Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Beş cümlede dersin iskeleti.
Bir felsefi düşünce, tek bir zihnin yalıtılmış bir ürünü değil, kişiler arasındaki ağların, kitapların dolaşımının ve okurların yorumlarının içinde doğar ve yayılır.
Darnton bir kitabın yazarından okuruna uzanan yolculuğunun her halkası düşüncenin dünyaya nasıl ulaştığını biçimlendiren bir iletişim devresi olduğunu, Collins felsefi yaratıcılığın öğretmen ile öğrenci ve rakip ile rakip arasındaki ağlarda kümelendiğini, Ginzburg ise sıradan bir okurun bir metni kendi kültürünün içinden okuyarak ona beklenmedik bir anlam kazandırabileceğini gösterdi.
Bir düşünceye entelektüel tarih yaklaşımı dört adımla uygulanır: düşüncenin çevresini ve ağlarını bulmak, onu taşıyan metnin iletişim devresini izlemek, düşüncenin daha az bilinen yazarlar ve okurlar arasındaki dolaşımına bakmak ve bu dolaşımın düşünce hakkında neyi gösterdiğini sormak.
Entelektüel tarihin felsefeyi sosyolojiye indirgediği, toplumsal kökenin doğrulukla ilgisiz olduğu ve az bilinen yazarların büyük düşünceleri önemsizleştirdiği itirazları, çevrenin bir düşüncenin hangi soruya cevap olduğunu gösterdiğini, entelektüel tarihin doğruluğu değil biçimi sorduğunu ve çağdaşları bilmenin bir düşünürün özgünlüğünü ölçmeyi sağladığını gördüğümüzde cevaplanabilir.
Bu yüzden entelektüel tarih, bir düşünceyi çevresine indirgemeden, onun hangi insanlar, ağlar ve okurlar arasında doğup yayıldığını göstererek onu daha tam anlamayı sağlayan bir yöntemdir.
Açılış sahnesi
Barış, metin aktarımı araştırması sırasında topladığı notları gruba gösteriyor. Locke, uzun yıllar boyunca güçlü bir devlet adamının yanında hekim ve sekreter olarak çalışmıştı ve bu devlet adamı, tam da İki İnceleme'nin yazıldığı yıllarda kralın kardeşine karşı yürütülen siyasal kampanyanın önderlerinden biriydi. Locke, kampanya başarısız olunca Hollanda'ya kaçmış, orada yıllarca sürgünde yaşamış ve düşüncelerini oradaki bir arkadaş çevresiyle tartışmıştı. Kitabı Londra'da basan yayıncı, Locke'un güvendiği biriydi ve kitap, Locke'un adı olmadan yayımlanmıştı; Locke, yaşamının sonuna kadar onu kendisinin yazdığını açıkça kabul etmemişti.
Kerem, bu ayrıntıların ilginç olduğunu, ama Locke'un argümanlarını anlamaya bir şey katmadığını düşünüyor: "Bir filozofun kimin yanında çalıştığı, argümanının geçerli olup olmadığını değiştirmez." Tolga ise ters yönde düşünüyor: bu ayrıntılar, Locke'un düşüncesinin tek bir parlak zihinden değil, bir çevrenin, bir siyasal kavganın ve bir kitap dünyasının içinden doğduğunu gösteriyor. Defne, Barış'ın notlarında bir şeyin eksik olduğunu fark ediyor: Locke'un kitabını o dönemde kimin okuduğu. Kitabı yalnızca büyük filozoflar mı okumuştu, yoksa sıradan okurlar da onu elden ele geçirmiş miydi? Bu ders, Düşünme, Okuma ve Felsefi Yöntemler programının Felsefi Yöntemler kursunda, bir düşüncenin tarihini, onu üreten kişiler, kurumlar, ağlar ve kitapların dolaşımıyla birlikte yazmanın felsefe tarihinden nasıl farklı olduğunu, bu yaklaşımın bir düşüncenin kökenini ve yayılmasını nasıl aydınlatabileceğini ve büyük filozofların yanında daha az bilinen yazarlara ve okurlara bakmanın felsefi bir düşünceyi anlamaya ne katabileceğini soruyor.
