeyi sonradan bulmanı sağlayacak olan. Yıllar sonra o belgeyi arayıp bulamadığında iki ayrı şey olmuş olabilir. Belge gerçekten yok olmuştur ya da fihriste yanlış bir etiketle girilmiştir.

İki durum dışarıdan aynı görünür, çünkü ikisinde de elinde belge yoktur. Ama çözümleri taban tabana zıttır. Birincisinde belgeyi yeniden yazman gerekir; ikincisinde doğru etiketi bulman yeter. Belleğin üç aşaması bu arşivin üç işine denk düşüyor: belgenin nasıl etiketlenip içeri alındığı, rafta durması ve sonradan bulunması.

Modülün ilk dersi bunun bir yüzünü kurmuştu: bir şeyin sende olması ile o an elinin altında olması ayrı şeylerdi. Orada neyin nerede durduğunu, yani küçük çalışma alanı ile büyük depoyu ayırmıştık. Burada iki yer arasındaki yolun kendisine bakıyoruz: bilgi depoya hangi yoldan giriyor ve o yol sonradan açık kalıyor mu?

Mekanizma

"Unuttum" hangi aşamada?

Günlük dilde unutmak tek bir olay gibi konuşuluyor, oysa aynı sözcükle en az iki farklı olay anılıyor. Birincisinde bilgi hiç girmemiş olabilir. Bir metni okurken dikkatin başka yerdeyse, o metin depolanmamıştır; unutmamışsındır, hiç almamışsındır. İkincisinde bilgi girmiştir ama ulaşılamıyordur. Ecem'in yedinci istasyonu tam olarak buydu: ad oradaydı, onu çağıracak ipucu yoktu.

İkisini ayırmak pratikte önemli, çünkü çözümleri farklı. Birincisi için okuma ve çalışma biçimini değiştirmen gerekir; aynı dikkatsiz okumayı tekrarlamak işe yaramaz. İkincisi için ulaşma yollarını çoğaltman gerekir, yani bilgiyi yeniden öğrenmek değil, ona giden kapıları artırmak. Ecem'in listede bile çıkaramadığı iki yapı, sınavdan önceki gece tek bir sayfada adlarına hızla göz gezdirdiği bölgedendi; onlar büyük olasılıkla hiç içeri girmemişti.

Ecem'in sonuçları bu kartın küçük bir kopyası gibi okunabilir. Serbest hatırlamada on iki, ipucuyla beş, tanımayla bir öğe daha geldi; yani on iki artı beş artı bir, yirmi istasyonun on sekizi onda bir biçimde duruyordu. Ama kartın notunun kapanışı bir aşırı yorumu kesiyor: bulgu "hiçbir şey kaybolmuyor" demiyor. Bir kısmının orada durduğunu gösteriyor, hepsinin değil. Ecem'in iki boş satırı da bunun hatırlatıcısı.

Yaygın yanlış"Hatırlayamıyorsam öğrenmemişim."
Doğrusu

Hatırlayamamak bazen öğrenmemiş olmaktır, bazen ulaşamamaktır. İkisini ayırmanın basit bir yolu var: ipucu verildiğinde geliyorsa öğrenilmişti; ipuçlu hâlde bile gelmiyorsa muhtemelen hiç girmemişti.

Bu kaba sınamanın sınırını da bilmek gerekiyor. İpucuyla gelmemesi bilginin hiç girmediğini kesin olarak göstermez; belki doğru ipucu henüz verilmemiştir. Yine de kendi çalışmanda işe yarar bir ayırıcı: sınavdan ya da bir tekrardan sonra boş kalan satırlarına bir ipucu listesiyle geri dönersen, hangi konuyu yeniden öğrenmen, hangisine yalnız yeni kapılar açman gerektiğini görürsün.

İpucu ne yapıyor?

Serap'ın sorusu Ecem'e yeni bir bilgi vermedi; atardamarın adını söylemedi, adının hangi harfle başladığını bile söylemedi. Yaptığı şey aramayı daraltmaktı. Ecem o atardamarı öğrendiği hafta, dönemin başındaki bir uygulama dersinde arkadaşlarıyla birbirlerinin bileğinden nabız saymışlardı. O an kurulan bağ, aylar sonra adın kendisine giden bir kapı olarak duruyordu ve soru o kapıyı açtı.

Bir ipucu, kodlama sırasında kurulmuş bağlantılardan birine dokunur ve o bağlantı üzerinden bilgiye ulaşılır. Bu yüzden hangi ipucunun işe yarayacağı, bilgiyi öğrenirken neye bağladığına bağlıdır. Ecem'e "önkolun başparmak tarafı" demek pek bir şey açmayabilirdi, çünkü adı o sözcüklerle değil bir el hareketiyle bağlamıştı. Çalışırken bulunduğun ortamın da böyle bir ipucu olarak iş görebileceğini modülün ilerisinde ayrı bir derste göreceksin.

