Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Beş cümlede dersin iskeleti.
Bir psikolojik betimleme bir kişinin belirli bir anda ne hissettiğini ve neden hissettiğini sorar; varoluşsal çözümleme ise o hissin mümkün olması için kişinin zaten nasıl bir varlık olması gerektiğini sorar.
Heidegger insan varoluşunun nesnelerin kategorilerinden farklı yapılarla ve ortalama gündelik yaşamdan başlayarak çözümlenmesi gerektiğini, Sartre bir kişinin kendini belirli bir biçimde görebilmesinin bir başkasının bakışına bağlı olduğunu, Ratcliffe ise varoluş duygularının ancak bozulduklarında görünür hâle geldiğini ve psikiyatrik deneyimlerin bu yapıları sınamak için bir veri olabileceğini gösterdi.
Bir deneyime varoluşsal çözümleme dört adımla uygulanır: psikolojik açıklamayı ayırmak, deneyimin ön varsaydığı ilişkileri bulmak, bu ilişkileri gündelik deneyimlerde sınamak ve yapıların bozulduğu durumlara bakmak.
Varoluşsal çözümlemenin belirsiz bir psikoloji olduğu, tek bir deneyimden genellenemeyeceği ve varoluşsal yapıların sınanamaz olduğu itirazları, psikolojinin bu yapıları ön varsaydığını, genellemenin bir sınama süreci olduğunu ve bir yapının bozulduğu durumlarda ne olacağının sınanabilir bir öngörü olduğunu gördüğümüzde cevaplanabilir.
Bu yüzden varoluşsal çözümleme, bir deneyimi açıklamaya değil, onun mümkün olmasının koşulu olan varoluş biçimini açık hâle getirmeye çalışan bir yöntemdir.
Açılış sahnesi
Defne, ikinci okumasından sonra bir şey daha fark ediyor: hastanın teşekkürü, onda yalnızca bir his uyandırmamıştı; bir an için kim olduğunu da göstermişti. O sabah, stajın en yorucu haftasının sonunda, hekim olmak isteyip istemediğinden emin değildi. Kadının elini tuttuğu anda, bu kuşku bir süreliğine susmuştu: "O an, bakım veren biri olarak var olduğumu hissettim. Hak ettiğim şey belki bir teşekkür değil, bu olmanın kendisiydi."
Tolga, bunun bir psikoloji meselesi olduğunu söylüyor: Defne'nin mesleki kimliği o anda güçlendi, özsaygısı arttı ve bu, bir psikoloğun ölçebileceği bir şey. Ece ise, Defne'nin söylediği şeyin farklı bir düzeyde olduğunu düşünüyor. Defne'nin kuşkusunun susması, yalnızca onun o anki ruh hâli hakkında değil, bir insanın zaten başkalarıyla birlikte, kendi geçmişini taşıyarak ve bir geleceğe doğru yaşadığı gerçeği hakkında bir şey söylüyordu. Mert, iki bakışın aynı anı farklı sorularla ele aldığını görüyor, ama bu farkı tam olarak kuramıyor. Bu ders, Düşünme, Okuma ve Felsefi Yöntemler programının Felsefi Yöntemler kursunda, insan varoluşunun genel yapılarını, yani dünyada nasıl var olduğumuzu, başkalarıyla nasıl ilişki kurduğumuzu ve kendi olanaklarımıza nasıl yöneldiğimizi, tek tek deneyimlerden yola çıkarak nasıl çözümleyebileceğimizi ve bu çözümlemenin bir psikolojik betimlemeden nasıl farklı olduğunu soruyor.
Bu derste ne olacak
Önce bu dersin yerini belirleyelim. Felsefeye Giriş programının varoluşçuluk ve fenomenoloji dersleri, Heidegger'in dünyada-varlık kavramını, Herkes kavramını ve kaygıyı, Sartre'ın kötü niyet kavramını ve varoluşun özden önce geldiği tezini tanıttı. O dersler, varoluşçuluğun ne söylediğini anlatıyordu. Bu ders, varoluşsal çözümlemeyi bir yöntem olarak ele alıyor: tek bir deneyimden, o deneyimi mümkün kılan genel yapılara nasıl geçilir ve bu geçiş, deneyimin psikolojik bir açıklamasından nasıl ayrılır?
