Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Beş cümlede dersin iskeleti.
Bir kişi bir şeye, o kişinin inançlarıyla uyumlu her dünyada o şey doğruysa inanır; inanç kipi bilgiden erişilebilirlik ilişkisinin yansımalı olmamasıyla ayrılır ve akılcı bir inananın inançlarının tutarlılığı, bu ilişkinin dizisel olmasına karşılık gelir.
Moore'un Eleştirmenlerime Cevap metni bazı cümlelerin çelişkili olmadıkları hâlde ileri sürülemez olduğunu, Kyburg'un Olasılık ve Akılcı İnancın Mantığı kitabı yüksek olasılık, tutarlılık ve birleşme altında kapalılık ilkelerinin birlikte korunamayacağını, Stalnaker'ın Soruşturma kitabı ise inancın olanaklı dünyalarla çözümlenebileceğini ve parçalı inancın mantıksal her şeyi bilme sorununu hafifletebileceğini gösterdi.
Bir inanç cümlesi dört adımla değerlendirilir: inancın içeriğini inancın varlığından ayırmak, inançların birlikte tutarlı olup olmadığını denetlemek, inancın bir eşik mi yoksa bir derece mi olduğunu belirlemek ve kişinin inandığını gerçekten bilip bilmediğini sormak.
İnancın bir kip olamayacak kadar belirsiz olduğu, piyango paradoksunun düz inancı gereksiz kıldığı ve inanç mantığının yalnızca ideal bir inananı betimlediği itirazları, mantığın belirli bir inanç durumu sabit tutulduğunda geçerli ilkeleri söylediğini, düz inancın ileri sürme ve akıl yürütmede derecelerin göremediği işler gördüğünü ve parçalı inancın gerçek inananları da çerçevenin içine aldığını gördüğümüzde cevaplanabilir.
Bu yüzden bir şeye inandığımızı söylemek, onu bildiğimizi söylemek değil, dünyanın hangi durumlarda olduğunu düşündüğümüzü bildirmektir ve bu bildirimi doğru yapmak, inançlarımızın birlikte tutarlı olup olmadığını, hangi katmanda taşındığını ve davranışlarımızla uyuşup uyuşmadığını sormaktır.
Açılış sahnesi
Kerem, raporun giriş cümlesini yeniden okuyor: "Grup, raporu gelecek bahar yayımlayacağına inanıyor." Cümle, raporun yayımlanıp yayımlanmayacağı hakkında hiçbir şey iddia etmiyordu; yalnızca grubun bugünkü inancı hakkında konuşuyordu ve bugünden doğruydu. Yayım ertelense bile, bu cümle yanlış çıkmazdı; yalnızca grubun inancı yanlış çıkardı. Kerem, "inanır" sözcüğünün de "bilir" gibi bir cümleye eklenerek onun doğruluğunun nasıl değerlendirileceğini değiştirdiğini, ama bilgiden önemli bir noktada ayrıldığını fark ediyor: bilinen şey doğruydu, inanılan şey yanlış olabilirdi.
Selin, bir kişinin inandığı her şeyin, onun inançlarıyla uyumlu her durumda doğru olması olarak anlaşılıp anlaşılamayacağını soruyor. Barış, bir tanığın mahkemede "sanık oradaydı, ama ben buna inanmıyorum" dediğini ve bu cümlenin kimseye yalan gibi değil, tuhaf göründüğünü anlatıyor. Kerem, katalogdaki her nüsha için "bu nüsha kaynak değil" diye düşündüğünü, ama kaynağın katalogda olduğuna da inandığını fark ediyor. Defne, bir hekimin bir enfeksiyona inanmadan bir antibiyotik başlayabileceğini söylüyor. Tolga, grubun bir hipoteze inandığını söylediği hâlde, başka bir hipotezi sınamaya devam etmesinin ne anlama geldiğini soruyor. Lina ise inandığı iki şeyin açık sonucuna, hiç düşünmediği için, inanıp inanmadığını merak ediyor. Bu ders, Mantık ve Akıl Yürütme programının Modal ve Yoğun Mantıklar kursunda, "inanır" ifadesinin bir kip mantığıyla nasıl ifade edildiğini, inancın bilgiden hangi ilkelerde ayrıldığını ve "yağmur yağıyor ama buna inanmıyorum" gibi cümlelerin neden tuhaf olduğunu soruyor.
