Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Beş cümlede dersin iskeleti.
Bir metni ya da bir deneyimi anlamak, bütünü parçalarından ve parçaları bütünden anlamayı gerektirir ve bu karşılıklı ilişki, yorumun kaçınılmaz bir döngü içinde hareket etmesine yol açar.
Schleiermacher anlamanın bütün hakkında geçici bir kavrayışla başlayıp parçalarla düzeltildiğini, Heidegger her yorumun bir ön yapıya dayandığını ve önemli olanın döngüden çıkmak değil ona doğru biçimde girmek olduğunu, Føllesdal ise hermenötik döngünün bir varsayımın parçalarla sınanması olarak okunabileceğini gösterdi.
Bir metne ya da bir deneyime hermenötik döngüyle dört adımda yaklaşılır: kendi ön anlayışını açıkça yazmak, bütün hakkında bir ilk yorum kurmak, bu yorumu parçalarla sınamak ve direnen parçalar karşısında hem yorumu hem ön anlayışı düzeltmek.
Hermenötik döngünün bir döngüsel gerekçe olduğu, ön anlayışın yorumu önceden belirlediği ve her yorumu eşit kıldığı itirazları, döngünün içinde parçalardan gelen dirençle bir şeyin değişebildiğini, görünür kılınan bir ön anlayışın sınanabildiğini ve yorumların hangi parçaları ne kadar zorlamasız açıkladıklarına göre karşılaştırılabildiğini gördüğümüzde cevaplanabilir.
Bu yüzden hermenötik döngü, yorumun bir kusuru değil, bir ön anlayışla başlayıp parçalardan gelen dirençle kendini düzelten anlamanın kendi yapısıdır.
Açılış sahnesi
Barış, Defne'nin betimlemesini bir kâğıda yazıp yeniden okuyor: "Göğsümde bir sıcaklık oldu. Ama bu sıcaklık yalnızca o ana ait değildi; sanki geriye, haftalar boyunca yaptığım her şeye uzanıyordu. Ve bir şey yerine oturmuş gibiydi; sanki olması gereken olmuştu." Barış, "yerine oturmak" ve "olması gereken" sözcüklerinin altını çiziyor ve Defne'ye soruyor: "Bu sözcükleri deneyim mi verdi, yoksa sen, hak etmenin ne olduğunu zaten bildiğin için mi bu sözcükleri seçtin?"
Defne düşünüyor ve iki cevabın da doğru olduğunu fark ediyor. O anı, hak etmenin ne olduğuna dair bir anlayışla yaşamıştı; bu anlayış olmasaydı, hissine hak etme adını veremezdi. Ama bu anlayış da, yıllar boyunca yaşadığı buna benzer anlarla biçimlenmişti. Ece bunu tahtaya bir çizimle gösteriyor: Defne'nin anı, hak etme kavramı anlaşılarak yaşandı; hak etme kavramı da, bu tür anlar yaşanarak anlaşıldı. Kerem, bunun bir döngüsel gerekçe olduğunu, bir şeyi kendisiyle açıklamak olduğunu söylüyor. Ece ise, bu döngüden çıkmanın mümkün olmadığını, ama belki de çıkmak gerekmediğini düşünüyor. Bu ders, Düşünme, Okuma ve Felsefi Yöntemler programının Felsefi Yöntemler kursunda, bir bütünü parçalarından, parçaları da bütünden anlamanın nasıl bir döngü oluşturduğunu, bu döngünün neden kısır olmadığını ve yorumlayanın ön anlayışının, bir metnin ya da bir deneyimin anlaşılmasında nasıl bir rol oynadığını soruyor.
Bu derste ne olacak
Önce bu dersin yerini belirleyelim. Felsefi Metin Okuma kursu, bir metni okurken onun yapısına, anahtar cümlelerine, dönem diline ve yazarın muhatabına bakmayı gösterdi; Felsefeye Giriş programı da Gadamer'in ufukların kaynaşması kavramını, yani okurun ufku ile metnin ufkunun anlama sırasında birbirine karışmasını tanıttı. Bu dersler, yorumun uygulamasını öğretiyordu. Bu ders, yorumun yapısını soruyor: bir metni ya da bir deneyimi anlamak neden bir döngü içinde hareket eder, bu döngü bir mantık hatası mıdır ve değilse, onu kısır bir döngüden ne ayırır?
Sonra üç kaynağa bakacağız. Friedrich Schleiermacher, yorum üzerine verdiği derslerde, bir metnin bütününün parçalarından, parçalarının da bütünden anlaşıldığını söyler. Martin Heidegger, Varlık ve Zaman'da, bu döngünün yorumun bir kusuru değil, anlamanın kendi yapısı olduğunu ve önemli olanın döngüden çıkmak değil, ona doğru biçimde girmek olduğunu savunur. Dagfinn Føllesdal ise, 1979'da, hermenötik döngünün aslında bilimlerde de kullanılan bir yöntemin, yani bir varsayımı sonuçlarıyla sınamanın özel bir biçimi olduğunu öne sürer.
