Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Beş cümlede dersin iskeleti.
Aristoteles'in yönetim biçimleri sınıflaması, bir yönetimi kaç kişinin yönettiğinden çok, ortak yararı gözetip gözetmediğine göre ayırır ve demokrasi ile oligarşi arasındaki asıl farkı sayıda değil zenginlik ve yoksullukta bulur.
Politika'nın üçüncü kitabı, yurttaşı bir yerde oturmakla değil, belirsiz makama, yani yargılamaya ve yönetime katılmakla tanımladı, yönetim biçimlerini ortak yararı gözetenler ve yönetenlerin yararını gözetenler olarak ayırıp krallık, aristokrasi ve politeia ile tiranlık, oligarşi ve demokrasi olarak altıya böldü, demokrasi ile oligarşinin farkının yoksulluk ve zenginlik olduğunu gösterdi ve çokluğun, birçok kişinin katkısıyla hazırlanan bir yemek gibi, bir arada en iyilerden daha iyi yargılayabileceğini savundu.
Bir yönetimin hangi biçimde olduğu dört adımla sınanır: egemenin kim ve kaç kişi olduğunu sormak, yönetimin kimin yararına işlediğini sormak, katılmanın hangi ölçüte bağlandığını belirlemek ve kimlerin karar alma dışında kaldığını izlemek.
Dar yurttaşlık, çoğunluğun zorbalığı ve sözcük farkı itirazları, Aristoteles'in sınıflamasının onun kendi kentine de uygulanabildiğini, çoğunluğun zorbalığının onun kuramında zaten bir sapkınlık olduğunu ve onun sorularının bugünkü yönetimlere de sorulabildiğini gördüğümüzde cevaplanabilir.
Bu yüzden bir yönetimin iyiliği, onu yönetenlerin sayısında değil, ortak yararı gözetmesinde ve kararlarından etkilenenleri söze katmasındadır; ve söze katmak, bir kenti ikna etmeyi de gerektirir.
Açılış sahnesi
Kerem, Etik ve siyaset bölümünün son panosu için altı kutulu bir tablo çiziyor. Üstte üç sütun var: tek kişi, birkaç kişi, çok kişi. Solda iki satır: ortak yararı gözeten yönetim ve yalnızca yönetenlerin yararını gözeten yönetim. Kutuları doldurmaya başlıyor, ama bir yerde duraksıyor. Birkaç zengin, kentin çoğunluğunu oluşturursa ve yönetimi ele geçirirse, bu hangi kutuya girer? Polis panosunda, bir kentin iyi bir kent olup olmadığının söze kimi kattığına bağlı olduğunu göstermişti. Şimdi aynı soruyu, kentin nasıl yönetildiği üzerinden soruyor. Politika'nın üçüncü kitabında Aristoteles, Kerem'in duraksadığı soruyu kendisi sorar ve cevabının sayı değil, zenginlik ve yoksulluk olduğunu söyler.
Selin, Aristoteles'in ortak yararı gözeten yönetim biçimlerini doğru, yalnızca yönetenlerin yararını gözetenleri ise sapkın saydığını okumuş. Tolga, krallık ile tiranlığın neye göre ayrıldığını soruyor. Lina, demokrasi ile oligarşi arasındaki asıl farkın yönetenlerin sayısı olmamasının ne anlama geldiğini merak ediyor. Barış, apartman yönetim kurulunun, en çok dairesi olan birkaç kişinin istediği kararları alır hâle geldiğini anlatan bir müvekkilini hatırlıyor. Defne ise bir hastane etik kurulunda, hekimlerin yanına hasta temsilcisi konmasının kararları nasıl değiştirdiğini düşünüyor. Bu ders, Antik Akdeniz Felsefesi programının Aristoteles kursunda, Aristoteles'in Politika'da yönetim biçimlerini neden yönetenlerin sayısına ve ortak yararı gözetip gözetmemelerine göre altıya ayırdığını, yurttaşı neden yargılamaya ve yönetime katılan kişi olarak tanımladığını ve demokrasi ile oligarşi arasındaki asıl farkın neden sayı değil zenginlik ve yoksulluk olduğunu soruyor.