Bu derste ne olacak
Önce bu dersin yerini belirleyelim. Zamansal dersi, geleceğe dair olumsal cümlelerin şimdiden ne doğru ne yanlış olabileceğini ve bu cümlelerin şimdiki bir plana ya da tahmine bağlanarak söylenebileceğini gösterdi. Epistemik dersi ise bilgiyi, bir kişinin bildikleriyle uyumlu dünyalar üzerinde tanımlanan bir zorunluluk olarak ele almıştı; orada tanıtılan Hintikka'nın kitabı, inanç için de bir mantık öneriyordu. Programın eleştirel düşünme derslerinde önsöz paradoksu, olasılık kursunda ise inanç dereceleri tartışılmıştı. Bu ders, kiplik türleri modülünü, inanç kipiyle kapatıyor: inancın erişilebilirlik ilişkisinin hangi özellikleri taşıdığını, inancın bilgiden nerede ayrıldığını ve inancın mantığının karşılaştığı iki paradoksu inceliyor.
Sonra üç kaynağa bakacağız. G. E. Moore, 1942'de kendisine ayrılan bir eleştiriler kitabına yazdığı Eleştirmenlerime Cevap metninde, "geçen salı sinemaya gittim ama gittiğime inanmıyorum" gibi bir cümlenin, çelişkili olmadığı hâlde saçma olduğunu gözlemler. Henry Kyburg, 1961'de yayımladığı Olasılık ve Akılcı İnancın Mantığı kitabında, bir piyangonun her biletinin kaybedeceğine akılcı olarak inanılabileceğini, ama bu inançların, bir biletin kazanacağı inancıyla birlikte tutarsız bir küme oluşturduğunu gösterir. Robert Stalnaker ise 1984'te yayımladığı Soruşturma kitabında, inancı olanaklı dünyalar kümeleriyle çözümleyen yaklaşımı savunur ve bu yaklaşımın, kişilere mantıksal her şeyi bilmeyi yüklediği itirazına cevap arar.
Ardından üç itirazı tartacağız: inancın bir kip olamayacak kadar belirsiz olduğu, piyango paradoksunun düz inanç kavramını gereksiz kıldığı ve inanç mantığının gerçek inananların inançlarını değil, yalnızca ideal bir inananınkini betimlediği itirazları.
Sonda, bir inanç cümlesini değerlendirmenin dört adımını göstereceğiz: cümlenin inancın içeriği hakkında mı yoksa inancın varlığı hakkında mı olduğunu ayırmak, inançların birlikte tutarlı olup olmadığını denetlemek, inancın bir eşik mi yoksa bir derece olarak mı kullanıldığını belirlemek ve kişinin inandığını gerçekten bilip bilmediğini sormak.
Merkez soru
Sorumuz şu: inanç bir kip mantığıyla nasıl ifade edilir ve inancın mantığı bilginin mantığından hangi ilkelerde ayrılır?
Ölçülü iddiam şu: Hintikka'nın bilgi için önerdiği yapı inanca da uygulanabilir: bir kişi bir şeye, o kişinin inançlarıyla uyumlu her dünyada o şey doğruysa inanır; bu dünyalar, kişinin doxastik seçenekleridir; inanç kipi bilgiden, erişilebilirlik ilişkisinin yansımalı olmamasıyla ayrılır: gerçek dünya, kişinin inançlarıyla uyumlu olmak zorunda değildir, bu yüzden inanılan yanlış olabilir; ama akılcı bir inananın inançları en azından birbiriyle tutarlı olmalıdır, yani en az bir doxastik seçenek bulunmalıdır ve bu, erişilebilirlik ilişkisinin dizisel olmasına karşılık gelir; Moore'un gözlemlediği cümle, "yağmur yağıyor ama buna inanmıyorum", çelişkili değildir, çünkü yağmurun yağdığı ve konuşanın buna inanmadığı bir dünya olanaklıdır; ama bu cümleye inanılamaz, çünkü inananın kendi inançlarını bildiği varsayıldığında, bu cümleye inanmak tutarsız bir inanç kümesi doğurur; Kyburg'un piyangosu, bir inancın yüksek bir olasılık eşiği olarak anlaşılması ile inançların birleşme altında kapalı ve tutarlı olması arasında bir gerilim olduğunu gösterir; Stalnaker'ın savunduğu olanaklı dünyalar yaklaşımı, inancı açık bir biçimde çözümler, ama mantıksal her şeyi bilme sorununu taşır ve bu sorun, gerçek inananların inançlarının birbirinden ayrı parçalar hâlinde bulunabileceği kabul edilerek hafifletilebilir.