Ardından üç itirazı tartacağız: hermenötik döngünün bir döngüsel gerekçe olduğu, ön anlayışın yorumu önceden belirlediği ve hermenötik döngünün her yorumu eşit derecede geçerli kıldığı itirazları.
Sonda, bir metne ya da bir deneyime hermenötik döngüyle yaklaşmanın dört adımını göstereceğiz: kendi ön anlayışını açıkça yazmak, bütün hakkında bir ilk yorum kurmak, bu yorumu parçalarla sınamak ve parçalar yorumla uyuşmadığında hem yorumu hem ön anlayışı düzeltmek.
Merkez soru
Sorumuz şu: bir bütünü parçalarından, parçaları da bütünden anlamak nasıl bir döngü oluşturur, bu döngü neden kısır değildir ve yorumlayanın ön anlayışı bir metnin ya da bir deneyimin anlaşılmasında nasıl bir rol oynar?
Ölçülü iddiam şu: bir metni ya da bir deneyimi anlamak, bütün hakkında bir beklentiyle başlar, bu beklenti parçaların nasıl okunacağını yönlendirir ve parçalar da beklentiyi doğrular ya da düzeltir; bu karşılıklı ilişki bir döngüdür, ama kısır bir döngü değildir, çünkü kısır bir döngüde sonuç baştan varsayılır ve hiçbir şey değişmez, hermenötik döngüde ise yorum her turda parçalardan gelen dirençle değişebilir; yorumlayanın ön anlayışı, anlamanın önündeki bir engel değil, onun başlangıç koşuludur, ama bu ön anlayış açıkça yazılıp parçalarla sınandığında düzeltilebilir; bu yüzden hermenötik döngü her yorumu eşit derecede geçerli kılmaz, çünkü daha fazla parçayı daha az zorlamayla açıklayan bir yorum, ötekilerden daha iyi bir yorumdur.
Sıfır noktası
Bir cümleyi okurken, onun sözcüklerinin anlamını cümlenin bütününden çıkarırız; ama cümlenin bütününü de sözcüklerinden anlarız. "Banka" sözcüğü, bir cümlede bir oturma yerini, bir başkasında bir parasal kurumu anlatır ve hangisini anlattığını ancak cümlenin geri kalanından biliriz. Ama cümlenin geri kalanını da, onu oluşturan sözcüklerden anlarız.
Bu ilişki, cümleden metne, metinden bir yazarın bütün yapıtına ve bir yapıttan onun yazıldığı döneme kadar genişler. Barış bunu hukuk fakültesinden tanıyor: bir yasa maddesinin anlamı, o maddenin yer aldığı yasanın bütününden çıkarılır; ama yasanın bütününün ne amaçladığı da, onu oluşturan maddelerden anlaşılır. Bir mahkeme, bir maddeyi yorumlarken, yasanın amacına dair bir anlayışa başvurur; bu anlayış da, yasanın maddelerinin nasıl yorumlandığıyla biçimlenir.
Defne'nin deneyimi de aynı ilişkiyi taşıyor. Tek bir anı, hak etme kavramının bütününe dair bir anlayışla yaşadı; bu anlayış da, tek tek anlarla biçimlenmişti. Kerem'in döngüsel gerekçe itirazı, bu ilişkinin bir mantık hatası olup olmadığını soruyor.
Görüşler ve pozisyonlar
Hermenötik döngünün yorumda nasıl bir rol oynadığı konusunda üç görüş var.
Birinci görüş, döngüden kaçış görüşüdür. Buna göre hermenötik döngü, yorumun bir kusurudur ve iyi bir yorum, bu döngüden kaçmaya çalışmalıdır. Yorumlayan, kendi ön anlayışını bir kenara koymalı ve metne ya da deneyime hiçbir beklenti taşımadan yaklaşmalıdır. Yorumun nesnelliği, yorumlayanın önyargılarından arınmasına bağlıdır.
İkinci görüş, döngünün kaçınılmazlığı görüşüdür. Buna göre hermenötik döngü, anlamanın kendi yapısıdır ve ondan kaçmak mümkün değildir. Her yorum bir ön anlayışla başlar ve bu ön anlayış, yorumun sonucunu belirler. Bu yüzden bir yorumun nesnel olup olmadığını sormak anlamsızdır; her yorum, yorumlayanın ön anlayışının bir ifadesidir.
