Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Beş cümlede dersin iskeleti.
Aristoteles'in kenti, insanın söz yetisinin adil ve yararlı olanı birlikte belirleme biçiminde gerçekleştiği ve yaşamak için doğup iyi yaşamak için var olan doğal bir topluluktur.
Politika'nın birinci kitabı, kentin evden ve köyden doğduğunu, insanın söze sahip olduğu için arılardan daha çok siyasal bir canlı olduğunu ve kentin, bedenin elden önce gelmesi gibi bireyden önce geldiğini gösterdi, ardından köleyi canlı bir araç olarak tanımlayıp doğadan köleliği savunmaya çalıştı ama doğanın bu ayrımı çoğu zaman göstermediğini kabul etti, ikinci kitap ise Platon'un Devlet'ini kenti fazla bir kılmaya çalıştığı için eleştirdi ve en çok insana ortak olana en az özen gösterildiğini söyledi.
Bir topluluğun siyasal bir topluluk olup olmadığı dört adımla sınanır: amacının yaşamak mı iyi yaşamak mı olduğunu sormak, kendine yetip yetmediğini sormak, üyelerin söz yoluyla adili birlikte belirleyip belirlemediğini belirlemek ve çokluğu ve farklılığı koruyup korumadığını izlemek.
Bireyin kurban edilmesi, doğal kölelik ve ölçek itirazları, kentin bireylerin iyi yaşaması için var olduğunu, siyasal canlı tezinin kölelik savunusunu kendi içinden çürüttüğünü ve kuramın ölçütlerinin bir devletin ölçeğine değil işleyişine baktığını gördüğümüzde cevaplanabilir.
Bu yüzden kent, bireyi yutan bir bütün değil, bireyin kendi işini yapabildiği yerdir; ama bir kentin bu yeri kime açtığı, onun nasıl yönetildiğine bağlıdır.
Açılış sahnesi
Kerem, Etik ve siyaset bölümünün altıncı panosu için mermerden bir heykel çiziyor, sonra heykelin elini kırık bir parça olarak yanına, yere koyuyor. Yerdeki parçanın biçimi hâlâ bir ele benziyor; ama artık hiçbir şeyi tutamıyor. Panonun öbür yarısına bir tavla tahtası çiziyor ve tahtanın kenarında, oyunun dışında kalmış tek bir pul. Politika'nın birinci kitabının ikinci bölümünde Aristoteles, bedenin bütünü yok edilirse ne ayağın ne de elin kalacağını, kalsa bile taştan bir el gibi yalnızca adının el olacağını söyler; kentten ayrılmış bir insan da tahtadaki yalnız bir pul gibidir.
Selin, Aristoteles'in insanın arılardan ve sürü hayvanlarından daha çok siyasal bir canlı olduğunu, çünkü yalnızca insanın, yararlıyı ve zararlıyı, adili ve adaletsizi gösteren söze sahip olduğunu söylediğini okumuş. Tolga, kentte yaşayamayan ya da hiçbir şeye ihtiyacı olmayan birinin ya bir hayvan ya da bir tanrı olduğu sözünün ne anlama geldiğini soruyor. Lina, kentin bireyden önce geldiği iddiasının, bir heykelin elinin heykelden ayrılınca el olmaması örneğiyle nasıl açıklandığını merak ediyor. Barış, hiçbir devletin yurttaş saymadığı vatansız bir müvekkilinin, hangi kapıyı çalsa geri çevrildiğini anlatışını hatırlıyor. Defne ise yıllarca yalnız yaşamış ve kimse onu ziyaret etmeyen yaşlı bir hastanın sağlığının, yalnızlığıyla birlikte nasıl çöktüğünü düşünüyor. Bu ders, Antik Akdeniz Felsefesi programının Aristoteles kursunda, Aristoteles'in Politika'da kenti neden doğadan var olan ve iyi yaşamak için kurulan bir topluluk olarak tanımladığını, insanın neden doğası gereği siyasal bir canlı olduğunu ve kentin bireyden önce geldiği iddiasının ne anlama geldiğini soruyor.