Sonra üç kaynağa bakacağız. Martin Heidegger, Varlık ve Zaman'ın dokuzuncu paragrafında, insan varoluşunu çözümlemenin, onun ortalama gündelik yaşamından başlaması gerektiğini ve bu çözümlemenin şeylerin kategorilerinden farklı yapılar bulacağını söyler. Jean-Paul Sartre, Varlık ve Hiçlik'te, başkasının bakışını çözümler ve bir kişinin kendini ancak bir başkasının gözünde belirli bir biçimde görebildiğini gösterir. Matthew Ratcliffe ise, 2008'de, psikiyatrideki bazı deneyimleri anlamak için, dünyaya ait olma duygusunu biçimlendiren varoluş duygularını çözümler.
Ardından üç itirazı tartacağız: varoluşsal çözümlemenin psikolojinin belirsiz bir biçimi olduğu, tek bir kişinin deneyiminden genel yapılara geçilemeyeceği ve varoluşsal yapıların sınanamaz olduğu itirazları.
Sonda, bir deneyime varoluşsal çözümleme uygulamanın dört adımını göstereceğiz: deneyimin psikolojik açıklamasını ayırmak, deneyimin ön varsaydığı ilişkileri, yani kişinin dünyayla, başkalarıyla ve zamanla ilişkisini bulmak, bu ilişkilerin başka deneyimlerde de bulunup bulunmadığını sınamak ve yapıların bozulduğu durumlara bakmak.
Merkez soru
Sorumuz şu: insan varoluşunun genel yapılarını, yani dünyada nasıl var olduğumuzu, başkalarıyla nasıl ilişki kurduğumuzu ve kendi olanaklarımıza nasıl yöneldiğimizi tek tek deneyimlerden yola çıkarak nasıl çözümleyebiliriz ve bu çözümleme bir psikolojik betimlemeden nasıl farklıdır?
Ölçülü iddiam şu: bir psikolojik betimleme, bir kişinin belirli bir anda ne hissettiğini ve bunun nedenlerini sorar; varoluşsal çözümleme ise, o hissin ortaya çıkabilmesi için kişinin zaten nasıl bir varlık olması gerektiğini, yani onun dünyayla, başkalarıyla ve kendi geçmişi ile geleceğiyle hangi ilişkileri önceden taşıdığını sorar; bu ilişkiler, tek bir deneyimde görünür hâle gelir ama o deneyime özgü değildir ve başka deneyimlerde de bulunmaları, özellikle bozuldukları durumlarda, yani bir kişinin dünyaya ait olma duygusunu yitirdiği durumlarda, sınanabilir; bu yüzden varoluşsal çözümleme psikolojinin bir alternatifi değil, onun ön varsaydığı yapıları açık hâle getiren bir tamamlayıcısıdır.
Sıfır noktası
Bir kişinin bir andaki deneyimi iki farklı soruyla ele alınabilir. Birinci soru şudur: bu kişi şu anda ne hissediyor ve neden? Tolga'nın sorusu buydu: Defne'nin mesleki kimliği güçlendi, özsaygısı arttı ve bunun nedenleri, stajın zorluğu ve hastanın teşekkürü gibi etkenlerdir. Bu soru, deneyimi bir kişinin iç durumu olarak ele alır ve onun nedenlerini arar.
İkinci soru şudur: bu deneyimin mümkün olması için, bu kişinin zaten nasıl bir varlık olması gerekir? Defne'nin kuşkusunun bir teşekkürle susabilmesi için, Defne'nin zaten başkalarıyla birlikte var olan, kendini onların gözünde gören bir varlık olması gerekir. Hissin geçmişe uzanabilmesi için, Defne'nin kendi geçmişini taşıyan bir varlık olması gerekir. Kuşkunun "hekim olmak isteyip istemediği" hakkında olabilmesi için, Defne'nin kendi olanaklarına doğru yaşayan, kim olacağına karar vermek zorunda olan bir varlık olması gerekir.