Bu derste ne olacak
Önce bu dersin yerini belirleyelim. Polis dersi, kentin iyi yaşamak için var olduğunu ve bir topluluğun söze kimi kattığıyla ölçüldüğünü gösterdi. Platon kursunun Yasalar dersinde, karma yönetim düşüncesi ve yasaların hizmetkârı olma ilkesi incelenmişti; giriş programında da Aristoteles'in yönetimin kişiye değil yasaya bırakılmasını daha güvenli bulduğu pasaj anılmıştı. Bu ders, Aristoteles'in yönetim biçimleri sınıflamasını kendi yapısı içinde kuruyor: yurttaş kimdir, yönetim biçimleri nasıl ayrılır ve çokluk neden bazen az sayıdaki en iyilerden daha iyi yargılar?
Sonra üç kaynağa bakacağız. Politika'nın üçüncü kitabının birinci bölümünde Aristoteles, yurttaşı tanımlar. Altıncı ile sekizinci bölümler arasında, yönetim biçimlerini altıya ayırır ve demokrasi ile oligarşinin asıl farkını belirler. On birinci bölümde ise çokluğun, tek tek iyi olmasa da bir arada en iyilerden daha iyi yargılayabileceğini savunur.
Ardından üç itirazı tartacağız: Aristoteles'in yurttaşlığının kadınları, köleleri ve yabancıları dışarıda bıraktığı, çokluğun yargısının çoğunluğun zorbalığına dönüşebileceği ve Aristoteles'in demokrasisinin bugünkü demokrasiyle aynı şey olmadığı itirazları.
Sonda, bir yönetimin hangi biçimde olduğunu sınamanın dört adımını göstereceğiz: egemen olanın kim ve kaç kişi olduğunu sormak, yönetimin kimin yararına işlediğini sormak, yönetime katılmanın hangi ölçüte bağlandığını belirlemek ve kimlerin karar alma dışında kaldığını izlemek.
Merkez soru
Sorumuz şu: Aristoteles yönetim biçimlerini neden yönetenlerin sayısına ve ortak yararı gözetip gözetmemelerine göre altıya ayırır, yurttaşı neden yargılamaya ve yönetime katılan kişi olarak tanımlar ve demokrasi ile oligarşi arasındaki asıl fark neden sayı değil zenginlik ve yoksulluktur?
Ölçülü iddiam şu: Aristoteles'in sınıflaması iki ekseni birleştirir, ama asıl ekseni sayı değil amaçtır: bir yönetim, ortak yararı gözetiyorsa doğru, yönetenlerin yararını gözetiyorsa sapkındır; sayı ekseni de, demokrasi ile oligarşi örneğinde, aslında bir sınıf eksenidir, çünkü yoksullar çok, zenginler az olduğu için sayı yalnızca bir rastlantıdır; yurttaş tanımı da bu yüzden yönetime katılmaya bağlanır, çünkü bir kentin kimin yararına yönetildiği, kimin yönetime katıldığına bağlıdır; ama Aristoteles'in kendi yurttaşlığı, katılımı özgür erkeklerle sınırladığı için, kendi ölçütünü kendi kentinde karşılamaz. Birinci bölümde Aristoteles, yurttaşın bir yerde oturmakla ya da mahkemeye başvurabilmekle değil, yargılamaya ve yönetime katılmakla tanımlandığını söyler. Altıncı bölümde, yönetim biçimini kentin makamlarının ve özellikle egemen makamın düzenlenişi olarak tanımlar ve ortak yararı gözeten yönetim biçimlerinin doğru, yalnızca yönetenlerin yararını gözetenlerin sapkın olduğunu söyler. Yedinci bölümde altı biçimi sayar: krallık ile tiranlık, aristokrasi ile oligarşi, ve Aristoteles'in bütün yönetim biçimlerinin ortak adıyla politeia dediği çoğunluk yönetimi ile demokrasi. Sekizinci bölümde, zenginler çoğunlukta olsaydı ve yönetseydi bunun da oligarşi olacağını, demokrasi ile oligarşinin asıl farkının yoksulluk ve zenginlik olduğunu gösterir. On birinci bölümde ise, birçok kişinin katkısıyla hazırlanan bir yemeğin tek kişinin hazırladığından daha iyi olabileceği gibi, çokluğun da bir arada daha iyi yargılayabileceğini savunur.