Bu derste ne olacak
Önce bu dersin yerini belirleyelim. Dostluk dersi, insanın doğası gereği birlikte yaşayan bir varlık olduğunu ve dostluğun kentleri bir arada tuttuğunu gösterdi. Sokrates kursunda sofistlerin yasa ile doğa ayrımı, Platon kursunda da Devlet'in örnek kenti incelenmişti. Bu ders Aristoteles'in cevabına bakıyor: kent ne yalnızca bir uzlaşımdır ne de tek parça bir birlik.
Sonra üç kaynağa bakacağız. Politika'nın birinci kitabının birinci ve ikinci bölümlerinde Aristoteles, kentin evden ve köyden nasıl doğduğunu, insanın neden siyasal bir canlı olduğunu ve kentin neden bireyden önce geldiğini gösterir. Dördüncü ile altıncı bölümler arasında, kentin en karanlık kurumlarından birini, köleliği, doğa kavramıyla savunmaya çalışır. İkinci kitabın ikinci ile beşinci bölümlerinde ise Platon'un Devlet'ini, kenti fazla bir kılmaya çalıştığı için eleştirir.
Ardından üç itirazı tartacağız: kentin bireyden önce gelmesinin bireyi kente kurban ettiği, doğal kölelik savunusunun bütün kuramı çürüttüğü ve Aristoteles'in kentinin bugünün büyük devletlerine uymadığı itirazları.
Sonda, bir topluluğun Aristoteles'in anladığı anlamda siyasal bir topluluk olup olmadığını sınamanın dört adımını göstereceğiz: topluluğun amacının yalnızca yaşamak mı yoksa iyi yaşamak mı olduğunu sormak, topluluğun kendine yetip yetmediğini sormak, üyelerin söz yoluyla adili ve yararlıyı birlikte belirleyip belirlemediğini belirlemek ve topluluğun üyelerinin çokluğunu ve farklılığını koruyup korumadığını izlemek.
Merkez soru
Sorumuz şu: Aristoteles kenti neden doğadan var olan ve iyi yaşamak için kurulan bir topluluk olarak tanımlar, insan neden doğası gereği siyasal bir canlıdır ve kentin bireyden önce geldiği iddiası ne anlama gelir?
Ölçülü iddiam şu: Aristoteles'in kenti, insanın doğasında bulunan söz yetisinin, adil ve yararlı olanı birlikte belirleme biçiminde gerçekleştiği topluluktur; bu yüzden kent doğadandır, ama bir arı kovanı gibi kendiliğinden değil, yasa ve adaletle kurulur; kentin bireyden önce gelmesi, bireyin kente kurban edilmesi değil, bir insanın kendine özgü işini, yani akla uygun etkinliği, ancak bir kentin içinde tam olarak yapabilmesidir; ama Aristoteles aynı doğa kavramını köleliği savunmak için de kullandığında, kendi ölçütleriyle tutarsızlaşır ve bu tutarsızlık, doğa sözcüğünün siyasette nasıl kötüye kullanılabileceğinin de bir örneğidir. Birinci kitabın başında Aristoteles, her kentin bir topluluk olduğunu ve her topluluğun bir iyi için kurulduğunu söyler. İkinci bölümde, gündelik ihtiyaçlar için ev, evlerin birleşmesiyle köy, köylerin birleşmesiyle de kendine yetmenin sınırına ulaşan kent doğar; kent yaşamak için doğar, ama iyi yaşamak için var olur. Öyleyse kent doğadandır ve insan doğası gereği siyasal bir canlıdır; rastlantıyla değil doğası gereği kentsiz olan ya kötüdür ya da insandan üstündür. Doğa boşuna bir şey yapmaz ve canlılar arasında yalnızca insan söze sahiptir; ses, acıyı ve hazzı bildirir ve öteki canlılarda da bulunur, söz ise yararlıyı ve zararlıyı, adili ve adaletsizi gösterir. Kent doğası gereği her birimizden öncedir. Topluluğa katılamayan ya da kendine yettiği için hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ise ya bir hayvan ya da bir tanrıdır. İkinci kitapta ise Aristoteles, kentin doğası gereği bir çokluk olduğunu ve fazla bir kılınırsa önce bir eve, sonra bir insana dönüşeceğini söyler.