İkinci soru, Defne'ye özgü değildir. Bu ilişkiler, yani başkalarıyla birlikte olmak, geçmişi taşımak ve olanaklara doğru yaşamak, Defne'nin o anki hissini değil, onun bir insan olarak nasıl var olduğunu anlatır. Varoluşsal çözümleme, bu ilişkileri bulmanın yöntemidir.
Görüşler ve pozisyonlar
Varoluşsal çözümlemenin psikolojiyle ilişkisi konusunda üç görüş var.
Birinci görüş, indirgemeci görüştür. Buna göre varoluşsal çözümlemenin bulduğu yapılar, aslında psikolojik yapılardır ve deneysel psikolojinin yöntemleriyle daha kesin biçimde incelenebilir. Başkalarıyla birlikte olmak, sosyal bilişin bir konusudur; geçmişi taşımak, belleğin bir konusudur; olanaklara doğru yaşamak, güdülenmenin bir konusudur. Varoluşsal çözümleme, psikolojinin kesinlikten yoksun bir öncülüdür.
İkinci görüş, ayrılık görüşüdür. Buna göre varoluşsal çözümleme ile psikoloji tamamen farklı sorular sorar ve birbirlerine hiçbir şey söyleyemez. Varoluşsal yapılar, deneysel bir yöntemle incelenemez, çünkü her deneysel inceleme onları zaten ön varsayar; psikoloji de varoluşsal çözümlemeden bir şey öğrenemez, çünkü onun bulduğu yapılar ölçülemez.
Üçüncü görüş, tamamlayıcılık görüşüdür. Buna göre varoluşsal çözümleme ile psikoloji farklı sorular sorar, ama bu sorular birbirine bağlıdır. Varoluşsal çözümleme, psikolojinin ön varsaydığı yapıları açık hâle getirir; psikoloji ise, özellikle bu yapıların bozulduğu durumlarda, varoluşsal çözümlemenin bulduklarını sınamak için veri sağlar.
Bu ders üçüncü görüşü temel alır. Birinci görüş, varoluşsal yapıların psikolojik süreçlerle ilişkili olduğunu doğru görür, ama psikolojinin incelediği süreçlerin, örneğin sosyal bilişin, bir kişinin zaten başkalarıyla birlikte var olmasını ön varsaydığını ve bu ön varsayımı kendisinin incelemediğini göz ardı eder. İkinci görüş, iki yaklaşımın farklı sorular sorduğunu doğru görür, ama bu soruların birbirinden bağımsız olduğunu varsayarak, varoluşsal çözümlemenin bulduklarını sınama olanağını kapatır.
Argümanın yapısı
Bir deneyime varoluşsal çözümleme uygulamak için dört adım izlenebilir.
Birinci adım, deneyimin psikolojik açıklamasını ayırmaktır. Çözümleyen, deneyimin nedenlerine ve kişinin o anki iç durumuna dair açıklamaları bir kenara yazar. Bu açıklamalar yanlış değildir; ama varoluşsal çözümlemenin sorusu başkadır.
İkinci adım, deneyimin ön varsaydığı ilişkileri bulmaktır. Çözümleyen, deneyimin mümkün olması için kişinin zaten hangi ilişkileri taşıması gerektiğini sorar: dünyayla, yani nesnelerle ve işlerle nasıl bir ilişki; başkalarıyla, yani onların varlığı ve bakışıyla nasıl bir ilişki; zamanla, yani kendi geçmişi ve kendi olanaklarıyla nasıl bir ilişki?