Üçüncü görüş, sınanmış döngü görüşüdür. Buna göre hermenötik döngü, anlamanın kendi yapısıdır ve ondan kaçmak mümkün değildir, ama bu, her yorumun eşit olduğu anlamına gelmez. Döngü, her turunda ön anlayışın parçalarla sınanmasına ve düzeltilmesine izin verir. Bir yorum, parçalarla ne kadar uyumlu olduğuna ve ne kadar az zorlamayla ne kadar çok parçayı açıkladığına göre değerlendirilebilir.
Bu ders üçüncü görüşü temel alır. Birinci görüş, yorumlayanın ön anlayışının bir yorumu çarpıtabileceğini doğru görür, ama hiçbir beklenti taşımadan bir metne yaklaşmanın, "banka" sözcüğünün hangi anlamda kullanıldığını bile belirleyemeyecek kadar boş bir başlangıç olduğunu göz ardı eder. İkinci görüş, döngünün kaçınılmaz olduğunu doğru görür, ama ön anlayışın parçalarla sınanıp düzeltilebildiğini ve bu yüzden sonucu önceden belirlemediğini hesaba katmaz.
Argümanın yapısı
Bir metne ya da bir deneyime hermenötik döngüyle yaklaşmak için dört adım izlenebilir.
Birinci adım, kendi ön anlayışını açıkça yazmaktır. Yorumlayan, metne ya da deneyime yaklaşmadan önce, onun ne hakkında olduğuna, ne söyleyebileceğine ve kendisinin o konu hakkında ne düşündüğüne dair beklentilerini bir kâğıda yazar. Bu, ön anlayıştan kurtulmak için değil, onu görünür kılmak için yapılır; görünür olmayan bir ön anlayış, sınanamaz.
İkinci adım, bütün hakkında bir ilk yorum kurmaktır. Yorumlayan, metnin ya da deneyimin bütününe hızlıca bakar ve onun ne söylediğine dair geçici bir kavrayış oluşturur. Bu ilk yorum kesin değildir; parçaların okunmasını yönlendirmek için bir başlangıçtır.
Üçüncü adım, bu yorumu parçalarla sınamaktır. Yorumlayan, parçaları tek tek okur ve her birinin ilk yorumla uyumlu olup olmadığına bakar. Özellikle ilk yoruma direnen parçalara, yani ilk yorumla açıklanamayan ya da ancak zorlamayla açıklanabilen parçalara dikkat eder.
Dördüncü adım, parçalar yorumla uyuşmadığında hem yorumu hem ön anlayışı düzeltmektir. Direnen bir parça, ya ilk yorumun yanlış olduğunu ya da yorumlayanın ön anlayışının bir varsayımının uygun olmadığını gösterir. Yorumlayan, yorumu düzeltir ve düzeltilmiş yorumla parçalara yeniden döner. Bu gidip gelme, yorum parçaların hepsini zorlamasız açıklayana kadar sürer; ama hiçbir zaman kesin olarak bitmez.
En güçlü itiraz
Bu yaklaşıma üç yönden ciddi itiraz yapılabilir.
Hermenötik döngüyü ciddiye alan düşünce şu cevabı verebilir. Bir metni ya da bir deneyimi anlamak, bütün hakkında bir beklentiyle başlar ve bu beklenti parçalarla sınanıp düzeltilir; bu ilişki bir döngüdür, ama kısır bir döngü değildir, çünkü parçalar yoruma direnebilir ve onu değiştirebilir. Yorumlayanın ön anlayışı, anlamanın önündeki bir engel değil, onun başlangıç koşuludur; ama açıkça yazılıp parçalarla sınandığında düzeltilebilir. Hermenötik döngü her yorumu eşit kılmaz; daha fazla parçayı daha az zorlamayla açıklayan bir yorum, ötekilerden daha iyi bir yorumdur.
Açık kalan sorular
Heidegger, ön yapının şeylerin kendisinden çıkarılmasını gözetmek gerektiğini söyledi. Ama bir yorumlayan, ön anlayışının şeylerin kendisinden mi, yoksa rastlantısal fikirlerden ve yaygın kanılardan mı geldiğini nasıl bilebilir? Bu ayrımı yapmak için, yeni bir ön anlayışa mı ihtiyaç vardır?
Føllesdal, hermenötik döngüyü varsayımsal tümdengelimsel yöntemin bir örneği olarak okudu. Ama doğa bilimlerinde bir varsayım, yorumlayandan bağımsız gözlemlerle sınanır; bir metnin parçaları ise, yorumlayanın okumasıyla sınanır. Bir metnin parçaları, bir deneyin sonuçları gibi yorumlayandan bağımsız mıdır, yoksa onlar da bir yorumun ürünü müdür?
Defne, mesleki ilkesinin betimlemesini biçimlendirdiğini fark etti ve deneyimine yeniden döndü. Ama ikinci okuması da bir ön anlayışla, bu kez ilk okumasının eksikliğine dair bir anlayışla yapıldı. Bir yorumlayan, kendi ön anlayışlarını ne kadar derine kadar fark edebilir, ve bir noktada, fark edilemeyen bir ön anlayışla karşılaşmak kaçınılmaz mıdır?