Sıfır noktası
Bir öğrenci kentin bireyden önce geldiğini duyduğunda, onu çoğu zaman bireyin devlete boyun eğmesi gerektiği biçiminde anlar. Kent önceyse, bireyin hakları, istekleri ve kendi hayatı, kentin ihtiyaçlarından sonra gelir.
Bu okuma iki yerden sarsılır. Birincisi, Aristoteles'in önceliği bir zaman ya da yetki önceliği değil, bir doğa önceliğidir. Bir el, bedenin bir parçası olarak işini yapabildiği için eldir; bedenden ayrılınca biçimi kalır, işi kalmaz. Aristoteles'in iddiası, bireyin kente hizmet etmesi gerektiği değil, bireyin kendi işini ancak bir kentte yapabileceğidir. İkincisi, Aristoteles kenti tek parça bir birlik olarak görmez. İkinci kitapta, Platon'un Devlet'ini tam olarak bu yüzden eleştirir: kent, farklı türden insanlardan oluşan bir çokluktur ve fazla bir kılınmaya çalışılırsa kent olmaktan çıkar.
Bu yüzden Aristoteles'in kentini anlamak, onu bireyi yutan bir bütün olarak değil, insanların söz yoluyla iyi yaşamayı birlikte aradığı ve farklılıklarını koruyan bir topluluk olarak okumayı gerektirir.
Görüşler ve pozisyonlar
Aristoteles'in kentin bireyden önce geldiği iddiasının niteliği konusunda üç görüş var.
Birinci görüş, bütüncü görüştür. Buna göre Aristoteles, bireyi kentin bir organı olarak görür; bireyin değeri, kente yaptığı katkıyla ölçülür.
İkinci görüş, yetkinlik görüşüdür. Buna göre kentin önceliği, insanın kendine özgü işini, yani akla uygun etkinliği, ancak kentte tam olarak yapabilmesidir. Kent, bireylerin iyi yaşaması için vardır; önceliği, bir amaç önceliğidir.
Üçüncü görüş, ideoloji eleştirisi görüşüdür. Buna göre Aristoteles'in doğa kavramı, kendi toplumunun hiyerarşilerini doğal gösterme işlevi görür. Doğadan kölelik ve kadınların yönetilmesi üzerine söyledikleri, doğa sözcüğünün bir gerekçe değil bir örtü olarak kullanıldığını gösterir. Bernard Williams, 1993'te yayımladığı Utanç ve Zorunluluk adlı kitabında, Aristoteles'in kölelik savunusunu, onun kendi toplumunun kurumlarını zorunlu göstermeye çalışan bir girişim olarak inceler.
Bu ders ikinci görüşü temel alır ve üçüncü görüşün, Aristoteles'in doğa kavramını köleliği savunmak için kullandığı ve bu kullanımın savunulamaz olduğu gözlemini kabul eder. Birinci görüş, Aristoteles'in bütünün parçadan önce geldiğini söylediğini doğru aktarır, ama onun ikinci kitapta kenti fazla bir kılmaya karşı çıkmasını ve kentin iyi yaşamak için var olduğunu söylemesini açıklamakta zorlanır.
Argümanın yapısı
Bir topluluğun siyasal bir topluluk olup olmadığını sınamak için dört adım izlenebilir.
Birinci adım, topluluğun amacının yalnızca yaşamak mı yoksa iyi yaşamak mı olduğunu sormaktır. Sınayan, topluluğun yalnızca üyelerinin hayatta kalmasını mı, yoksa onların iyi yaşamasını mı amaçladığını belirler.
İkinci adım, topluluğun kendine yetip yetmediğini sormaktır. Sınayan, üyelerin iyi bir yaşam için ihtiyaç duyduğu şeylerin topluluk içinde karşılanıp karşılanmadığını yazar.
