İçeriğe geç

P01-D07-M05-05·Karşılaştırmalı yöntem

Epistemik adalet

orta3.457 kelime≈ 23 dk

Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.

Beş cümlede dersin iskeleti.

Bir karşılaştırmalı çalışmada ya da bir tartışmada bazı sesler daha az ağırlıkla dinlenebilir ve bazı deneyimler, onları ifade edecek kavramlar bulunmadığı ya da öğrenilmediği için anlaşılamayabilir; bu ikinci durumda güvenilmeyen bir söz değil, söylenemeyen bir deneyim vardır.

Fricker bir kişinin kendi deneyimini ifade edecek kavramlardan yoksun olmasının kimsenin kötü niyetinden doğmasa da bir adaletsizlik olduğunu, Dotson bir kişinin dinleyicilerinin onu anlamayacağını öngörerek kendi sözünü kısmasının bir susturma olduğunu, Pohlhaus ise baskın konumdakilerin dışlanmış toplulukların kavramlarını öğrenmemesinin bir kasıtlı cehalet olduğunu gösterdi.

Karşılaştırmalı bir çalışmada epistemik adaletsizlikler dört adımla fark edilip giderilir: adla ve adsız anılan sesleri saymak, eksik kavramları sormak, dışlanmış kavramları öğrenmek ve konuşanların sözlerini kısmalarına yol açan koşulları gidermek.

Kavram eksikliğinin kimsenin suçu olmadığı, her geleneği eşit tanımanın imkânsız olduğu ve epistemik adaletin argümanı kimliğe bağladığı itirazları, önlenebilir bir eksikliğin talihsizlikten adaletsizliğe dönüştüğünü, karşılaştırmanın kendi gerektirdiği titizliğin istendiğini ve epistemik adaletin argümanın doğruluğunu değil hangi argümanların değerlendirildiğini sorguladığını gördüğümüzde cevaplanabilir.

Bu yüzden epistemik adalet, bir felsefecinin hangi sesleri dinlediğini, hangi deneyimlere kavram bulduğunu ve hangi kavramları öğrenmeyi seçtiğini kendi yönteminin bir parçası olarak sorgulamasıdır.

Açılış sahnesi

Lina, Kerem'in çapraz haritasına bakarken bir şeyi yüksek sesle söylüyor: haritadaki Batılı görüşlerin her biri bir düşünürün adıyla, bir kitabın başlığıyla ve bir yayın tarihiyle yazılmış; Hint okullarının bir kısmı ise yalnızca "bazı okullar" ya da "bir okul" diye anılmış. Grup, bu okulların düşünürlerini, metinlerini ve tartışmalarını tanımıyordu ve bunu tanımak için bir çaba göstermemişti. Lina, kendi geleneğinin düşünürlerinin, grubun karşılaştırmasında bir Batılı düşünür kadar ayrıntılı bir bilgi kaynağı olarak ele alınmadığını söylüyor.

Sonra Lina, burs komitesiyle ilgili bir şey daha anlatıyor. Mektubu "henüz kendini yeterince ifade edemiyor" diye değerlendirilmişti. Lina, bunun Türkçesinin yetersizliğinden değil, çabasını anlatırken kullanmak istediği kavramların komitenin formunda bulunmamasından kaynaklandığını düşünüyor: form, bireysel başarı ve rekabet diliyle yazılmıştı, Lina ise çabasını ailesinin ve topluluğunun bir parçası olarak anlatmak istemişti. Formun dilinde, onun deneyimini anlatacak bir kavram yoktu. Mert, bunun bir haksızlık olup olmadığını soruyor: komite, Lina'ya kötü niyetle davranmamıştı; yalnızca kendi formunu uygulamıştı. Bu ders, Düşünme, Okuma ve Felsefi Yöntemler programının Felsefi Yöntemler kursunda, karşılaştırmalı bir çalışmada ya da bir tartışmada farklı geleneklerden ve farklı konumlardan gelen seslerin bilgi kaynağı olarak eşit ağırlıkla dinlenip dinlenmediğini, bir kişinin ya da bir topluluğun kendi deneyimini ifade edecek kavramlardan yoksun bırakılmasının nasıl bir adaletsizlik olduğunu ve bir felsefecinin bu adaletsizlikleri kendi çalışmasında nasıl fark edip giderebileceğini soruyor.