Bu derste ne olacak
Önce bu dersin yerini belirleyelim. Bu modülün önceki dersleri, bir metne tarihsel olarak yaklaşmanın dört yolunu gösterdi: metnin kendi zamanında ne yaptığını soran bağlamsalcılık, kavramların anlam değişimini izleyen kavram tarihi, metnin okunuşlarının tarihini izleyen alımlama tarihi ve metnin bize nasıl ulaştığını izleyen metin aktarımı. Dördü de metinden başlıyordu. Bu ders, metnin çevresindeki dünyaya bakıyor: bir metni yazan, basan, dolaştıran ve okuyan insanlar, onların kurduğu ağlar ve bu ağların içinde düşüncelerin nasıl doğduğu. Felsefeye Giriş programı, kanon kavramını, yani bir geleneğin çekirdeği sayılan metin ve düşünür kümesini ve bu kümenin genişletilmesini tanıttı; bu ders, kanonun dışında kalan yazarların ve okurların bir düşüncenin tarihine nasıl dahil edilebileceğini soruyor.
Sonra üç kaynağa bakacağız. Robert Darnton, 1982'de, bir kitabın yazarından okuruna uzanan yolculuğunu bir iletişim devresi olarak betimler. Randall Collins, 1998'de, felsefi yaratıcılığın tek tek dahilerin değil, öğretmen ile öğrenci, rakip ile rakip arasındaki ağların ürünü olduğunu savunur. Carlo Ginzburg ise, 1976'da, on altıncı yüzyılda yaşamış bir değirmencinin okuduğu kitapları nasıl yorumladığını izleyerek, sıradan bir okurun düşünce dünyasını yeniden kurar.
Ardından üç itirazı tartacağız: entelektüel tarihin felsefeyi sosyolojiye indirgediği, bir düşüncenin toplumsal kökeninin onun doğruluğuyla ilgisiz olduğu ve daha az bilinen yazarlara bakmanın büyük düşünceleri önemsizleştirdiği itirazları.
Sonda, bir düşünceye entelektüel tarih yaklaşımı uygulamanın dört adımını göstereceğiz: düşüncenin ortaya çıktığı çevreyi ve ağları bulmak, düşünceyi taşıyan metnin iletişim devresini izlemek, düşüncenin daha az bilinen yazarlar ve okurlar arasında nasıl dolaştığına bakmak ve bu dolaşımın düşüncenin kendisi hakkında neyi gösterdiğini sormak.
Merkez soru
Sorumuz şu: bir düşüncenin tarihini, onu üreten kişiler, kurumlar, ağlar ve kitapların dolaşımıyla birlikte yazmak felsefe tarihinden nasıl farklıdır, bu yaklaşım bir düşüncenin kökenini ve yayılmasını nasıl aydınlatır ve büyük filozofların yanında daha az bilinen yazarlara ve okurlara bakmak felsefi bir düşünceyi anlamaya ne katar?
Ölçülü iddiam şu: bir felsefi düşünce, tek bir zihnin yalıtılmış bir ürünü değil, kişiler arasındaki ağların, kitapların basılıp dolaştığı bir dünyanın ve okurların onu kendi yaşamlarına göre yorumladığı bir sürecin içinde doğar ve yayılır; entelektüel tarih, bu süreci izleyerek bir düşüncenin neden belirli bir zamanda ve yerde ortaya çıktığını, nasıl yayıldığını ve kimin elinde neye dönüştüğünü gösterir; bu, bir düşüncenin doğru olup olmadığı sorusunun yerini almaz, ama bir düşüncenin ne olduğunu, yani hangi sorulara cevap olarak doğduğunu ve hangi yorumlara açık olduğunu daha tam görmeyi sağlar; daha az bilinen yazarlara ve okurlara bakmak, büyük düşünceleri önemsizleştirmez, onların hangi arka plan üzerinde yükseldiğini ve bu arka planın onları nasıl biçimlendirdiğini gösterir.
Sıfır noktası
Felsefe tarihi, çoğu zaman büyük adların ve büyük metinlerin tarihi olarak anlatılır: Platon'dan Aristoteles'e, Descartes'tan Locke'a, Kant'tan Hegel'e. Bu anlatı, her filozofu bir öncekinin argümanlarına cevap veren yalıtılmış bir zihin olarak gösterir. Kerem'in itirazı bu anlatının bir ürünüydü: Locke'un argümanı, Locke'un zihninde doğmuştur ve onu anlamak için yalnızca bu argümana bakmak yeter.
