Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Beş cümlede dersin iskeleti.
Bir deneyim hakkında sorulan soruların çoğu, onun dünyayla ilişkisi, yani haklı olup olmadığı ya da neden ortaya çıktığı hakkındadır; fenomenolojik indirgeme, bu soruları geçici olarak bir kenara koyup dikkati deneyimin nasıl yaşandığına çevirir.
Husserl indirgemenin dünyayı inkâr etmeden onun bilince nasıl verildiğine döndüğünü ve bir deneyimin yapısına hayal gücüyle yapılan bir çeşitlemeyle ulaşılabileceğini, Merleau-Ponty tam bir indirgemenin imkânsız olduğunu ve indirgemenin sürekli yeniden başlanan bir çaba olduğunu, Schwitzgebel ise kendi deneyimlerimiz hakkındaki içebakış yargılarımızın sanıldığından çok daha az güvenilir olduğunu gösterdi.
Bir deneyime fenomenolojik indirgeme dört adımla uygulanır: deneyimin dünyayla ilişkisi sorusunu askıya almak, deneyimi nasıl yaşandığı bakımından betimlemek, özsel çeşitlemeyle vazgeçilmez özelliklerini bulmak ve betimlemeyi başkalarının betimlemeleriyle karşılaştırmak.
Askıya almanın imkânsız olduğu, betimlemenin bireysel bir izlenimden öteye geçemediği ve fenomenolojinin kavramsal çözümlemeyle aynı şeyi yaptığı itirazları, eksik bir indirgemenin de bir şey gösterdiğini, sınanmış bir betimlemenin bir yapı iddiasına geçtiğini ve iki yöntemin sorularının farklı olduğunu gördüğümüzde cevaplanabilir.
Bu yüzden fenomenolojik indirgeme, bir kavramın ne zaman doğru uygulandığını değil, o kavramın deneyimde nasıl verildiğini soran ve bu soruya sınanabilir bir cevap arayan bir yöntemdir.
Açılış sahnesi
Defne, grubun toplantısında, yıllar önce staj yaptığı serviste bir hastasıyla yaşadığı anı anlatıyor. Haftalarca baktığı yaşlı bir kadın, taburcu olduğu sabah Defne'nin elini tutmuş ve "Sen olmasaydın bu kapıdan yürüyerek çıkamazdım" demişti. Defne, o anda bir şeyi hak ettiğini hissettiğini söylüyor. Ama bu his, grubun tablosundaki hiçbir sütuna sığmıyor: ne bir çaba koşulu, ne bir değerli amaç, ne de bir yeterli birleşim.
Kerem hemen çözümlemeye başlıyor: "Senin durumunda ödevinin ötesinde bir çaba vardı ve amaç değerliydi; demek ki ilkeme göre hak ettin." Defne başını sallıyor: "Belki haklısın. Ama ben o anda bir ilkeye uyup uymadığımı düşünmedim. Bir şey hissettim ve senin tanımın, o hissin ne olduğunu söylemiyor, yalnızca hissin haklı olup olmadığını söylüyor." Ece, Defne'nin iki farklı soruyu ayırdığını fark ediyor. Birincisi, Defne'nin gerçekten hak edip etmediği sorusu. İkincisi ise, hak ettiğini hissetmenin nasıl bir deneyim olduğu sorusu. Grup, on altı toplantı boyunca yalnızca birincisini sormuştu. Bu ders, Düşünme, Okuma ve Felsefi Yöntemler programının Felsefi Yöntemler kursunda, bir deneyimi, onun dünyada neye karşılık geldiğine dair varsayımlarımızı askıya alarak nasıl betimleyebileceğimizi, bu askıya almanın bir yöntem olarak ne kazandırdığını ve bir deneyimin betimlenmesinin, bir kavramın çözümlenmesinden nasıl farklı bir bilgi verdiğini soruyor.