Sıfır noktası
Bir öğrenci "inanıyorum" dediğinde, çoğu zaman bilmekten daha zayıf bir şey kasteder: "sanırım", "öyle düşünüyorum". Bu kullanım, inancı bilginin eksik bir biçimi gibi görür. Mantık açısından ise inanç, bilginin eksik bir biçimi değil, farklı ilkeler taşıyan ayrı bir kiptir: bilgi, inancı gerektirir, ama inanç bilgiyi gerektirmez.
Kip mantığının diliyle, bir kişinin inançları, o kişinin doxastik seçeneklerini belirler: kişinin inandığı her şeyin doğru olduğu dünyalar. Bir kişi bir şeye, o şey bütün doxastik seçeneklerinde doğruysa inanır. Bu tanım, bilginin tanımıyla aynı biçimdedir; fark, seçeneklerin nasıl belirlendiğindedir. Epistemik seçenekler, kişinin bildikleriyle uyumludur ve bilinenler doğru olduğu için gerçek dünya her zaman onlardan biridir. Doxastik seçenekler ise kişinin inandıklarıyla uyumludur ve inançlar yanlış olabildiği için gerçek dünya onların arasında bulunmayabilir.
Bu fark, inanç mantığının ilkelerini belirler. "İnanılan doğrudur" ilkesi geçerli değildir. Ama daha zayıf bir ilke, akılcı bir inanan için önerilir: bir kişi bir şeye inanıyorsa, onun olumsuzlamasına inanmaz. Bu ilke, en az bir doxastik seçeneğin bulunmasını, yani inançların birlikte doğru olabildiği bir dünyanın olmasını ister. Deontik dersinde görülen dizisellik, burada inançların tutarlılığı olarak yeniden ortaya çıkar.
Görüşler ve pozisyonlar
İnancın mantığının ne olduğu konusunda üç görüş var.
Birinci görüş, düz inanç görüşüdür. Buna göre inanç, ya var olan ya da olmayan bir tutumdur: bir kişi bir şeye ya inanır ya inanmaz. İnançlar, bir kip mantığıyla çözümlenir ve akılcı bir inananın inançları tutarlı ve birleşme altında kapalıdır: iki şeye inanan, ikisinin birlikte doğru olduğuna da inanır.
İkinci görüş, derece görüşüdür. Buna göre inanç, bir derece meselesidir ve olasılık kuramıyla çözümlenir; düz inanç, bir dereceye indirgenir ya da gereksiz bir kavram olarak bırakılır. Bir kişinin bir şeye inanması, ona yüksek bir olasılık vermesidir.
Üçüncü görüş, iki katmanlı görüştür. Buna göre hem düz inanç hem inanç dereceleri gerçek tutumlardır ve farklı işler görür: dereceler, belirsizlik altında karar vermeyi yönetir; düz inançlar ise akıl yürütmeyi, ileri sürmeyi ve bir soruşturmanın neyi kabul ettiğini düzenler. İki katman arasındaki ilişki basit bir eşik değildir.
Bu ders üçüncü görüşü temel alır. Birinci görüş, inancın mantıksal yapısını, tutarlılığı ve Moore paradoksunun açıklamasını doğru yakalar, ama Kyburg'un piyangosu karşısında güçlüğe düşer. İkinci görüş, piyangoyu kolayca çözer, çünkü her biletin kaybedeceğine yüksek bir derece vermek tutarsız değildir; ama Moore paradoksunu, ileri sürmenin düz bir inancı ima etmesini, açıklayamaz. Üçüncü görüş, iki olguyu da yakalar ve Defne'nin antibiyotik kararında görüleceği gibi, bir kişinin bir şeye inanmadan ona göre davranabilmesini açıklar.
Argümanın yapısı
Bir inanç cümlesini değerlendirmek için dört adım izlenebilir.
Birinci adım, cümlenin inancın içeriği hakkında mı yoksa inancın varlığı hakkında mı olduğunu ayırmaktır. Değerlendiren, "grup, raporun yayımlanacağına inanıyor" cümlesinin grubun bir tutumunu, "rapor yayımlanacak" cümlesinin ise dünyanın bir durumunu bildirdiğini yazar ve birinin doğruluğundan ötekininkine geçmez.