Üçüncü adım, üyelerin söz yoluyla adili ve yararlıyı birlikte belirleyip belirlemediğini belirlemektir. Sınayan, kararların konuşularak, gerekçelerle ve üyelerin katılımıyla alınıp alınmadığını sorar.
Dördüncü adım, topluluğun üyelerinin çokluğunu ve farklılığını koruyup korumadığını izlemektir. Sınayan, topluluğun farklı türden insanları ve farklı görüşleri barındırıp barındırmadığını ve birliğin farklılığı silmeye yönelip yönelmediğini belirler.
En güçlü itiraz
Bu yaklaşıma üç yönden ciddi itiraz yapılabilir.
Kenti ciddiye alan düşünce şu cevabı verebilir. Aristoteles'in kenti, insanın söz yetisinin adil ve yararlı olanı birlikte belirleme biçiminde gerçekleştiği ve tek tek insanların iyi yaşaması için var olan bir topluluktur. Kerem'in kırık eli ve yalnız pulu, bir topluluğun söze herkesi katıp katmadığının onun iyiliğinin ölçüsü olduğunu gösterdi. Barış'ın vatansız müvekkili, rastlantıyla kentsiz kalmanın bir insanı neyden yoksun bıraktığını gösterdi. Tolga'nın kendi kendine dokuyan mekikleri, Aristoteles'in kölelik savunusunun bir doğa değil bir ihtiyaç savunusu olduğunu gösterdi. Selin'in kölelik okuması, siyasal canlı tezinin doğal kölelik savunusunu kendi içinden çürüttüğünü gösterdi. Lina'nın arıları, ses ile söz arasındaki farkın adilin tartışılmasında yattığını gösterdi. Defne'nin yalnız hastası, insanın kendi başına iyi yaşayamayacağını gösterdi. Kent, bireyi yutan bir bütün değil, bireyin kendi işini yapabildiği yerdir; ama Aristoteles'in kendi kenti, bu yeri herkese açmamıştı.
Açık kalan sorular
Barış'ın vatansız müvekkili, rastlantıyla kentsiz kalmanın bir insanı neyden yoksun bıraktığını gösterdi. Bir topluluğun, kendisine katılmak isteyen birini dışarıda bırakma hakkı var mıdır, ve varsa sınırı nedir?
Tolga'nın mekikleri, teknikle ortadan kalkan bir ihtiyacı gösterdi. Bir kurumun gerekçesi ortadan kalktığında, o kurumu savunan doğa sözcüğüne ne olur?
Lina'nın arıları, ses ile söz arasındaki farkı gösterdi. Bu fark bir tür farkı mıdır, yoksa bazı hayvanlarda adalete benzer bir şeyin izleri bulunabilir mi?
Yaygın hatalar
Yaygın yanlışKentin önceliğini zaman önceliği saymak.
Kentin bireyden önce geldiği sözünü, kentin bireylerden önce var olduğu biçiminde okumak, Aristoteles'in kentin evden ve köyden doğduğunu ve önceliğin bir doğa ve amaç önceliği olduğunu söylediğini gözden kaçırır. Doğrusu, önceliği bütünün parçaya göre önceliği olarak görmektir.
Yaygın yanlışSiyasal canlıyı toplumsal canlı saymak.
İnsanın siyasal bir canlı olmasını, yalnızca bir arada yaşaması olarak okumak, Aristoteles'in arıların ve sürü hayvanlarının da bir arada yaşadığını ama insanın söze sahip olduğu için daha çok siyasal olduğunu söylediğini gözden kaçırır. Doğrusu, siyasal olmayı söz yoluyla adilin birlikte belirlenmesi olarak görmektir.
Yaygın yanlışDoğal kölelik savunusunu görmezden gelmek.
Aristoteles'in kölelik savunusunu dönemin bir alışkanlığı sayıp atlamak, onun bu savunuyu doğa kavramıyla kurmaya çalıştığını ve bu kavramın kuramın geri kalanında da iş gördüğünü gözden kaçırır. Doğrusu, savunuyu Aristoteles'in kendi ölçütleriyle sınamaktır.