Bu derste ne olacak

Önce bu dersin yerini belirleyelim. Eleştirel Düşünme kursunun adalet dersi ve Felsefeye Giriş programının bilgi ve etik dersi, epistemik adaletsizliği, yani bir kişinin söylediğine taşıdığı kimlik yüzünden hak ettiğinden daha az güvenilmesini ve tanıksal adaleti, yani bir dinleyicinin bu önyargıyı fark edip yargısını düzeltmesini tanıttı. Felsefi Diyalog ve Tartışma kursunun güç dengesi dersi de, bir tartışmada bazı seslerin neden ağır bastığını gösterdi. Bu ders, bu kavramları karşılaştırmalı bir felsefe çalışmasının yöntemine taşıyor ve Fricker'ın tanıksal adaletsizliğin yanında adlandırdığı ikinci bir adaletsizlik türüne bakıyor: bir kişinin söylediğine güvenilmemesi değil, bir kişinin kendi deneyimini söyleyebileceği kavramlardan yoksun olması.

Sonra üç kaynağa bakacağız. Miranda Fricker, 2007'de yayımladığı kitabında, hermenötik adaletsizlik adını verdiği ikinci türü tanımlar. Kristie Dotson, 2011'de, bir kişinin dinleyicilerin onu anlamayacağını öngörerek kendi sözünü kısmasını, bir susturma biçimi olarak çözümler. Gaile Pohlhaus ise, 2012'de, baskın konumdaki bilenlerin, dışlanmış toplulukların geliştirdiği kavramları öğrenmeyi reddetmesini, kasıtlı bir cehalet olarak adlandırır.

Ardından üç itirazı tartacağız: kavram eksikliğinin kimsenin suçu olmadığı için bir adaletsizlik sayılamayacağı, her geleneği eşit ayrıntıyla tanımanın imkânsız olduğu ve epistemik adalet kaygısının bir argümanın doğruluğunu onu söyleyenin kimliğine bağladığı itirazları.

Sonda, karşılaştırmalı bir çalışmada epistemik adaletsizlikleri fark edip gidermenin dört adımını göstereceğiz: çalışmada hangi seslerin adla ve hangilerinin adsız anıldığını saymak, bir deneyimi ifade edecek kavramların hangi dilde bulunup bulunmadığını sormak, dışlanmış bir geleneğin ya da topluluğun kendi kavramlarını öğrenmek için çaba göstermek ve konuşanların kendi sözlerini kısmalarına yol açan koşulları gidermek.

Merkez soru

Sorumuz şu: karşılaştırmalı bir çalışmada ya da bir tartışmada farklı geleneklerden ve konumlardan gelen sesler bilgi kaynağı olarak eşit ağırlıkla dinlenir mi, bir kişinin ya da bir topluluğun kendi deneyimini ifade edecek kavramlardan yoksun bırakılması nasıl bir adaletsizliktir ve bir felsefeci bu adaletsizlikleri kendi çalışmasında nasıl fark edip giderebilir?

Ölçülü iddiam şu: bir karşılaştırmalı çalışmada ya da bir tartışmada, bazı sesler, taşıdıkları kimlik ya da geldikleri gelenek yüzünden bilgi kaynağı olarak daha az ağırlıkla dinlenebilir ve bazı deneyimler, onları ifade edecek kavramlar ortak dilde bulunmadığı için anlaşılamayabilir; bu ikinci durum, kimsenin kötü niyetinden doğmasa da bir adaletsizliktir, çünkü ortak dilin kavramları, toplumsal konumları güçlü olanların deneyimleriyle biçimlenmiştir ve güçsüz konumdakilerin deneyimlerini dışarıda bırakır; bir felsefeci, bu adaletsizlikleri kendi çalışmasında, hangi seslerin adla ve hangilerinin adsız anıldığını sayarak, bir deneyimi ifade edecek kavramların eksik olup olmadığını sorarak ve dışlanmış bir geleneğin kendi kavramlarını öğrenmek için çaba göstererek fark edebilir; epistemik adalet kaygısı, bir argümanın doğruluğunu onu söyleyenin kimliğine bağlamaz; hangi argümanların ve deneyimlerin dinlenmeye değer bulunduğunu belirleyen koşulları sorgular.

Sıfır noktası

Bir karşılaştırmalı çalışma, farklı geleneklerden gelen sesleri bir araya getirmeye çalışır. Ama bu seslerin hepsi aynı biçimde duyulmaz. Kerem'in haritasında, Batılı görüşler adlarla, kitaplarla ve tarihlerle anılmıştı; Hint okullarının bir kısmı ise adsızdı. Bu fark, grubun kötü niyetinden değil, bilgisizliğinden kaynaklanıyordu: grup, Batılı düşünürleri daha iyi tanıyordu. Ama bu bilgisizlik de rastlantısal değildi; grubun eğitimi, okuduğu kitaplar ve kullandığı kaynaklar, Batılı düşünürleri öne çıkaran bir düzenin ürünüydü.