Sonucu şu: kodlama sırasında ne kadar çok anlamlı bağ kurulursa, sonradan o kadar çok ulaşma yolu olur. Tek bir yolla girmiş bilgi, o yol tıkandığında erişilemez hâle gelir. Bir kavramı yalnız tanımıyla öğrenen kişi, tanımın sözcükleri hatırlanmadığında elinde hiçbir şey bulamaz. Aynı kavramı bir örnekle, bir karşıtla ve bir kullanım anıyla birlikte öğrenen kişinin ise tanımla birlikte dört ayrı kapısı olur.

Süre mi, işlem mi?

Burada çalışma alışkanlıkları açısından belirleyici bir bulgu var. Çoğumuz ne kadar öğrendiğimizi ne kadar süre çalıştığımızla ölçeriz ve bu ölçü sezgisel olarak çok doğru görünür. Aşağıdaki kart, bu sezginin sınandığında ne olduğunu gösteriyor.

Kartın rozeti X ve anlamı burada tam yerine oturuyor: iddia belirsiz değil, sınandı ve tutmadı. Belirsizliği bildiren rozet C'dir; X ise olumsuz kanıt bulunduğunu söyler. Çürütülmüş iddialar bu akademide silinmiyor, rozetiyle duruyor, çünkü hangi makul cümlenin sınandığında düştüğünü bilmek de bilgidir.

Pratik sonuç açık: "üç saat çalıştım" cümlesi tek başına bir şey söylemiyor. Söyleyen şey, o üç saatte malzemeye ne yapıldığı. Ecem'in listede bile tanıyamadığı iki yapı, ona ayırdığı sürenin azlığından çok, o sürede yalnız adlara bakıp hiçbirini bir şeye bağlamamasından etkilenmiş olabilir.

İkinci defterin sahibi fazladan süre harcamadı; aynı kırk beş dakikayı bağ kurmaya harcadı. Benzerlik, fark ve kendi hayatından bir yer, arşiv benzetmesiyle söylersek aynı belgeye üç ayrı fihrist kaydı demek. Bir hafta sonra soru bunlardan herhangi birine dokunduğunda belge bulunuyor.

Klinik gerçeklik

Bunun sağlık okuryazarlığında doğrudan bir karşılığı var. Bir konuyu "okumuş olmak", o konu karşına bir karar anında çıktığında işe yaramayabilir, çünkü okuma sırasında kurulan bağlar karar anındaki ipuçlarıyla eşleşmeyebilir. Metnin başlığı, sayfanın düzeni, bölümün sırası birer ipucuydu ve gerçek hayatta hiçbiri yanında gelmiyor.

Bir sağlık iddiasını değerlendirmeyi yalnız metin üzerinde öğrenen biri, aynı iddiayla bir aile sohbetinde karşılaştığında donup kalabilir. Bilgi orada, ama o bağlamda onu çağıracak bir ipucu yok. Ecem'in durumu da buna benziyor: atardamarın adı, anatomi atlasının sayfasından değil bir el hareketinden geri geldi.

Akademinin uygulama görevleri ve vakaları bu yüzden var. Aynı kavramı bir haber metninde, bir hasta hikâyesinde ve bir tabloda ayrı ayrı işlemek, ona giden kapıları çoğaltıyor. Böylece kavram bir gün hangi kılıkta karşına çıkarsa çıksın, en az bir kapının açık olma olasılığı artıyor.

Kendini sına

  1. Arşiv benzetmesindeki iki başarısızlık türünü ayır. Dışarıdan neden aynı görünüyorlar?
  2. "Unuttum" sözcüğü en az iki olayı birden anıyor. İkisini yaz ve çözümlerinin neden farklı olduğunu açıkla.
  3. Birinci kart neyi gösteriyor, neyi göstermiyor? Notun son cümlesi hangi aşırı yorumu kesiyor?
  4. Bir ipucu yeni bilgi vermiyorsa ne yapıyor? Serap'ın sorusu neden "önkolun başparmak tarafı" ifadesinden daha iyi çalıştı?
  5. Bir kavramı yalnız tanımıyla öğrenmek neden kırılgan?
  6. İkinci kart neden C değil X rozetli? İki rozetin anlamını ayır.
  7. Vakadaki iki kişi eşit süre çalıştı. Fark neydi?
  8. Ecem'in listede bile tanıyamadığı iki yapı için hangi aşamada sorun olduğunu düşünürsün ve bunu kesin olarak söyleyebilir misin?

Bir sonraki derse köprü

Bilginin nasıl girdiğini ve nasıl çağrıldığını gördük. Ama Ecem'in hikâyesinde bir soru açık kaldı. İpucuyla geri gelen beş ad o gün oradaydı; peki Ecem onlara hiç dönmezse, sonbaharda aynı ipuçları yine işe yarar mı, yoksa kapılar tek tek kapanır mı?

Sıradaki ders iyi kodlanmış bir bilginin bile zamanla neden solduğunu ve bu soluşa ne zaman karşılık verilirse işe yaradığını ele alıyor. Orada tekrarların sayısından çok zamanlamasının önemli olduğunu, ve oturum sırasındaki kolaylık hissinin kalıcılık hakkında neden yanıltıcı bir gösterge olabileceğini göreceksin: aralıklı tekrar.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.