Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Beş cümlede dersin iskeleti.
Felsefi yöntemde bir sezgi, bir önermenin onu destekleyen bir akıl yürütme olmadan doğru görünmesidir ve kavramsal çözümleme ile karşı örnek yöntemi, bu görünümlerin kanıt değerine dayanır.
Bealer sezginin bir inanç değil bir görünüm olduğunu ve yanılabilir olsa da bir kanıt kaynağı olarak savunulabileceğini, Weinberg, Nichols ve Stich ile sonraki yeniden sınamalar sezgilerin kültürel değişkenliğinin deneysel olarak sınanabileceğini ve bazı sezgilerin beklenmedik ölçüde kararlı çıkabileceğini, Cappelen ise sezgi diye sunulan yargıların çoğu zaman arkasında bir gerekçe taşıdığını gösterdi.
Bir çözümlemede sezgiler dört adımla kullanılır: sezgiyi bir inançtan ve bir tahminden ayırmak, ne kadar paylaşıldığını ve tarife ne kadar duyarlı olduğunu sınamak, arkasında bir gerekçe aramak ve sezgilerin değiştiği yerlerde çözümlemenin kapsamını buna göre ayarlamak.
Sezgilerin önyargı olduğu, felsefecilerin sezgilerinin daha güvenilir olduğu ve sezgisiz felsefenin imkânsız olduğu itirazları, bazı sezgilerin kültürler arasında kararlı çıktığını, uzmanlık savunmasının da sınanması gerektiğini ve sezgileri sınamanın felsefeyi imkânsız değil daha güvenilir kıldığını gördüğümüzde cevaplanabilir.
Bu yüzden bir sezgi, bir çözümlemenin ne dokunulmaz temeli ne de atılması gereken bir önyargısıdır; paylaşılma, kararlılık ve gerekçe bakımından sınanması gereken yenilebilir bir kanıttır.
Açılış sahnesi
Defne'nin sorusu bir hafta boyunca grubun kafasında dönüyor: piyango kazananının parayı hak etmediğini neden bu kadar kesin biliyorlar? Barış, soruyu sınamanın bir yolunu öneriyor. Hukuk fakültesindeki uluslararası öğrenci topluluğundan on beş kişiye, grubun kullandığı beş durumu, yani hemşireyi, hırsızı, piyango kazananını, bebeği ve doğuştan yetenekli öğrenciyi, aynı sözcüklerle anlatıyor ve her birinde kişinin hak edip etmediğini soruyor.
Sonuçlar karışık çıkıyor. Hırsız ve piyango kazananı konusunda neredeyse herkes grupla aynı yargıda. Ama bebek konusunda ayrılık var: birkaç öğrenci, "sevgiyi hak etmek" ifadesinin kendi dillerinde tuhaf durduğunu, sevginin hak edilen bir şey olmadığını, verilen bir şey olduğunu söylüyor. Doğuştan yetenekli öğrenci konusunda ise dağılım, grubun kendi içindeki bölünmeden daha da geniş. Kerem, bu sonuçların grubun yöntemini tehdit ettiğini söylüyor: çözümleme sezgilere dayanıyorsa ve sezgiler bu kadar değişiyorsa, çözümlenen şey hak etme kavramı mı, yoksa grubun kendi alışkanlıkları mı? Ece ise, hırsız ve piyango kazananı konusundaki geniş uzlaşmanın da bir veri olduğunu hatırlatıyor. Bu ders, Düşünme, Okuma ve Felsefi Yöntemler programının Felsefi Yöntemler kursunda, felsefi bir yöntemde sezginin ne olduğunu, sezgilerin bir kuram için kanıt sayılıp sayılamayacağını ve sezgiler kişiden kişiye ya da kültürden kültüre değiştiğinde, onlara dayanan bir çözümlemenin ne yapması gerektiğini soruyor.