Lina'nın mektubu ise başka bir durumu gösteriyordu. Komite, Lina'nın söylediğine güvenmemiş değildi; Lina'nın ne söylediğini anlayamamıştı. Formun dili, Lina'nın deneyimini anlatacak kavramları taşımıyordu ve bu yüzden, Lina'nın deneyimi, komitenin gözünde bir ifade eksikliği gibi görünmüştü.

Bu iki durum, birbirinden farklıdır. Birincisinde, bir ses duyulabilir ama daha az ağırlıkla dinlenir. İkincisinde ise, bir deneyim, onu ifade edecek kavramlar bulunmadığı için duyulamaz bile. Bu ikinci durum, birincisinden daha zor fark edilir, çünkü ortada güvenilmeyen bir söz yoktur; yalnızca söylenemeyen bir şey vardır.

Görüşler ve pozisyonlar

Bir karşılaştırmalı çalışmada epistemik adaletsizliklerin yeri konusunda üç görüş var.

Birinci görüş, tarafsızlık görüşüdür. Buna göre bir karşılaştırmalı çalışma, argümanları ve görüşleri içerikleri bakımından değerlendirmelidir; onları söyleyenlerin kimlikleri ya da geldikleri gelenekler bu değerlendirmeyi etkilememelidir. Bir argüman doğruysa, onu kimin söylediği önemsizdir. Epistemik adalet kaygısı, felsefeyi bir kimlik siyasetine çevirir.

İkinci görüş, telafi görüşüdür. Buna göre felsefe tarihi boyunca bazı geleneklerin ve toplulukların sesleri bastırılmıştır ve bir karşılaştırmalı çalışma, bu bastırmayı telafi etmek için, bu seslere özel bir ağırlık vermelidir. Dışlanmış bir geleneğin görüşleri, baskın geleneğin görüşlerinden daha çok dinlenmeli ve daha az eleştirilmelidir.

Üçüncü görüş, koşul sorgulama görüşüdür. Buna göre bir argümanın doğruluğu, onu söyleyenin kimliğine bağlı değildir; ama hangi argümanların ve hangi deneyimlerin dinlenmeye değer bulunduğu, hangi seslerin bir karşılaştırmaya adla girdiği ve hangi deneyimlerin ifade edilebildiği, toplumsal koşullara bağlıdır. Bir karşılaştırmalı çalışma, bu koşulları sorgulamalı ve dışlanmış seslerin eşit ağırlıkla dinlenebilmesi için çaba göstermelidir; ama bu, onlara özel bir ayrıcalık tanımak değil, onları öteki seslerle aynı titizlikle ele almaktır.

Bu ders üçüncü görüşü temel alır. Birinci görüş, bir argümanın doğruluğunun onu söyleyenin kimliğine bağlı olmadığını doğru görür, ama hangi argümanların bir tartışmaya girebildiğinin ve hangi deneyimlerin ifade edilebildiğinin kimlikten bağımsız olmadığını göz ardı eder; Kerem'in haritasında Hint okullarının adsız kalması, onların argümanlarının değerlendirilmesini baştan engellemişti. İkinci görüş, bastırılmış seslerin dinlenmesi gerektiğini doğru görür, ama onlara daha az eleştiri yöneltmenin, onları ciddiye almamak olabileceğini hesaba katmaz.

Argümanın yapısı

Karşılaştırmalı bir çalışmada epistemik adaletsizlikleri fark edip gidermek için dört adım izlenebilir.

Birinci adım, çalışmada hangi seslerin adla ve hangilerinin adsız anıldığını saymaktır. Karşılaştırmacı, çalışmasında yer alan görüşlerin kaçının bir düşünüre, bir metne ve bir tarihe bağlandığını, kaçının ise "bazı okullar" ya da "bir gelenek" gibi genel ifadelerle anıldığını sayar. Bu sayım, hangi geleneklerin ayrıntılı, hangilerinin kaba biçimde temsil edildiğini gösterir.

İkinci adım, bir deneyimi ifade edecek kavramların hangi dilde bulunup bulunmadığını sormaktır. Karşılaştırmacı, bir geleneğin ya da bir topluluğun deneyimini, kendi çalışmasının dilindeki kavramlarla ifade edip edemediğini sorar. İfade edemiyorsa, bu, o deneyimin ifade edilemez olduğunu değil, çalışmanın dilinin ona yer açmadığını gösterebilir.