Üçüncü adım, bu ilişkilerin başka deneyimlerde de bulunup bulunmadığını sınamaktır. Çözümleyen, bulduğu ilişkilerin yalnızca bu deneyime mi, yoksa farklı türden deneyimlere de mi ait olduğuna bakar. Gündelik, sıradan deneyimler, bu sınama için en uygun olanlardır, çünkü olağanüstü anların taşıdığı yoğunluktan arınmıştır.
Dördüncü adım, yapıların bozulduğu durumlara bakmaktır. Bir yapı, çoğu zaman ancak bozulduğunda fark edilir. Çözümleyen, bulduğu ilişkilerin eksik olduğu ya da değiştiği durumları, örneğin ağır bir yas, bir hastalık ya da bir yabancılaşma deneyimini arar ve bu durumların, yapının gerçekten vazgeçilmez olup olmadığını gösterip göstermediğine bakar.
En güçlü itiraz
Bu yaklaşıma üç yönden ciddi itiraz yapılabilir.
Varoluşsal çözümlemeyi ciddiye alan düşünce şu cevabı verebilir. Bir psikolojik betimleme, bir kişinin belirli bir anda ne hissettiğini ve neden hissettiğini sorar; varoluşsal çözümleme ise, o hissin mümkün olması için kişinin zaten nasıl bir varlık olması gerektiğini sorar. Bu çözümleme, deneyimin ön varsaydığı ilişkileri, yani dünyayla, başkalarıyla ve zamanla ilişkiyi bulur, bunları gündelik deneyimlerde sınar ve bozuldukları durumlara bakarak vazgeçilmez olup olmadıklarını sınar. Varoluşsal çözümleme psikolojinin bir alternatifi değil, onun ön varsaydığı yapıları açık hâle getiren bir tamamlayıcısıdır.
Açık kalan sorular
Heidegger, varoluşsal yapıları bütün insanlara ait genel yapılar olarak çözümledi. Ama Defne'nin deneyimindeki bakış yapısı, bir tıp öğrencisinin, belirli bir kültürde ve belirli bir meslekte yaşadığı bir deneyimdi. Varoluşsal yapılar gerçekten bütün insanlara mı aittir, yoksa belirli bir yaşam biçiminin, belirli bir dönemin ve belirli bir toplumun yapıları mıdır?
Ratcliffe, varoluş duygularının bozulmasını psikiyatrik deneyimlerde inceledi. Ama bir deneyimin bir bozulma olduğunu, yani normal bir yapıdan bir sapma olduğunu söylemek, zaten neyin normal olduğuna dair bir varsayımı ön varsaymıyor mu? Bir yapının bozulması ile yalnızca farklı bir yapı arasındaki farkı nasıl ayırt edebiliriz?
Kerem'in sınaması, bakış yapısının olası bir bakışı da kapsayabileceğini gösterdi. Ama bir yapı, her zorlayıcı durumda kapsamı genişletilerek korunabiliyorsa, bu, onun sınanabilir olduğu iddiasını zayıflatmaz mı? Bir varoluşsal yapı, hangi durumda gerçekten çürütülmüş sayılmalıdır?
Yaygın hatalar
Yaygın yanlışVaroluşsal yapıyı bir psikolojik durumla karıştırmak.
Başkalarıyla birlikte olmayı ya da geleceğe yönelmeyi, bir kişinin belirli bir andaki bir duygusu ya da bir düşüncesi olarak ele almak, varoluşsal çözümlemenin sorusunu psikolojik bir soruya indirger. Varoluşsal yapı, psikolojik durumların mümkün olmasının koşuludur.
Yaygın yanlışOlağanüstü anlardan başlamak.
Varoluşsal çözümlemeyi yalnızca yoğun, olağanüstü deneyimlere uygulamak, bu deneyimlerin yoğunluğunun yapıyı gizlemesine yol açabilir. Çözümleme, gündelik ve sıradan deneyimlerle sınanır.
Yaygın yanlışTek bir deneyimden genellemek.
Tek bir kişinin tek bir deneyiminde bulunan bir ilişkiyi, hemen bütün insan varoluşunun bir yapısı saymak, genellemenin sınanmasını atlar. Bulunan ilişki, farklı türden deneyimlerde ve yapıların bozulduğu durumlarda sınanır.