Bu derste ne olacak
Önce bu dersin yerini belirleyelim. Felsefeye Giriş programının fenomenoloji dersi, fenomenolojiyi şeylerin bize deneyimde verildiği biçimiyle incelenmesi olarak tanıttı ve Husserl'in epokhe kavramını, yani dünyanın bilinçten bağımsız var olduğuna dair doğal varsayımı geçici olarak askıya almayı tanımladı. O ders, fenomenolojinin bir felsefe akımı olarak ne söylediğini anlatıyordu. Bu ders, onu bir yöntem olarak uyguluyor: askıya almanın ardından ne yapılır, bir deneyim nasıl betimlenir ve bu betimleme, bir deneyimin tekil bir örneğinden onun genel yapısına nasıl geçer?
Sonra üç kaynağa bakacağız. Edmund Husserl, Kartezyen Meditasyonlar adıyla yayımlanan derslerinde, fenomenolojik indirgemeyi ve bir deneyimin özünü bulmak için hayal gücüyle yapılan çeşitlemeyi anlatır. Maurice Merleau-Ponty, Algının Fenomenolojisi'nin önsözünde, indirgemenin en önemli dersinin onun hiçbir zaman tamamlanamayacağı olduğunu söyler. Eric Schwitzgebel ise, 2008'de yayımladığı makalede, kendi bilinçli deneyimlerimiz hakkındaki içebakış yargılarımızın, sanıldığından çok daha az güvenilir olduğunu savunur.
Ardından üç itirazı tartacağız: askıya almanın imkânsız olduğu, betimlemenin bireysel bir izlenimden öteye geçemediği ve fenomenolojinin kavramsal çözümlemeyle aynı şeyi başka bir dille yaptığı itirazları.
Sonda, bir deneyime fenomenolojik indirgeme uygulamanın dört adımını göstereceğiz: deneyimin dünyada neye karşılık geldiği sorusunu askıya almak, deneyimi nasıl göründüğü bakımından betimlemek, deneyimi hayal gücüyle çeşitleyerek hangi özelliklerinin vazgeçilmez olduğunu bulmak ve betimlemeyi başkalarının betimlemeleriyle karşılaştırmak.
Merkez soru
Sorumuz şu: bir deneyimi, onun dünyada neye karşılık geldiğine dair varsayımlarımızı askıya alarak nasıl betimleyebiliriz, bu askıya alma bir yöntem olarak ne kazandırır ve bir deneyimin betimlenmesi, bir kavramın çözümlenmesinden nasıl farklı bir bilgi verir?
Ölçülü iddiam şu: fenomenolojik indirgeme, bir deneyimin doğru ya da haklı olup olmadığı sorusunu geçici olarak bir kenara koyup dikkati deneyimin nasıl yaşandığına, yani neye yöneldiğine, hangi zamansal yapıyı taşıdığına ve hangi öteki deneyimlerle bağlantılı olduğuna çeviren bir yöntemdir; bu yöntem, hayal gücüyle yapılan bir çeşitlemeyle birleştiğinde, tekil bir deneyimden onun genel yapısına geçebilir; kavramsal çözümleme bir kavramın hangi durumlarda doğru uygulandığını sorarken, fenomenolojik betimleme o kavramın deneyimde nasıl verildiğini sorar ve bu ikisi birbirini tamamlar; ama indirgeme hiçbir zaman tamamlanamaz ve içebakışın güvenilirliği sınırlıdır, bu yüzden bir betimleme, başkalarının betimlemeleriyle karşılaştırılarak ve deneyimin kendisine dönülerek sınanmalıdır.
Sıfır noktası
Gündelik yaşamda bir deneyimi yaşarken, onun dünyadaki bir şeye karşılık geldiğini varsayarız. Bir masayı gördüğümde, bir masanın orada olduğunu varsayarım. Bir şeyi hak ettiğimi hissettiğimde, gerçekten hak ettiğimi varsayarım, ya da en azından bu hissin haklı olup olmadığını sorarım. Husserl, bu kendiliğinden benimsediğimiz tutuma doğal tutum adını verir.
Doğal tutum içinde kalırken, bir deneyim hakkında sorulan sorular, hep deneyimin dünyayla ilişkisi hakkındadır. Grubun on altı toplantısı boyunca sorduğu soru da buydu: bir kişi bir şeyi gerçekten hak eder mi, ve hangi koşullarda? Kerem'in Defne'ye verdiği cevap da, Defne'nin hissinin haklı olup olmadığını söylüyordu.