Üçüncü adım, dışlanmış bir geleneğin ya da topluluğun kendi kavramlarını öğrenmek için çaba göstermektir. Karşılaştırmacı, çalışmasında adsız kalan ya da ifade edilemeyen bir deneyimin, o geleneğin ya da topluluğun kendi dilinde nasıl adlandırıldığını öğrenmeye çalışır ve bu kavramları kendi çalışmasına taşır.

Dördüncü adım, konuşanların kendi sözlerini kısmalarına yol açan koşulları gidermektir. Karşılaştırmacı, bir tartışmada bazı katılımcıların, anlaşılmayacaklarını öngördükleri için kendi deneyimlerini ya da görüşlerini dile getirmekten kaçınıp kaçınmadığını sorar ve bu kaçınmaya yol açan koşulları değiştirmeye çalışır.

En güçlü itiraz

Bu yaklaşıma üç yönden ciddi itiraz yapılabilir.

Epistemik adaleti ciddiye alan düşünce şu cevabı verebilir. Bir karşılaştırmalı çalışmada ya da bir tartışmada, bazı sesler taşıdıkları kimlik ya da geldikleri gelenek yüzünden daha az ağırlıkla dinlenebilir ve bazı deneyimler, onları ifade edecek kavramlar ortak dilde bulunmadığı ya da baskın konumdakiler var olan kavramları öğrenmediği için anlaşılamayabilir. Bu, kimsenin kötü niyetinden doğmasa da bir adaletsizliktir ve önlenebilir olduğu ölçüde bir talihsizlik değildir. Bir felsefeci, bu adaletsizlikleri, hangi seslerin adla ve hangilerinin adsız anıldığını sayarak, eksik kavramları sorarak, dışlanmış bir geleneğin kendi kavramlarını öğrenerek ve konuşanların kendi sözlerini kısmalarına yol açan koşulları gidererek fark edip giderebilir. Epistemik adalet, bir argümanı kimliğe bağlamaz; hangi argümanların değerlendirilmeye alındığını sorgular ve eşit ağırlığın eşit eleştiriyi de gerektirdiğini hatırlatır.

Açık kalan sorular

Fricker'ın örneğinde, bir deneyimi adlandıran kavram, o deneyimi yaşayanların bir araya gelip deneyimlerini paylaşmasıyla ortaya çıktı. Ama bir kavram, ancak onu yaşayanların kendileri tarafından mı geliştirilebilir, yoksa dışarıdan bir gözlemci de, örneğin bir felsefeci, dışlanmış bir topluluğun deneyimini adlandıracak bir kavram önerebilir mi? Böyle bir öneri, bir yardım mıdır, yoksa yeni bir adaletsizlik mi?

Dotson'ın tanıklığı boğma kavramı, bir kişinin dinleyicilerinin onu anlamayacağını öngörerek sözünü kıstığını söyledi. Ama bu öngörü bazen yanlış olabilir: Lina'nın grubu, belki de onun açıklamalarını sabırla dinleyecekti. Bir kişinin kendi sözünü kısması, dinleyicilerin gerçek bir eksikliğinden mi, yoksa yalnızca onların bir eksikliğine dair bir kuşkudan mı doğduğunda bir adaletsizliktir?

Tolga, Lina'nın görüşlerine itiraz etmemenin de bir adaletsizlik olabileceğini fark etti. Ama dışlanmış bir geleneğin temsilcisine itiraz etmek, onun o geleneği temsil etme yetkisine itiraz etmek gibi görünebilir. Bir tartışmada eşit eleştiri ile bir sesin bastırılması arasındaki çizgi nerede çizilir?

Yaygın hatalar

Yaygın yanlışAdsızlığı fark etmemek.
Doğrusu

Bir karşılaştırmada bazı görüşleri bir düşünürün adıyla ve bir metinle, bazılarını ise genel ifadelerle anmak, bu adsız görüşlerin ne savunulabilmesini ne de eleştirilebilmesini sağlar. Hangi seslerin adla ve hangilerinin adsız anıldığı sayılır.

Yaygın yanlışİfade eksikliğini kişiye yüklemek.
Doğrusu

Bir kişinin deneyimini ifade edememesini, onun bir yetersizliği saymak, bu eksikliğin ortak dilin kavramlarının onun deneyimine yer açmamasından kaynaklanabileceğini gözden kaçırır. Deneyimi ifade edecek kavramların hangi dilde bulunup bulunmadığı sorulur.