Sıfır noktası
Bir öğrenci yönetim biçimleri sınıflamasını duyduğunda, onu çoğu zaman bir sayı tablosu olarak düşünür. Tek kişinin yönetimi monarşi, birkaç kişininki oligarşi, çoğunluğunki demokrasidir. Bu okumada yönetimleri ayıran şey, kaç kişinin karar verdiğidir; ve demokrasi, en çok kişinin karar verdiği için en iyisidir.
Bu okuma iki yerden sarsılır. Birincisi, Aristoteles için sayı ikinci derecedendir. Aynı sayıda yönetici, ortak yararı gözetiyorsa doğru, kendi yararını gözetiyorsa sapkın bir yönetim kurar. Tek kişinin yönetimi, kral kentin iyiliğini gözetiyorsa krallık, kendi iyiliğini gözetiyorsa tiranlıktır. Sorulması gereken ilk soru, kaç kişinin yönettiği değil, kimin için yönetildiğidir. İkincisi, Aristoteles demokrasiyi, bugün anladığımız biçimiyle bütün halkın yönetimi olarak değil, yoksulların kendi yararları için yönetmesi olarak tanımlar ve sapkın biçimler arasında sayar. Onun doğru saydığı çoğunluk yönetimine politeia der ve bunu zenginlerle yoksulların, oligarşi ile demokrasinin bir karışımı olarak görür.
Bu yüzden Aristoteles'in yönetim biçimlerini anlamak, onları bir sayı tablosu olarak değil, kimin yararına yönetildiğini ve yönetime katılmanın hangi ölçüte bağlandığını soran bir sınıflama olarak okumayı gerektirir.
Görüşler ve pozisyonlar
Aristoteles'in en iyi yönetim biçimi hakkındaki görüşü konusunda üç okuma var.
Birinci okuma, aristokrasi okumasıdır. Buna göre Aristoteles, ilke olarak en iyilerin yönetimini en iyi yönetim biçimi sayar. Çokluğun yargısına yaptığı övgü, sınırlı bir kabuldür; asıl tercihi, erdemli az sayıda kişinin yönetimidir.
İkinci okuma, epistemik demokrasi okumasıdır. Buna göre Aristoteles'in on birinci bölümdeki argümanı, çok kişinin bir araya gelerek tek tek kişilerden daha iyi yargılayabileceğini savunan bir demokrasi savunusunun ilk biçimidir. Jeremy Waldron, 1995'te yayımladığı Çokluğun Bilgeliği adlı makalesinde, bu argümanın bilgilerin toplanmasından değil, farklı bakış açılarının birlikte tartışılmasından güç aldığını savunur.
Üçüncü okuma, karma yönetim okumasıdır. Buna göre Aristoteles'in uygulanabilir en iyi yönetim biçimi, zenginlerle yoksulların, oligarşi ile demokrasinin bir karışımı olan politeiadır. Aristoteles dördüncü kitapta, böyle bir yönetimin en çok orta sınıfın güçlü olduğu kentlerde sağlam kalacağını söyler.
Bu ders üçüncü okumayı temel alır ve ikinci okumanın, çokluğun yargısının farklı bakış açılarının birleşmesinden güç aldığı gözlemini kabul eder. Birinci okuma, Aristoteles'in erdemli yönetimi ideal saydığını doğru görür, ama onun on birinci bölümde çokluğun yargısına ciddi bir yer açmasını ve uygulanabilir olanı ideal olandan ayırmasını açıklamakta zorlanır.
Argümanın yapısı
Bir yönetimin hangi biçimde olduğunu sınamak için dört adım izlenebilir.
Birinci adım, egemen olanın kim ve kaç kişi olduğunu sormaktır. Sınayan, son kararı kimin verdiğini, biçimsel kurallara değil, gerçekte nasıl işlediğine bakarak belirler.