Ama bu anlatı, bir şeyi gizler. Hiçbir filozof yalnız düşünmez. Locke, bir devlet adamının yanında çalışırken siyasal kavgaların içindeydi, sürgündeyken bir arkadaş çevresiyle tartışıyordu, kitaplarını basan yayıncılarla yazışıyordu ve okuduğu yüzlerce kitaptan besleniyordu. Onun düşünceleri, bu ilişkilerin içinde biçimlendi. Kitabı basıldıktan sonra da, bir yayıncının dağıtım ağıyla, kitapçıların raflarıyla ve okurların kişisel kitaplıklarıyla dünyaya yayıldı.
Entelektüel tarih, bu ilişkileri görünür kılmaya çalışır. Bir düşüncenin tarihini, onu dile getiren metinlerin tarihinden daha geniş bir tarih olarak, yani düşünceleri üreten, dolaştıran ve okuyan insanların ve kurumların tarihi olarak yazar. Bu tarih, bir düşüncenin neden belirli bir zamanda ortaya çıktığını ve nasıl yayıldığını, yalnızca argümanlara bakarak göremeyeceğimiz biçimde gösterir.
Görüşler ve pozisyonlar
Bir düşüncenin tarihinin nasıl yazılması gerektiği konusunda üç görüş var.
Birinci görüş, içsel tarih görüşüdür. Buna göre felsefe tarihi, argümanların ve düşüncelerin kendi mantığıyla gelişiminin tarihidir. Bir filozof, bir öncekinin argümanlarındaki bir güçlüğü görür ve ona bir cevap verir. Filozofun yaşamı, çevresi ve kitaplarının dolaşımı, bu gelişime bir şey katmaz; en fazla onun dışında kalan ilginç ayrıntılardır.
İkinci görüş, dışsal tarih görüşüdür. Buna göre bir düşünce, onu üreten toplumsal, siyasal ve ekonomik koşulların bir ürünüdür. Locke'un mülkiyet kuramı, onun hizmet ettiği siyasal çevrenin ve yükselmekte olan bir toplumsal sınıfın çıkarlarının bir ifadesidir. Bir düşünceyi anlamak, onu doğuran koşulları anlamaktır.
Üçüncü görüş, ilişkisel tarih görüşüdür. Buna göre bir düşünce, ne yalnızca argümanların kendi mantığının ne de yalnızca toplumsal koşulların bir ürünüdür. Düşünceler, kişiler arasındaki ağların, kitapların dolaşımının ve okurların yorumlarının içinde doğar ve bu ilişkiler, bir düşüncenin hangi sorulara cevap olarak ortaya çıktığını ve nasıl biçimlendiğini belirler. Ama düşünce, bu ilişkilere indirgenemez; onun argümanları, kendi başına değerlendirilebilir.
Bu ders üçüncü görüşü temel alır. Birinci görüş, bir argümanın kendi başına değerlendirilebileceğini doğru görür, ama bir argümanın hangi soruya cevap olarak ortaya çıktığının, çoğu zaman filozofun çevresindeki tartışmalar ve ağlar bilinmeden görülemeyeceğini göz ardı eder. İkinci görüş, toplumsal koşulların düşünceleri biçimlendirdiğini doğru görür, ama bir düşünceyi bu koşulların bir ifadesine indirgediği için, onun kendi argümanlarını ve bu argümanların kendi koşullarını aşabilme gücünü hesaba katmaz.
Argümanın yapısı
Bir düşünceye entelektüel tarih yaklaşımı uygulamak için dört adım izlenebilir.
Birinci adım, düşüncenin ortaya çıktığı çevreyi ve ağları bulmaktır. Araştırmacı, düşünceyi dile getiren yazarın kimlerle tartıştığını, kimlerin öğrencisi ya da öğretmeni olduğunu, hangi rakiplerle karşı karşıya geldiğini ve hangi topluluklara, kurumlara ya da çevrelere katıldığını araştırır.
İkinci adım, düşünceyi taşıyan metnin iletişim devresini izlemektir. Araştırmacı, metnin nasıl yayımlandığını, kimin bastığını, nasıl dağıtıldığını ve kimin satın aldığını ya da okuduğunu sorar. Bu, metnin dünyaya nasıl ulaştığını ve hangi okurlara ulaşabildiğini gösterir.