Yaygın yanlışÖğrenmemeyi bilgisizlik saymak.
Doğrusu

Dışlanmış bir geleneğin ya da topluluğun kavramlarını öğrenebilecek durumdayken öğrenmemeyi, kaçınılmaz bir bilgisizlik olarak görmek, bunun bir tercih olduğunu gözden kaçırır. Dışlanmış kavramları öğrenmek için çaba gösterilir.

Yaygın yanlışEşit ağırlığı eleştirisizlik sanmak.
Doğrusu

Dışlanmış bir sesi eşit ağırlıkla dinlemenin, ona hiç itiraz etmemek anlamına geldiğini düşünmek, o sesi bir argüman olarak değil, bir bilgi aktarımı olarak ele almaktır. Eşit ağırlık, eşit eleştiriyi de gerektirir.

Kendin dene

Aklında kalsın

Beş cümlede dersin iskeleti.

Bir karşılaştırmalı çalışmada ya da bir tartışmada bazı sesler daha az ağırlıkla dinlenebilir ve bazı deneyimler, onları ifade edecek kavramlar bulunmadığı ya da öğrenilmediği için anlaşılamayabilir; bu ikinci durumda güvenilmeyen bir söz değil, söylenemeyen bir deneyim vardır.

Fricker bir kişinin kendi deneyimini ifade edecek kavramlardan yoksun olmasının kimsenin kötü niyetinden doğmasa da bir adaletsizlik olduğunu, Dotson bir kişinin dinleyicilerinin onu anlamayacağını öngörerek kendi sözünü kısmasının bir susturma olduğunu, Pohlhaus ise baskın konumdakilerin dışlanmış toplulukların kavramlarını öğrenmemesinin bir kasıtlı cehalet olduğunu gösterdi.

Karşılaştırmalı bir çalışmada epistemik adaletsizlikler dört adımla fark edilip giderilir: adla ve adsız anılan sesleri saymak, eksik kavramları sormak, dışlanmış kavramları öğrenmek ve konuşanların sözlerini kısmalarına yol açan koşulları gidermek.

Kavram eksikliğinin kimsenin suçu olmadığı, her geleneği eşit tanımanın imkânsız olduğu ve epistemik adaletin argümanı kimliğe bağladığı itirazları, önlenebilir bir eksikliğin talihsizlikten adaletsizliğe dönüştüğünü, karşılaştırmanın kendi gerektirdiği titizliğin istendiğini ve epistemik adaletin argümanın doğruluğunu değil hangi argümanların değerlendirildiğini sorguladığını gördüğümüzde cevaplanabilir.

Bu yüzden epistemik adalet, bir felsefecinin hangi sesleri dinlediğini, hangi deneyimlere kavram bulduğunu ve hangi kavramları öğrenmeyi seçtiğini kendi yönteminin bir parçası olarak sorgulamasıdır.

Sonraki derse köprü

Ece'nin öğrenme listesi, grubu yeni bir işe yöneltti: haritadaki adsız okulların her biri için bir düşünür ve bir metin bulmak. Ama Barış, kütüphanede ilk araştırmasını yaptığında bir sorunla karşılaşıyor. Hint okulları hakkında bulduğu bilgilerin büyük kısmı, bu okulların kendi metinlerinden değil, onlar hakkında yazılmış tanıtım kitaplarından, ansiklopedi maddelerinden ve genel değerlendirmelerden geliyordu. Grubun karma hakkında bildiği şeylerin çoğu da, Weber gibi bir yorumcunun ya da bir ders kitabının aktarmasından geliyordu. Lina, bir geleneği gerçekten tanımak için onun kendi metinlerine gitmek gerektiğini söylüyor.

Bir felsefe araştırması, bir düşünürün kendi yazdığı metinler ile o metinler hakkında başkalarının yazdıkları arasında bir ayrım yapar. Birincisi, araştırmanın asıl kaynağıdır; ikincisi ise ona yol gösteren, ama onun yerini alamayan bir kaynaktır.

Bir sonraki ders bu soruya dönüyor. Birincil eser dersi, bir felsefe araştırmasında bir düşünürün kendi yazdığı eser ile onun hakkında yazılmış kaynaklar arasındaki farkı, birincil esere gitmenin neden gerekli olduğunu ve bir birincil eseri, ona ulaşmayı sağlayan çeviriler ve yorumlar aracılığıyla okurken nelere dikkat etmek gerektiğini soruyor.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.