Ama bu soruların arkasında, hiç sorulmamış bir soru durur: hak ettiğini hissetmek, nasıl bir deneyimdir? Bu hissin neye yöneldiği, hangi zamana, hangi kişiye, hangi eyleme bağlı olduğu, bir başka hisle, örneğin gururla ya da minnetle nasıl ilişkili olduğu? Bu sorular, deneyimin haklı olup olmadığından bağımsız olarak sorulabilir. Bir hak etme hissi, haksız olsa bile, belirli bir yapıyla yaşanır. Fenomenolojik indirgeme, dikkati bu yapıya çevirmenin yöntemidir.
Görüşler ve pozisyonlar
Bir deneyimin felsefi olarak nasıl incelenmesi gerektiği konusunda üç görüş var.
Birinci görüş, doğalcı görüştür. Buna göre bir deneyim, onu doğuran beyin süreçleri, psikolojik düzenekler ve toplumsal etkenler bakımından incelenmelidir. Bir hak etme hissi, ödül sistemlerinin, toplumsal öğrenmenin ve karşılıklılık normlarının bir ürünüdür ve felsefenin işi, bu nedensel açıklamaları yorumlamaktır. Deneyimin kişiye nasıl göründüğü, bir veri olabilir ama bir açıklama değildir.
İkinci görüş, saf fenomenoloji görüşüdür. Buna göre bir deneyim, yalnızca kişiye nasıl göründüğü bakımından betimlenmelidir ve bu betimleme, kendi başına kesin bir bilgi verir. Deneyimin yaşayan kişiye nasıl verildiği konusunda, o kişi yanılamaz; fenomenolojik betimleme, bilginin en sağlam temelidir.
Üçüncü görüş, sınanmış fenomenoloji görüşüdür. Buna göre bir deneyim, kişiye nasıl göründüğü bakımından betimlenebilir ve bu betimleme, nedensel açıklamaların veremeyeceği bir bilgi verir: deneyimin yapısını. Ama bu betimleme yanılabilir; indirgeme hiçbir zaman tamamlanamaz ve içebakış güvenilirliği sınırlıdır. Bu yüzden bir betimleme, başkalarının betimlemeleriyle karşılaştırılarak ve deneyime yeniden dönülerek sınanmalıdır.
Bu ders üçüncü görüşü temel alır. Birinci görüş, deneyimlerin nedensel açıklamalarının değerli olduğunu doğru görür, ama bir deneyimin nedensel açıklamasını vermek için bile, önce o deneyimin ne olduğunu, yani nasıl bir yapı taşıdığını bilmek gerektiğini göz ardı eder. İkinci görüş, deneyimin yapısının kendine özgü bir bilgi konusu olduğunu doğru görür, ama kişinin kendi deneyimi hakkında yanılamayacağını varsaydığı için, betimlemenin sınanmasını gereksiz sayar.
Argümanın yapısı
Bir deneyime fenomenolojik indirgeme uygulamak için dört adım izlenebilir.
Birinci adım, deneyimin dünyada neye karşılık geldiği sorusunu askıya almaktır. Betimleyen, deneyimin haklı olup olmadığını, neden ortaya çıktığını ya da gerçekte ne olduğunu şimdilik sormaz. Bu soruları inkâr etmez; yalnızca bir kenara koyar.
İkinci adım, deneyimi nasıl göründüğü bakımından betimlemektir. Betimleyen, deneyimin neye yöneldiğini, hangi zamansal yapıyı taşıdığını, bedende nasıl yaşandığını ve hangi öteki deneyimlerle bağlantılı olduğunu sorar. Betimlemede, deneyimi açıklayan ya da değerlendiren sözcüklerden kaçınır ve deneyimin kendisine sadık kalmaya çalışır.