Yaygın yanlışYapıyı sınama dışı bırakmak.
Bir varoluşsal yapıyı, her deneyimin ön varsayımı olarak tanımlayıp hiçbir durumun onu çürütemeyeceğini söylemek, onu bir bilgi iddiası olmaktan çıkarır. Yapının bozulduğu durumlarda ne olacağı hakkında sınanabilir bir öngörü kurulur.
Kendin dene
Aklında kalsın
Beş cümlede dersin iskeleti.
Bir psikolojik betimleme bir kişinin belirli bir anda ne hissettiğini ve neden hissettiğini sorar; varoluşsal çözümleme ise o hissin mümkün olması için kişinin zaten nasıl bir varlık olması gerektiğini sorar.
Heidegger insan varoluşunun nesnelerin kategorilerinden farklı yapılarla ve ortalama gündelik yaşamdan başlayarak çözümlenmesi gerektiğini, Sartre bir kişinin kendini belirli bir biçimde görebilmesinin bir başkasının bakışına bağlı olduğunu, Ratcliffe ise varoluş duygularının ancak bozulduklarında görünür hâle geldiğini ve psikiyatrik deneyimlerin bu yapıları sınamak için bir veri olabileceğini gösterdi.
Bir deneyime varoluşsal çözümleme dört adımla uygulanır: psikolojik açıklamayı ayırmak, deneyimin ön varsaydığı ilişkileri bulmak, bu ilişkileri gündelik deneyimlerde sınamak ve yapıların bozulduğu durumlara bakmak.
Varoluşsal çözümlemenin belirsiz bir psikoloji olduğu, tek bir deneyimden genellenemeyeceği ve varoluşsal yapıların sınanamaz olduğu itirazları, psikolojinin bu yapıları ön varsaydığını, genellemenin bir sınama süreci olduğunu ve bir yapının bozulduğu durumlarda ne olacağının sınanabilir bir öngörü olduğunu gördüğümüzde cevaplanabilir.
Bu yüzden varoluşsal çözümleme, bir deneyimi açıklamaya değil, onun mümkün olmasının koşulu olan varoluş biçimini açık hâle getirmeye çalışan bir yöntemdir.
Sonraki derse köprü
Grubun varoluşsal çözümlemesi, hak etme hissinin başkalarının bakışına ve bir zamansal yapıya dayandığını gösterdi. Ama Barış, bir toplantının sonunda başka bir yöne bakıyor. Hukuk tarihi dersinde okuduğu bir şeyi hatırlıyor: eski hukuk sistemlerinde bir suçun cezası, çoğu zaman bir borcun ödenmesi olarak düşünülürdü ve suçlu, zarar verdiği kişiye bir şey "borçlu" sayılırdı. Barış, grubun "hak etme" diye çözümlediği kavramın, belki de bir zamanlar alacak ve borç ilişkisinden doğmuş olabileceğini düşünüyor. Öyleyse, grubun bulduğu yapılar, insan varoluşunun genel yapıları mı, yoksa belirli bir tarihin, belirli bir toplumsal düzenin izleri mi?
Bir kavramın doğal ve zamansız göründüğü yerde, onun hangi tarihsel koşullardan, hangi güç ilişkilerinden ve hangi rastlantılardan doğduğunu soran bir yöntem vardır. Bu yöntem, bir kavramın kökenini araştırmanın, onun bugünkü anlamını ve değerini sorgulamanın bir yolu olabileceğini öne sürer.
Bir sonraki ders bu soruya dönüyor. Soykütük dersi, bir kavramın ya da bir değerin tarihsel kökenlerini araştırmanın onun bugünkü anlamını ve değerini nasıl sorgulayabileceğini, bir soykütüğün bir tarih anlatısından nasıl farklı olduğunu ve bir kavramın kökeninin, onun geçerliliği hakkında neyi gösterip neyi gösteremeyeceğini soruyor.