İkinci adım, yönetimin kimin yararına işlediğini sormaktır. Sınayan, kararların bütün topluluğun mu, yoksa yalnızca yönetenlerin mi yararına olduğunu yazar.
Üçüncü adım, yönetime katılmanın hangi ölçüte bağlandığını belirlemektir. Sınayan, katılımın zenginliğe mi, özgür doğuma mı, erdeme mi, yoksa başka bir ölçüte mi bağlı olduğunu sorar.
Dördüncü adım, kimlerin karar alma dışında kaldığını izlemektir. Sınayan, kararlardan etkilendiği hâlde onlara katılamayanları belirler.
En güçlü itiraz
Bu yaklaşıma üç yönden ciddi itiraz yapılabilir.
Yönetim biçimlerini ciddiye alan düşünce şu cevabı verebilir. Aristoteles'in sınıflaması, bir yönetimi kaç kişinin yönettiğinden çok, kimin yararına yönetildiğine ve yönetime katılmanın hangi ölçüte bağlandığına bakar. Kerem'in altı kutusu, bir yönetimin tek bir kutuya konamayacağını ve her kararda kimin yararına yönetildiğinin sorulması gerektiğini gösterdi. Barış'ın apartman kurulu, biçimsel bir çoğunluk yönetiminin gerçekte bir oligarşi olabildiğini gösterdi. Tolga'nın açık kaynak projesi, krallık ile tiranlık arasındaki farkın yöneticinin kimin iyiliğini gözettiğinde yattığını gösterdi. Selin'in kurayla seçim önerisi, seçimin bir zenginlik ölçütü taşıyabileceğini gösterdi. Lina'nın bahçe kooperatifi, biçimsel eşitliğin fiilen zenginliğe bağlanabildiğini gösterdi. Defne'nin etik kurulu, kullananın yapandan daha iyi yargılayabildiğini gösterdi. Bir yönetimin iyiliği, onu yönetenlerin sayısında değil, ortak yararı gözetmesinde ve kararlarından etkilenenleri söze katmasındadır.
Açık kalan sorular
Defne'nin etik kurulu, kullananın yapandan daha iyi yargılayabildiğini gösterdi. Uzmanlık gerektiren hangi kararlar çokluğun yargısına bırakılmalı, hangileri bırakılmamalıdır?
Barış'ın apartman kurulu, biçimsel bir çoğunluk yönetiminin gerçekte bir oligarşi olabildiğini gösterdi. Bir yönetimin kimin yararına işlediğini, yönetenlerin niyetine bakmadan nasıl belirleyebiliriz?
Selin'in kurayla seçim önerisi, kuranın farklı bakış açılarını kurula sokabildiğini gösterdi. Kuranın getirdiği deneyimsizlik, farklılığın kazandırdığından daha mı büyük bir bedeldir?
Yaygın hatalar
Yaygın yanlışSınıflamayı yalnızca sayıya göre okumak.
Aristoteles'in yönetim biçimlerini yalnızca yönetenlerin sayısına göre ayırdığını düşünmek, onun asıl ölçütün ortak yararı gözetip gözetmemek olduğunu ve demokrasi ile oligarşinin asıl farkının zenginlik ve yoksulluk olduğunu söylediğini gözden kaçırır. Doğrusu, sayıyı ikinci, amacı birinci ölçüt olarak görmektir.
Yaygın yanlışDemokrasiyi Aristoteles'in en iyi biçimi saymak.
Aristoteles'in demokrasiyi savunduğunu düşünmek, onun demokrasiyi yoksulların kendi yararları için yönetmesi olarak tanımladığını ve sapkın biçimler arasında saydığını gözden kaçırır. Doğrusu, onun doğru saydığı çoğunluk yönetimine politeia dediğini ve onu bir karışım olarak gördüğünü bilmektir.
Yaygın yanlışYurttaşı bir yerde oturan saymak.
Aristoteles'in yurttaşını bir kentte oturan ya da onun yasalarına tabi olan kişi olarak okumak, onun yurttaşlığı yargılamaya ve yönetime katılmakla tanımladığını gözden kaçırır. Doğrusu, yurttaşı belirsiz makama katılan kişi olarak görmektir.