Yaygın hatalar
Yaygın yanlışÖn anlayıştan kurtulmaya çalışmak.
Bir metne ya da bir deneyime hiçbir beklenti taşımadan yaklaşmaya çalışmak, okumayı hiç başlatamamak demektir. Ön anlayıştan kurtulmak değil, onu açıkça yazıp görünür kılmak gerekir.
Yaygın yanlışHermenötik döngüyü döngüsel gerekçeyle karıştırmak.
Bir bütünü parçalarından, parçaları da bütünden anlamayı bir mantık hatası saymak, parçaların yoruma direnip onu değiştirebildiğini gözden kaçırır. Bir döngünün kısır olup olmadığı, içinde bir şeyin değişip değişemediğine bakılarak belirlenir.
Yaygın yanlışDirenen parçaları zorlamak.
İlk yorumla uyuşmayan bir parçayı, yorumu korumak için zorlayarak okumak, hermenötik döngünün düzeltme işlevini kapatır. Direnen parçalar, yorumu ya da ön anlayışı düzeltmek için bir işaret olarak ele alınır.
Yaygın yanlışYorumların çokluğunu eşitlik sanmak.
Bir metnin birden fazla yorumu olduğunu görüp bütün yorumların eşit derecede geçerli olduğu sonucunu çıkarmak, yorumları karşılaştırma olanağını kaçırır. Yorumlar, hangi parçaları ne kadar az zorlamayla açıkladıklarına göre karşılaştırılır.
Kendin dene
Aklında kalsın
Beş cümlede dersin iskeleti.
Bir metni ya da bir deneyimi anlamak, bütünü parçalarından ve parçaları bütünden anlamayı gerektirir ve bu karşılıklı ilişki, yorumun kaçınılmaz bir döngü içinde hareket etmesine yol açar.
Schleiermacher anlamanın bütün hakkında geçici bir kavrayışla başlayıp parçalarla düzeltildiğini, Heidegger her yorumun bir ön yapıya dayandığını ve önemli olanın döngüden çıkmak değil ona doğru biçimde girmek olduğunu, Føllesdal ise hermenötik döngünün bir varsayımın parçalarla sınanması olarak okunabileceğini gösterdi.
Bir metne ya da bir deneyime hermenötik döngüyle dört adımda yaklaşılır: kendi ön anlayışını açıkça yazmak, bütün hakkında bir ilk yorum kurmak, bu yorumu parçalarla sınamak ve direnen parçalar karşısında hem yorumu hem ön anlayışı düzeltmek.
Hermenötik döngünün bir döngüsel gerekçe olduğu, ön anlayışın yorumu önceden belirlediği ve her yorumu eşit kıldığı itirazları, döngünün içinde parçalardan gelen dirençle bir şeyin değişebildiğini, görünür kılınan bir ön anlayışın sınanabildiğini ve yorumların hangi parçaları ne kadar zorlamasız açıkladıklarına göre karşılaştırılabildiğini gördüğümüzde cevaplanabilir.
Bu yüzden hermenötik döngü, yorumun bir kusuru değil, bir ön anlayışla başlayıp parçalardan gelen dirençle kendini düzelten anlamanın kendi yapısıdır.
Sonraki derse köprü
Defne'nin ikinci okuması, bir şeyi ortaya çıkardı: betimlemesini biçimlendiren ön anlayış, yalnızca hak etme kavramına dair bir düşünce değildi; bir tıp öğrencisi olarak kim olduğuna, hangi değerlere bağlı olduğuna ve yaşamını nasıl anladığına dair bir anlayıştı. Mesleki ilkesi, onun hak etme deneyimini, bir bakım veren olarak kendini nasıl gördüğünün içinde yaşamasına yol açmıştı. Ece, Defne'nin deneyiminin, onun bir insan olarak dünyada nasıl var olduğunun bir parçası olduğunu söylüyor.
Heidegger, Varlık ve Zaman'da, yorumun ön yapısını insan varoluşunun kendisine bağlar. İnsan, dünyaya bir nesne gibi bakan bir özne değil, dünyada, başkalarıyla birlikte, kendi olanaklarına doğru yaşayan bir varlıktır ve her anlama, bu varoluş biçiminin bir parçasıdır.
Bir sonraki ders bu soruya dönüyor. Varoluşsal çözümleme dersi, insan varoluşunun genel yapılarını, yani dünyada nasıl var olduğumuzu, başkalarıyla nasıl ilişki kurduğumuzu ve kendi olanaklarımıza nasıl yöneldiğimizi, tek tek deneyimlerden yola çıkarak nasıl çözümleyebileceğimizi ve bu çözümlemenin bir psikolojik betimlemeden nasıl farklı olduğunu soruyor.