Bu derste ne olacak
Önce bu dersin yerini belirleyelim. Felsefeye Giriş programının Düşünce Deneyleriyle Felsefe kursundaki sezgi dersi, sezgiyi bir durum karşısında gerekçe üretilmeden önce beliren kabul ya da ret olarak tanımladı ve bir tepkinin bir argümanda kullanılabilmesi için bir sezgi önermesine çevrilmesi gerektiğini gösterdi. O ders, sezgiyi kullanmanın zanaatını öğretiyordu. Bu ders, sezginin kanıt değerini soruyor: bir sezgi neden bir kuramı destekler ya da çürütür, ve sezgilerin güvenilir olmadığına dair deneysel bulgular karşısında bu değer ayakta kalır mı?
Sonra üç kaynağa bakacağız. George Bealer, 1998'de, sezginin bir inanç değil, bir önermenin doğru görünmesi olduğunu ve bu görünümün kendine özgü bir kanıt değeri taşıdığını savunur. Jonathan Weinberg, Shaun Nichols ve Stephen Stich, 2001'de, felsefi sezgilerin kültürden kültüre değiştiğini gösterdiğini öne sürdükleri bir çalışma yayımlar; bu çalışmanın bulguları sonraki yıllarda yeniden sınanır. Herman Cappelen ise 2012'de, felsefecilerin sezgilere sanıldığı gibi dayanmadığını ve tartışmanın kendisinin yanlış bir varsayıma dayandığını ileri sürer.
Ardından üç itirazı tartacağız: sezgilerin yalnızca önyargılar olduğu, felsefecilerin sezgilerinin sıradan insanlarınkinden daha güvenilir olduğu ve sezgilerin kanıt değeri taşımadığı sonucunun felsefeyi imkânsız kılacağı itirazları.
Sonda, bir çözümlemede sezgileri kullanmanın dört adımını göstereceğiz: bir sezgiyi bir inançtan ve bir tahminden ayırmak, sezginin ne kadar paylaşıldığını ve tarife ne kadar duyarlı olduğunu sınamak, sezginin arkasında bir gerekçe olup olmadığını aramak ve sezgilerin değiştiği yerlerde çözümlemenin kapsamını buna göre ayarlamak.
Merkez soru
Sorumuz şu: felsefi bir yöntemde sezgi nedir, sezgiler bir kuram için kanıt sayılabilir mi ve sezgiler kişiden kişiye ya da kültürden kültüre değiştiğinde onlara dayanan bir çözümleme ne yapmalıdır?
Ölçülü iddiam şu: bir sezgi, bir önermenin, onu destekleyen bir akıl yürütme yapılmadan doğru görünmesidir ve bu görünüm, bir algının bir nesnenin var olduğuna dair verdiği kanıt gibi, yenilebilir ama sıfır olmayan bir kanıttır; bir sezginin kanıt değeri, onun geniş olarak paylaşılmasıyla, tarifin önemsiz ayrıntılarına duyarsız kalmasıyla ve arkasında sonradan bulunabilecek bir gerekçe taşımasıyla artar; sezgiler kişiden kişiye değiştiğinde bu, bir kavramın farklı kişiler için farklı kuramlar taşıdığını ya da tarifin bir ayrıntısının sezgiyi yönlendirdiğini gösterebilir ve bir çözümleme bu durumda, sezgileri toptan bırakmak yerine, hangi sezgilerin kararlı olduğunu ayırıp kapsamını bu kararlı sezgilerle sınırlamalıdır.
Sıfır noktası
Bir felsefi çözümlemede "sezgi" sözcüğü çok farklı şeyler için kullanılır ve bu çeşitlilik, sezginin kanıt değeri sorusunu baştan bulandırır. Bazen bir önsezi, yani eksik bilgiyle yapılmış bir tahmin için kullanılır: "sezgim, bu tanımın bir yerde çökeceğini söylüyor." Bazen bir inanç için: "sezgim, hak etmenin bir çaba gerektirdiği yönünde." Bazen de bir durum karşısında beliren, onu destekleyen bir akıl yürütme yapılmadan ortaya çıkan bir yargı için: "piyango kazananı parayı hak etmiyor."
Felsefi yöntemde asıl önemli olan, üçüncü kullanımdır. Kavramsal çözümleme ve karşı örnek yöntemi, bir kuramın ya da tanımın, durumlar hakkındaki bu tür yargılarla sınanmasına dayanır. Kesinlik karşılaştırmasında tartılan da bu yargılardı.