Yaygın yanlışAristoteles'i Platon'la aynı saymak.
Aristoteles'in kentini Platon'un Devlet'indeki kent gibi tek parça bir birlik olarak okumak, onun ikinci kitapta tam olarak bu birliği eleştirdiğini ve kentin bir çokluk olduğunu savunduğunu gözden kaçırır. Doğrusu, Aristoteles'in kentini farklılıkları koruyan bir topluluk olarak görmektir.
Kendin dene
Aklında kalsın
Beş cümlede dersin iskeleti.
Aristoteles'in kenti, insanın söz yetisinin adil ve yararlı olanı birlikte belirleme biçiminde gerçekleştiği ve yaşamak için doğup iyi yaşamak için var olan doğal bir topluluktur.
Politika'nın birinci kitabı, kentin evden ve köyden doğduğunu, insanın söze sahip olduğu için arılardan daha çok siyasal bir canlı olduğunu ve kentin, bedenin elden önce gelmesi gibi bireyden önce geldiğini gösterdi, ardından köleyi canlı bir araç olarak tanımlayıp doğadan köleliği savunmaya çalıştı ama doğanın bu ayrımı çoğu zaman göstermediğini kabul etti, ikinci kitap ise Platon'un Devlet'ini kenti fazla bir kılmaya çalıştığı için eleştirdi ve en çok insana ortak olana en az özen gösterildiğini söyledi.
Bir topluluğun siyasal bir topluluk olup olmadığı dört adımla sınanır: amacının yaşamak mı iyi yaşamak mı olduğunu sormak, kendine yetip yetmediğini sormak, üyelerin söz yoluyla adili birlikte belirleyip belirlemediğini belirlemek ve çokluğu ve farklılığı koruyup korumadığını izlemek.
Bireyin kurban edilmesi, doğal kölelik ve ölçek itirazları, kentin bireylerin iyi yaşaması için var olduğunu, siyasal canlı tezinin kölelik savunusunu kendi içinden çürüttüğünü ve kuramın ölçütlerinin bir devletin ölçeğine değil işleyişine baktığını gördüğümüzde cevaplanabilir.
Bu yüzden kent, bireyi yutan bir bütün değil, bireyin kendi işini yapabildiği yerdir; ama bir kentin bu yeri kime açtığı, onun nasıl yönetildiğine bağlıdır.
Sonraki derse köprü
Polis dersi, bir kentin iyi bir kent olup olmadığının, söze kimi kattığına bağlı olduğunu gösterdi. Aristoteles, Politika'nın üçüncü kitabında bu soruyu yönetim biçimleri üzerinden sorar. Yönetim biçimini, kentin makamlarının, özellikle de en egemen makamın düzenlenişi olarak tanımlar ve yurttaşı, yargılamaya ve yönetime katılan kişi olarak belirler.
Selin, Aristoteles'in ortak yararı gözeten yönetim biçimlerini doğru, yalnızca yönetenlerin yararını gözetenleri ise sapkın saydığını ve tek kişinin, azınlığın ve çoğunluğun yönetimi için birer doğru ve birer sapkın biçim belirlediğini okumuş. Tolga, krallık ile tiranlığın, aristokrasi ile oligarşinin neye göre ayrıldığını soruyor. Lina ise Aristoteles'in demokrasi ile oligarşi arasındaki asıl farkın yönetenlerin sayısı değil, yoksulluk ve zenginlik olduğunu söylemesinin ne anlama geldiğini merak ediyor.
Bir sonraki ders bu soruya dönüyor. Yönetim biçimleri dersi, Aristoteles'in Politika'da yönetim biçimlerini neden yönetenlerin sayısına ve ortak yararı gözetip gözetmemelerine göre altıya ayırdığını, yurttaşı neden yargılamaya ve yönetime katılan kişi olarak tanımladığını ve demokrasi ile oligarşi arasındaki asıl farkın neden sayı değil zenginlik ve yoksulluk olduğunu soruyor.