İkinci adım, inançların birlikte tutarlı olup olmadığını denetlemektir. Değerlendiren, kişinin ilgili bütün inançlarını listeler ve hepsinin birlikte doğru olduğu bir dünyanın bulunup bulunmadığını sorar.
Üçüncü adım, inancın bir eşik mi yoksa bir derece olarak mı kullanıldığını belirlemektir. Değerlendiren, "inanıyorum" sözcüğünün düz bir kabulü mü yoksa yüksek bir olasılığı mı bildirdiğini sorar ve buna göre hangi mantığın uygulanacağını seçer.
Dördüncü adım, kişinin inandığını gerçekten bilip bilmediğini sormaktır. Değerlendiren, kişinin söylediği inanç ile davranışlarının gösterdiği inanç arasında bir fark olup olmadığına bakar.
En güçlü itiraz
Bu yaklaşıma üç yönden ciddi itiraz yapılabilir.
Doxastik kipi ciddiye alan düşünce şu cevabı verebilir. Bir kişi bir şeye, o kişinin inançlarıyla uyumlu her dünyada o şey doğruysa inanır; inanç kipi bilgiden, erişilebilirlik ilişkisinin yansımalı olmamasıyla ayrılır: gerçek dünya doxastik seçenekler arasında bulunmayabilir ve inanılan yanlış olabilir. Akılcı bir inananın inançları en azından tutarlı olmalıdır; bu, erişilebilirlik ilişkisinin dizisel olmasına karşılık gelir. Moore'un gözlemlediği cümle çelişkili değildir, ama inananın kendi inançlarını bildiği varsayıldığında inanılamaz; tuhaflığı, ileri sürme ile inanç arasındaki bağdan gelir. Kyburg'un piyangosu, düz inancın yüksek olasılığa indirgenemeyeceğini ve tek tek akılcı inançların birleşme altında kapalı olmayabileceğini gösterir; bu yüzden düz inanç ile inanç dereceleri farklı işler gören iki katman olarak birlikte korunmalıdır. Stalnaker'ın olanaklı dünyalar yaklaşımı inancı açık biçimde çözümler; mantıksal her şeyi bilme sorunu ise, gerçek inananların inançlarının birbirinden ayrı parçalar hâlinde bulunabileceği kabul edilerek hafifletilir.
Açık kalan sorular
Barış'ın tuhaf tanığı, Moore paradoksunun inananın kendi inançlarını bildiği varsayımına dayandığını gösterdi. Ama kendi inançlarını bilmeyen biri için, örneğin kendini aldatan biri için, "yağmur yağıyor ama buna inanmıyorum" cümlesi inanılabilir mi?
Kerem'in katalog piyangosu, düz inançların birleşme altında kapalı olmayabileceğini düşündürdü. Ama birleşme altında kapalılık bırakılırsa, bir kişi iki şeye ayrı ayrı inandığı hâlde ikisinin birlikte doğru olduğuna inanmayabilir. Bu, akıl yürütmeyi nasıl etkiler? Bir kanıttan bir sonuç çıkarırken hangi öncülleri birleştirmekte özgürüz?
Lina'nın ayrı parçaları, inançların farklı bağlamlarda harekete geçen parçalar hâlinde bulunabileceğini gösterdi. Ama bir parçanın nerede bitip ötekinin nerede başladığı nasıl belirlenir? İki inancın aynı parçada mı yoksa ayrı parçalarda mı olduğunu gösteren bir ölçüt var mıdır?
Yaygın hatalar
Yaygın yanlışİnanç cümlesinin doğruluğunu içeriğin doğruluğu saymak.
"Grup buna inanıyor" cümlesinin doğru olmasından, inanılan şeyin doğru olduğu sonucunu çıkarmak, Selin'in yanılabilir seçeneklerinde görüldüğü gibi, yansımalı olmayan bir erişilebilirlik ilişkisine "inanılan doğrudur" ilkesini uygular.
Yaygın yanlışMoore cümlesini çelişki saymak.
"Yağmur yağıyor ama buna inanmıyorum" cümlesini bir çelişki olarak reddetmek, Barış'ın tuhaf tanığında görüldüğü gibi, cümlenin doğru olabileceğini, tuhaflığının ise içerikte değil, ileri sürme ile inanç arasındaki bağda olduğunu gözden kaçırır.
Yaygın yanlışTek tek akılcı inançları birleştirmek.