Ama bu yargılar neyin kanıtıdır? Bir algı, bir nesnenin var olduğuna dair bir kanıttır, çünkü nesne, algıya neden olur. Bir durum hakkındaki bir yargının nedeni ise ne olabilir? Kavramın kendisi mi, yoksa yargıda bulunanın dili, kültürü ve eğitimi mi? Barış'ın küçük anketi, bu sorunun ne kadar gerçek olduğunu gösterdi: bebek hakkındaki yargı, kısmen dilin kendisine bağlı görünüyordu.
Görüşler ve pozisyonlar
Sezgilerin felsefi yöntemdeki kanıt değeri konusunda üç görüş var.
Birinci görüş, sezginin özerkliği görüşüdür. Buna göre sezgiler, felsefi bilginin temel kanıt kaynağıdır, tıpkı gözlemin doğa bilimlerinin temel kanıt kaynağı olması gibi. Sezgiler yanılabilir, ama yanılmaları ancak başka sezgilerle düzeltilebilir. Felsefenin başka bir kanıt kaynağına ihtiyacı yoktur; bu yüzden felsefe, deneysel bilimlerden özerktir.
İkinci görüş, kısıtlayıcı görüştür. Buna göre sezgilerin kişiden kişiye, kültürden kültüre ve bir durumun nasıl tarif edildiğine göre değiştiğini gösteren deneysel bulgular, sezgilerin felsefede bir kanıt olarak kullanımının sıkı biçimde sınırlanmasını gerektirir. Bir sezgi, ancak bu tür değişkenliklere karşı kararlı olduğu gösterildiğinde kanıt sayılabilir; bu gösterilmedikçe, felsefeci kendi sezgisini herkesin sezgisi sayamaz.
Üçüncü görüş, sınanmış sezgi görüşüdür. Buna göre sezgiler, yenilebilir ama sıfır olmayan bir kanıt değeri taşır. Her sezgi, ne otomatik olarak kabul edilmeli ne de otomatik olarak reddedilmelidir; paylaşılma, kararlılık ve arkasındaki olası gerekçe bakımından sınanmalıdır. Sınamadan geçen sezgiler çözümlemede ağır basar; sınamadan geçemeyenler, çözümlemenin kapsamını daraltır.
Bu ders üçüncü görüşü temel alır. Birinci görüş, sezgilerin felsefede vazgeçilmez olduğunu ve yanılabilir olmalarının onları kanıt olmaktan çıkarmadığını doğru görür, ama sezgilerin yanılmalarının yalnızca başka sezgilerle düzeltilebileceğini varsaydığı için, Barış'ın anketi gibi dışarıdan gelen verileri dışarıda bırakır. İkinci görüş, deneysel bulguların sezgileri sınamak için değerli olduğunu doğru görür, ama her sezginin kullanılmadan önce deneysel olarak sınanmasını istemek, felsefeciyi durumların çoğunda hiçbir kanıtı olmayan bir konuma iter.
Argümanın yapısı
Bir çözümlemede sezgileri kullanmak için dört adım izlenebilir.
Birinci adım, bir sezgiyi bir inançtan ve bir tahminden ayırmaktır. Çözümleyen, bir durum hakkındaki yargısının, bir akıl yürütmenin sonucu mu, eksik bilgiyle yapılmış bir tahmin mi, yoksa bir akıl yürütme olmadan beliren bir görünüm mü olduğunu sorar. Yalnızca üçüncüsü, bir çözümlemede sezgi olarak işlev görür; ötekiler kendi gerekçeleriyle ya da kendi eksiklikleriyle değerlendirilir.
İkinci adım, sezginin ne kadar paylaşıldığını ve tarife ne kadar duyarlı olduğunu sınamaktır. Çözümleyen, sezgiyi başkalarına, mümkünse farklı dillerden ve geçmişlerden gelen kişilere sorar. Durumu, önemli olmayan ayrıntılarını değiştirerek birkaç biçimde tarif eder ve sezginin aynı kalıp kalmadığına bakar. Geniş olarak paylaşılan ve önemsiz ayrıntılara duyarsız bir sezgi güçlüdür.