Üçüncü adım, deneyimi hayal gücüyle çeşitleyerek hangi özelliklerinin vazgeçilmez olduğunu bulmaktır. Betimleyen, deneyimin bir özelliğini hayal gücüyle değiştirir ve deneyimin hâlâ aynı deneyim olup olmadığını sorar. Değiştirildiğinde deneyimi başka bir deneyime dönüştüren özellikler, onun yapısının vazgeçilmez parçalarıdır.
Dördüncü adım, betimlemeyi başkalarının betimlemeleriyle karşılaştırmaktır. Betimleyen, aynı türden bir deneyimi yaşamış başkalarından da betimleme ister ve betimlemelerin nerede örtüştüğüne, nerede ayrıldığına bakar. Örtüşen yerler, deneyimin genel yapısına dair bir işaret verir; ayrılan yerler, ya betimlemelerden birinin bir yanılgı taşıdığını ya da deneyimin farklı kişilerde farklı biçimlerde yaşandığını gösterir.
En güçlü itiraz
Bu yaklaşıma üç yönden ciddi itiraz yapılabilir.
Fenomenolojik indirgemeyi ciddiye alan düşünce şu cevabı verebilir. Fenomenolojik indirgeme, bir deneyimin haklı olup olmadığı sorusunu bir kenara koyup dikkati deneyimin nasıl yaşandığına çeviren bir yöntemdir. Özsel çeşitlemeyle birleştiğinde, tekil bir deneyimden onun vazgeçilmez yapısına geçmeyi dener. Kavramsal çözümleme bir kavramın hangi durumlarda doğru uygulandığını, fenomenolojik betimleme ise o kavramın deneyimde nasıl verildiğini sorar ve ikisi birbirini tamamlar. Ama indirgeme hiçbir zaman tamamlanamaz ve saf içebakış güvenilmezdir; bu yüzden bir betimleme, başkalarının betimlemeleriyle karşılaştırılarak ve deneyime yeniden dönülerek sınanmalıdır.
Açık kalan sorular
Özsel çeşitleme, bir deneyimin hangi özelliklerinin vazgeçilmez olduğunu hayal gücüyle bulmaya çalışır. Ama hayal gücü de betimleyenin dilinden, kültüründen ve deneyimlerinden beslenir. Bir kişi, hiç yaşamadığı bir türden deneyimi hayal ederek çeşitleyebilir mi, yoksa çeşitleme yalnızca kişinin zaten bildiği deneyimlerin sınırları içinde mi kalır?
Ece'nin karşılaştırması, dört betimlemenin zamansal yapıda örtüştüğünü gösterdi. Ama bu dört kişi aynı dili konuşuyor ve aynı gruptaydı. Farklı dillerden ve farklı geleneklerden gelen kişilerin betimlemeleri de örtüşür mü? Örtüşmezse, bu, deneyimin farklı yaşandığını mı, yoksa aynı deneyimin farklı betimlendiğini mi gösterir?
Kerem, tanımanın hak etme kavramına mı, yoksa yalnızca hak etme deneyimine mi ait olduğunu sordu. Bir kavramın deneyimde nasıl verildiği, o kavramın ne anlama geldiğini belirler mi? Bir kavramın çözümlemesi ile onun fenomenolojik betimlemesi çatıştığında, hangisi öncelikli olmalıdır?
Yaygın hatalar
Yaygın yanlışAskıya almayı inkârla karıştırmak.
Fenomenolojik indirgemeyi, dünyanın var olmadığını ya da bir deneyimin haklı olup olmadığı sorusunun önemsiz olduğunu söylemek sanmak, yöntemin ne yaptığını yanlış anlamaktır. Askıya alma, bir soruyu inkâr etmez; yalnızca şimdilik bir kenara koyar.
Yaygın yanlışBetimlemeye açıklama karıştırmak.
Bir deneyimi betimlerken, onun neden ortaya çıktığını ya da haklı olup olmadığını söyleyen sözcükler kullanmak, betimlemeyi bir açıklamaya ya da bir değerlendirmeye çevirir. Betimleme, deneyimin nasıl yaşandığına sadık kalır.
Yaygın yanlışTek bir betimlemede durmak.