Üçüncü adım, düşüncenin daha az bilinen yazarlar ve okurlar arasında nasıl dolaştığına bakmaktır. Araştırmacı, düşüncenin yalnızca büyük filozoflar arasında değil, broşür yazarları, vaizler, öğretmenler ve sıradan okurlar arasında nasıl yayıldığını, nasıl yorumlandığını ve nasıl dönüştürüldüğünü izler.
Dördüncü adım, bu dolaşımın düşüncenin kendisi hakkında neyi gösterdiğini sormaktır. Araştırmacı, düşüncenin çevresinin, iletişim devresinin ve dolaşımının, onun hangi sorulara cevap olarak doğduğunu, hangi yorumlara açık olduğunu ve neden belirli bir biçimi aldığını nasıl aydınlattığını sorar.
En güçlü itiraz
Bu yaklaşıma üç yönden ciddi itiraz yapılabilir.
Entelektüel tarihi ciddiye alan düşünce şu cevabı verebilir. Bir felsefi düşünce, tek bir zihnin yalıtılmış bir ürünü değil, kişiler arasındaki ağların, kitapların basılıp dolaştığı bir iletişim devresinin ve okurların onu kendi yaşamlarına göre yorumladığı bir sürecin içinde doğar ve yayılır. Entelektüel tarih, bu süreci izleyerek bir düşüncenin neden belirli bir zamanda ortaya çıktığını, nasıl yayıldığını ve kimin elinde neye dönüştüğünü gösterir. Bu, bir düşüncenin doğruluğu sorusunun yerini almaz, ama onun ne olduğunu ve neyin özgün olduğunu daha tam görmeyi sağlar. Daha az bilinen yazarlara ve okurlara bakmak, büyük düşünceleri önemsizleştirmez; onların hangi arka plan üzerinde yükseldiğini gösterir.
Açık kalan sorular
Collins, felsefi yaratıcılığın ağların yoğunlaştığı dönemlerde kümelendiğini öne sürdü. Ama bu, ağların yaratıcılığı doğurduğunu mu, yoksa yaratıcı kişilerin birbirini bulup ağlar oluşturduğunu mu gösterir? Bir ağın bir düşünceyi doğurması ile bir düşüncenin bir ağ çevresinde toplanması arasındaki farkı nasıl ayırt edebiliriz?
Ginzburg, Menocchio'nun düşünce dünyasını engizisyonun yargılama tutanaklarından yeniden kurdu. Ama bu tutanaklar, Menocchio'yu yargılayanlar tarafından, onların soruları ve amaçları doğrultusunda yazılmıştı. Sıradan bir okurun düşüncesine, onu kendi amaçları için kaydeden güçlü birinin belgeleri aracılığıyla ne ölçüde ulaşabiliriz?
Barış, Locke'un emek ile mülkiyet arasındaki bağa yeni bir temel verdiğini gösterdi. Ama bir düşünürün özgünlüğü, onun çağdaşlarına göre neyi yeni söylediğiyle mi, yoksa sonraki kuşakların onda neyi yeni bulduğuyla mı ölçülür? Bir düşünür, kendi çağında özgün olmayıp sonraki çağlarda özgün sayılabilir mi?
Yaygın hatalar
Yaygın yanlışFilozofu yalıtılmış bir zihin saymak.
Bir filozofun düşüncesini, onun tartıştığı kişilerden, katıldığı çevrelerden ve okuduğu kitaplardan bağımsız bir zihnin ürünü olarak görmek, düşüncenin hangi sorulara cevap olarak doğduğunu gözden kaçırır. Filozofun çevresi ve ağları araştırılır.
Yaygın yanlışDüşünceyi koşullarına indirgemek.
Bir düşünceyi yalnızca onu doğuran toplumsal, siyasal ya da ekonomik koşulların bir ifadesi olarak görmek, onun bu koşulları aşabilen argümanlarını gözden kaçırır. Düşüncenin çevresine ait yönleri ile çevresini aşan argümanları ayrılır.
Yaygın yanlışYalnızca büyük adlara bakmak.