Üçüncü adım, sezginin arkasında bir gerekçe olup olmadığını aramaktır. Çözümleyen, sezgiye neden sahip olduğunu sorar: sezgi, sonradan dile getirilebilecek bir ilkeye mi dayanıyor, yoksa açıklanamayan bir tepki olarak mı kalıyor? Arkasında bir ilke bulunabilen bir sezgi güçlenir; ilke, başka durumlarda da sınanabilir.
Dördüncü adım, sezgilerin değiştiği yerlerde çözümlemenin kapsamını buna göre ayarlamaktır. Bir kavram hakkındaki sezgiler bir durumda geniş olarak bölünüyorsa, çözümleyen, o durumu tanımı sınamak için kullanmaz; bunun yerine, kavramın o noktada birden çok anlam taşıyıp taşımadığını ya da bir dilin ya da bir geleneğin özel bir kullanımını yansıtıp yansıtmadığını sorar. Çözümleme, kapsamını kararlı sezgilerle sınırlar.
En güçlü itiraz
Bu yaklaşıma üç yönden ciddi itiraz yapılabilir.
Sezgiyi ciddiye alan düşünce şu cevabı verebilir. Felsefi yöntemde bir sezgi, bir önermenin, onu destekleyen bir akıl yürütme yapılmadan doğru görünmesidir ve bir inançtan da bir tahminden de ayrıdır. Bu görünüm, yenilebilir ama sıfır olmayan bir kanıttır. Bir sezginin kanıt değeri, onun ne kadar paylaşıldığına, tarifin önemsiz ayrıntılarına ne kadar duyarsız olduğuna ve arkasında bir gerekçe bulunup bulunmadığına bağlıdır. Sezgiler değiştiğinde, çözümleme sezgileri toptan bırakmaz; kararlı olanları ayırır ve kapsamını onlarla sınırlar. Deneysel bulgular, sezgilerin hangilerinin kararlı olduğunu sınamanın bir aracıdır.
Açık kalan sorular
Bealer, sezginin bir algı gibi kanıt değeri taşıdığını söyledi. Ama bir algı, algılanan nesne tarafından doğurulur; bir sezgi ise neyin tarafından doğurulur? Bir kavramın kendisi, bir kişinin zihninde bir görünüme neden olabilir mi, ve olamıyorsa, sezginin kanıt değeri neye dayanır?
Weinberg, Nichols ve Stich'in bulguları yeniden sınamalarda tutmadı, ama deneysel felsefe, başka konularda sezgilerin tarif biçimine duyarlı olduğunu gösteren birçok başka bulgu da üretti. Bir sezginin kültürler arasında kararlı olması, onun tarif biçimine de duyarsız olduğunu gösterir mi? Bir sezgi, bir değişkenlik türüne karşı kararlı, bir başkasına karşı kırılgan olabilir mi?
Kerem'in doğuştan yetenekli öğrenci hakkındaki inancı, görünümüyle çatışıyordu. Bir felsefeci, bir durumda inancı ile görünümü çatıştığında, çözümlemesini hangisine dayandırmalıdır? İnanç bir argümanın sonucuysa ve görünüm sürüyorsa, bu durum argümanın bir yerinde bir kusur olduğuna mı, yoksa görünümün yanıltıcı olduğuna mı işaret eder?
Yaygın hatalar
Yaygın yanlışSezgiyi inançla karıştırmak.
Bir durum hakkında bir argümanın sonucu olan bir inancı bir sezgi gibi sunmak, inancın gerekçesini gizler ve onu sezginin kanıt değeriyle desteklenmiş gibi gösterir. Bir yargının bir görünüm mü, yoksa bir akıl yürütmenin sonucu mu olduğu ayrılır.
Yaygın yanlışKendi sezgisini herkesin sezgisi saymak.
Bir durum hakkındaki kendi yargısını, başkalarına sormadan evrensel saymak, sezginin bir dile ya da bir alışkanlığa bağlı olabileceğini gözden kaçırır. Sezgi, mümkün olduğunda farklı geçmişlerden gelen kişilere sorulur.
Yaygın yanlışDeğişkenlik bulgusunu bütün sezgilere genellemek.