Her biri yüksek olasılıklı olduğu için akılcı olan inançları birleştirip onların birlikte doğru olduğuna inanmak, Kerem'in katalog piyangosunda görüldüğü gibi, çok düşük olasılıklı ya da tutarsız bir sonuca inanmak demektir.
Yaygın yanlışDüz inanç ile inanç derecesini karıştırmak.
Bir kişinin bir şeye düz olarak inanmadığı hâlde ona göre davranmasını tutarsızlık saymak, Defne'nin antibiyotik kararında görüldüğü gibi, kararın düz inanca değil, inanç derecesine ve sonuçların değerine dayandığını gözden kaçırır.
Kendin dene
Aklında kalsın
Beş cümlede dersin iskeleti.
Bir kişi bir şeye, o kişinin inançlarıyla uyumlu her dünyada o şey doğruysa inanır; inanç kipi bilgiden erişilebilirlik ilişkisinin yansımalı olmamasıyla ayrılır ve akılcı bir inananın inançlarının tutarlılığı, bu ilişkinin dizisel olmasına karşılık gelir.
Moore'un Eleştirmenlerime Cevap metni bazı cümlelerin çelişkili olmadıkları hâlde ileri sürülemez olduğunu, Kyburg'un Olasılık ve Akılcı İnancın Mantığı kitabı yüksek olasılık, tutarlılık ve birleşme altında kapalılık ilkelerinin birlikte korunamayacağını, Stalnaker'ın Soruşturma kitabı ise inancın olanaklı dünyalarla çözümlenebileceğini ve parçalı inancın mantıksal her şeyi bilme sorununu hafifletebileceğini gösterdi.
Bir inanç cümlesi dört adımla değerlendirilir: inancın içeriğini inancın varlığından ayırmak, inançların birlikte tutarlı olup olmadığını denetlemek, inancın bir eşik mi yoksa bir derece mi olduğunu belirlemek ve kişinin inandığını gerçekten bilip bilmediğini sormak.
İnancın bir kip olamayacak kadar belirsiz olduğu, piyango paradoksunun düz inancı gereksiz kıldığı ve inanç mantığının yalnızca ideal bir inananı betimlediği itirazları, mantığın belirli bir inanç durumu sabit tutulduğunda geçerli ilkeleri söylediğini, düz inancın ileri sürme ve akıl yürütmede derecelerin göremediği işler gördüğünü ve parçalı inancın gerçek inananları da çerçevenin içine aldığını gördüğümüzde cevaplanabilir.
Bu yüzden bir şeye inandığımızı söylemek, onu bildiğimizi söylemek değil, dünyanın hangi durumlarda olduğunu düşündüğümüzü bildirmektir ve bu bildirimi doğru yapmak, inançlarımızın birlikte tutarlı olup olmadığını, hangi katmanda taşındığını ve davranışlarımızla uyuşup uyuşmadığını sormaktır.
Sonraki derse köprü
Lina'nın ayrı parçaları, bir kişinin bir el yazması hakkında iki farklı adla iki farklı inanç taşıyabileceğini göstermişti. Kerem, bu gözlemi daha da keskinleştiriyor: Selin, "katalogdaki en eski nüsha müstensihin eseridir" cümlesine inanıyordu. Katalogdaki en eski nüsha, müzedeki el yazmasıydı. Ama Selin, bunu bilmediği bir dönemde, "müzedeki el yazması müstensihin eseridir" cümlesine inanmıyordu. Aynı nesne, iki farklı betimlemeyle anıldığında, Selin'in inancı değişiyordu.
Tolga, bu durumun olağan mantığın bir ilkesini bozduğunu fark ediyor: bir cümlede bir adın yerine aynı nesneyi gösteren başka bir ad konduğunda cümlenin doğruluk değeri değişmemeliydi. Ama "Selin inanır ki" ile başlayan bir cümlede değişiyordu. Barış, bir tanığın "sanığı gördüm" ile "komşumun oğlunu gördüm" cümlelerinden birine inanıp ötekine inanmayabileceğini, sanık komşunun oğlu olsa bile, hatırlatıyor.
Bir sonraki ders bu soruya dönüyor. İnanma dersi, "inanır ki" ifadesinin içindeki bir adın, aynı nesneyi gösteren başka bir adla değiştirilmesinin neden cümlenin doğruluğunu değiştirebildiğini, inanç cümlelerinin nesneye ait ve söze ait okumalarının nasıl ayrıldığını ve bu yoğun bağlamın mantığının nasıl kurulabileceğini soruyor.