Bir düşüncenin tarihini yalnızca büyük filozofların metinleri üzerinden yazmak, o düşüncenin sıradan yazarlar ve okurlar arasında nasıl dolaştığını ve dönüştüğünü gözden kaçırır. Düşüncenin daha az bilinen yazarlar ve okurlar arasındaki dolaşımına da bakılır.
Yaygın yanlışKökeni doğruluk ölçütü saymak.
Bir düşüncenin hangi ağdan ya da hangi çevreden doğduğunu, onun doğru olup olmadığının bir göstergesi saymak, bir köken yanlışıdır. Entelektüel tarih, bir düşüncenin neden belirli bir biçimi aldığını sorar, doğruluğunu değil.
Kendin dene
Aklında kalsın
Beş cümlede dersin iskeleti.
Bir felsefi düşünce, tek bir zihnin yalıtılmış bir ürünü değil, kişiler arasındaki ağların, kitapların dolaşımının ve okurların yorumlarının içinde doğar ve yayılır.
Darnton bir kitabın yazarından okuruna uzanan yolculuğunun her halkası düşüncenin dünyaya nasıl ulaştığını biçimlendiren bir iletişim devresi olduğunu, Collins felsefi yaratıcılığın öğretmen ile öğrenci ve rakip ile rakip arasındaki ağlarda kümelendiğini, Ginzburg ise sıradan bir okurun bir metni kendi kültürünün içinden okuyarak ona beklenmedik bir anlam kazandırabileceğini gösterdi.
Bir düşünceye entelektüel tarih yaklaşımı dört adımla uygulanır: düşüncenin çevresini ve ağlarını bulmak, onu taşıyan metnin iletişim devresini izlemek, düşüncenin daha az bilinen yazarlar ve okurlar arasındaki dolaşımına bakmak ve bu dolaşımın düşünce hakkında neyi gösterdiğini sormak.
Entelektüel tarihin felsefeyi sosyolojiye indirgediği, toplumsal kökenin doğrulukla ilgisiz olduğu ve az bilinen yazarların büyük düşünceleri önemsizleştirdiği itirazları, çevrenin bir düşüncenin hangi soruya cevap olduğunu gösterdiğini, entelektüel tarihin doğruluğu değil biçimi sorduğunu ve çağdaşları bilmenin bir düşünürün özgünlüğünü ölçmeyi sağladığını gördüğümüzde cevaplanabilir.
Bu yüzden entelektüel tarih, bir düşünceyi çevresine indirgemeden, onun hangi insanlar, ağlar ve okurlar arasında doğup yayıldığını göstererek onu daha tam anlamayı sağlayan bir yöntemdir.
Sonraki derse köprü
Grubun tarihsel çalışması, Locke'un düşüncesinin kendi zamanında nasıl doğduğunu, nasıl yayıldığını ve nasıl dönüştüğünü gösterdi. Ama Defne'nin sorusu, yani Locke'un kitabını o dönemde sıradan okurların nasıl okuduğu, belge eksikliği yüzünden cevapsız kaldı. Tolga, bir öneriyle geliyor: geçmişin sıradan okurlarının ne düşündüğünü bilemeyebiliriz, ama bugünün sıradan insanlarının hak etme hakkında ne düşündüğünü sistemli biçimde öğrenebiliriz. Barış'ın on beş kişilik küçük anketi bunun bir başlangıcıydı; ama o anket, dikkatle tasarlanmış bir çalışma değildi ve sonuçları, soruların nasıl sorulduğuna göre değişmiş olabilirdi.
Felsefenin bazı soruları, özellikle insanların bir kavramı nasıl kullandığı ve durumlar hakkında nasıl yargıda bulunduğu soruları, deneysel yöntemlerle incelenebilir. Son yıllarda gelişen bir felsefe hareketi, felsefi kavramlar hakkındaki sezgileri, psikolojinin yöntemlerine benzeyen sistemli deneylerle araştırmaya başlamıştır.
Bir sonraki ders bu soruya dönüyor. Deneysel felsefe dersi, felsefi kavramlar hakkındaki sezgileri sistemli deneylerle incelemenin nasıl yapılabileceğini, iyi tasarlanmış bir felsefi deneyin kötü tasarlanmış bir anketten nasıl ayrıldığını ve deneysel bulguların felsefi bir soruya neyi katıp neyi katamayacağını soruyor.