Kendi deneyimini bir kez betimleyip bunu deneyimin genel yapısı saymak, saf içebakışın güvenilmezliğini ve betimlemenin betimleyenin diline bağlılığını gözden kaçırır. Betimleme, çeşitlemeyle ve başkalarının betimlemeleriyle sınanır.
Yaygın yanlışÇeşitlemeyi karşı örnek sanmak.
Özsel çeşitlemeyi, bir kavramın bir durumda doğru uygulanıp uygulanmadığını sınayan bir karşı örnek yöntemi gibi kullanmak, iki yöntemin sorusunu karıştırır. Çeşitleme, bir deneyimin değiştirildiğinde aynı deneyim olarak kalıp kalmadığını sorar.
Kendin dene
Aklında kalsın
Beş cümlede dersin iskeleti.
Bir deneyim hakkında sorulan soruların çoğu, onun dünyayla ilişkisi, yani haklı olup olmadığı ya da neden ortaya çıktığı hakkındadır; fenomenolojik indirgeme, bu soruları geçici olarak bir kenara koyup dikkati deneyimin nasıl yaşandığına çevirir.
Husserl indirgemenin dünyayı inkâr etmeden onun bilince nasıl verildiğine döndüğünü ve bir deneyimin yapısına hayal gücüyle yapılan bir çeşitlemeyle ulaşılabileceğini, Merleau-Ponty tam bir indirgemenin imkânsız olduğunu ve indirgemenin sürekli yeniden başlanan bir çaba olduğunu, Schwitzgebel ise kendi deneyimlerimiz hakkındaki içebakış yargılarımızın sanıldığından çok daha az güvenilir olduğunu gösterdi.
Bir deneyime fenomenolojik indirgeme dört adımla uygulanır: deneyimin dünyayla ilişkisi sorusunu askıya almak, deneyimi nasıl yaşandığı bakımından betimlemek, özsel çeşitlemeyle vazgeçilmez özelliklerini bulmak ve betimlemeyi başkalarının betimlemeleriyle karşılaştırmak.
Askıya almanın imkânsız olduğu, betimlemenin bireysel bir izlenimden öteye geçemediği ve fenomenolojinin kavramsal çözümlemeyle aynı şeyi yaptığı itirazları, eksik bir indirgemenin de bir şey gösterdiğini, sınanmış bir betimlemenin bir yapı iddiasına geçtiğini ve iki yöntemin sorularının farklı olduğunu gördüğümüzde cevaplanabilir.
Bu yüzden fenomenolojik indirgeme, bir kavramın ne zaman doğru uygulandığını değil, o kavramın deneyimde nasıl verildiğini soran ve bu soruya sınanabilir bir cevap arayan bir yöntemdir.
Sonraki derse köprü
Barış'ın sorusu, grubun fenomenolojik betimlemesinde açık kaldı: Defne, hissini betimlerken "yerine oturmak" ve "olması gereken" sözcüklerini kullanmıştı ve bu sözcüklerin deneyimin kendisinden mi, yoksa Defne'nin hak etme hakkında zaten sahip olduğu bir anlayıştan mı geldiği belli değildi. Ece, bir adım daha ileri gidiyor: belki bu ikisi ayrılamaz. Defne'nin deneyimi, hak etme kavramının onun dilinde ve yaşamında taşıdığı anlamla birlikte yaşandı; o anlam da, Defne'nin yaşadığı buna benzer deneyimlerle biçimlendi.
Bir şeyi anlamak için onu zaten bir ölçüde anlamış olmak gerekiyorsa, anlama bir döngü içinde hareket eder: bir bütünü parçalarından, parçaları da bütünden anlarız. Bu döngü, yorumun ve anlamanın kendisi üzerine düşünen bir felsefe geleneğinin merkezinde durur.
Bir sonraki ders bu soruya dönüyor. Hermenötik döngü dersi, bir bütünü parçalarından, parçaları da bütünden anlamanın nasıl bir döngü oluşturduğunu, bu döngünün neden kısır olmadığını ve yorumlayanın ön anlayışının, bir metnin ya da bir deneyimin anlaşılmasında nasıl bir rol oynadığını soruyor.