Yaygın yanlışToplama argümanını her çokluk için geçerli saymak.
Aristoteles'in çokluğun daha iyi yargıladığı argümanını her kalabalık için geçerli bir ilke olarak okumak, onun bunun her çokluk için doğru olmadığını ve bazı çoklukların hayvanlardan farksız olabileceğini söylediğini gözden kaçırır. Doğrusu, argümanı belirli koşullarda geçerli bir olanak olarak görmektir.
Kendin dene
Aklında kalsın
Beş cümlede dersin iskeleti.
Aristoteles'in yönetim biçimleri sınıflaması, bir yönetimi kaç kişinin yönettiğinden çok, ortak yararı gözetip gözetmediğine göre ayırır ve demokrasi ile oligarşi arasındaki asıl farkı sayıda değil zenginlik ve yoksullukta bulur.
Politika'nın üçüncü kitabı, yurttaşı bir yerde oturmakla değil, belirsiz makama, yani yargılamaya ve yönetime katılmakla tanımladı, yönetim biçimlerini ortak yararı gözetenler ve yönetenlerin yararını gözetenler olarak ayırıp krallık, aristokrasi ve politeia ile tiranlık, oligarşi ve demokrasi olarak altıya böldü, demokrasi ile oligarşinin farkının yoksulluk ve zenginlik olduğunu gösterdi ve çokluğun, birçok kişinin katkısıyla hazırlanan bir yemek gibi, bir arada en iyilerden daha iyi yargılayabileceğini savundu.
Bir yönetimin hangi biçimde olduğu dört adımla sınanır: egemenin kim ve kaç kişi olduğunu sormak, yönetimin kimin yararına işlediğini sormak, katılmanın hangi ölçüte bağlandığını belirlemek ve kimlerin karar alma dışında kaldığını izlemek.
Dar yurttaşlık, çoğunluğun zorbalığı ve sözcük farkı itirazları, Aristoteles'in sınıflamasının onun kendi kentine de uygulanabildiğini, çoğunluğun zorbalığının onun kuramında zaten bir sapkınlık olduğunu ve onun sorularının bugünkü yönetimlere de sorulabildiğini gördüğümüzde cevaplanabilir.
Bu yüzden bir yönetimin iyiliği, onu yönetenlerin sayısında değil, ortak yararı gözetmesinde ve kararlarından etkilenenleri söze katmasındadır; ve söze katmak, bir kenti ikna etmeyi de gerektirir.
Sonraki derse köprü
Yönetim biçimleri dersi, kentin kararlarının halk meclisinde ve mahkemelerde, söz yoluyla alındığını gösterdi. Bu sözün en çok kullanıldığı yer, bir kalabalığı ikna etmeye çalışan konuşmadır. Aristoteles, Retorik'in başında, retoriğin diyalektiğin karşılığı olduğunu, çünkü ikisinin de belirli bir bilime ait olmayan ve herkesin bir ölçüde bildiği konularla ilgilendiğini söyler.
Selin, Aristoteles'in kendisinden önceki retorik kitaplarının yargıcın öfkesini ve acımasını uyandırmayı öğrettiğini, ama ikna etmenin asıl gövdesi olan kanıtlamayı ihmal ettiğini eleştirdiğini okumuş. Tolga, retoriğin, her durumda ikna edici olanı görme yeteneği olarak tanımlanmasının ne anlama geldiğini soruyor. Lina ise tanıkların, sözleşmelerin ve işkence altında alınan ifadelerin neden konuşmacının bulmadığı, hazır bulduğu kanıtlar sayıldığını merak ediyor.
Bir sonraki ders bu soruya dönüyor. İkna dersi, Aristoteles'in Retorik'te retoriği neden diyalektiğin karşılığı ve her durumda ikna edici olanı görme yeteneği olarak tanımladığını, sanata ait kanıtları sanat dışı kanıtlardan neden ayırdığını ve retoriğin kötüye kullanılabilmesinin onu neden değersiz kılmadığını soruyor.