Bazı sezgilerin kültürden kültüre değiştiğini gösteren bir bulgudan, bütün sezgilerin güvenilmez olduğu sonucunu çıkarmak, kararlı sezgileri de kırılgan olanlarla birlikte atar. Her sezginin kararlılığı ayrı sınanır.
Yaygın yanlışBölünmüş bir sezgiyle tanımı sınamak.
Hakkında sezgilerin geniş olarak bölündüğü bir durumu, bir tanımı çürütmek ya da doğrulamak için kullanmak, çözümlemeyi zayıf bir kanıta dayandırır. Bölünmüş sezgiler, kavramın birden çok anlam taşıyıp taşımadığını sormak için kullanılır.
Kendin dene
Aklında kalsın
Beş cümlede dersin iskeleti.
Felsefi yöntemde bir sezgi, bir önermenin onu destekleyen bir akıl yürütme olmadan doğru görünmesidir ve kavramsal çözümleme ile karşı örnek yöntemi, bu görünümlerin kanıt değerine dayanır.
Bealer sezginin bir inanç değil bir görünüm olduğunu ve yanılabilir olsa da bir kanıt kaynağı olarak savunulabileceğini, Weinberg, Nichols ve Stich ile sonraki yeniden sınamalar sezgilerin kültürel değişkenliğinin deneysel olarak sınanabileceğini ve bazı sezgilerin beklenmedik ölçüde kararlı çıkabileceğini, Cappelen ise sezgi diye sunulan yargıların çoğu zaman arkasında bir gerekçe taşıdığını gösterdi.
Bir çözümlemede sezgiler dört adımla kullanılır: sezgiyi bir inançtan ve bir tahminden ayırmak, ne kadar paylaşıldığını ve tarife ne kadar duyarlı olduğunu sınamak, arkasında bir gerekçe aramak ve sezgilerin değiştiği yerlerde çözümlemenin kapsamını buna göre ayarlamak.
Sezgilerin önyargı olduğu, felsefecilerin sezgilerinin daha güvenilir olduğu ve sezgisiz felsefenin imkânsız olduğu itirazları, bazı sezgilerin kültürler arasında kararlı çıktığını, uzmanlık savunmasının da sınanması gerektiğini ve sezgileri sınamanın felsefeyi imkânsız değil daha güvenilir kıldığını gördüğümüzde cevaplanabilir.
Bu yüzden bir sezgi, bir çözümlemenin ne dokunulmaz temeli ne de atılması gereken bir önyargısıdır; paylaşılma, kararlılık ve gerekçe bakımından sınanması gereken yenilebilir bir kanıttır.
Sonraki derse köprü
Ece'nin sezgi tablosu, grubun sezgilerini ayırdı: bazıları güçlü ve kararlı, bazıları dile bağlı, bazıları bölünmüş. Ama bu tablo, bir sorunu da görünür kıldı. Kerem'in tanımı, güçlü sezgilerin çoğunu açıklıyordu, ama doğuştan yetenekli öğrenci hakkındaki görünümle çatışıyordu. Kerem, kurşunu ısırarak tanımı korumuştu; ama görünüm sürüyordu. Defne ise tersini önerdi: belki tanım, bu görünüme uyacak biçimde değiştirilmeli. Grup, ne tanımın ne de sezgilerin tek başına kazanamadığı bir yerde duruyor.
Felsefi yöntemde, bir kuram ile tek tek durumlar hakkındaki yargılar arasındaki bu gidip gelme, kendi başına bir yöntem olarak adlandırılmıştır: ilkeler yargılara göre, yargılar ilkelere göre ayarlanır ve bu ayarlama, ikisinin birbiriyle uyumlu hâle geldiği bir noktaya kadar sürer.
Bir sonraki ders bu soruya dönüyor. Yansıtıcı denge dersi, bir kuramın ilkeleri ile tek tek durumlar hakkındaki yargılarımızın birbirine göre nasıl ayarlanabileceğini, bu ayarlamanın hangi noktada durması gerektiğini ve iki kişinin farklı dengelere vardığında bu yöntemin onlara ne söyleyebileceğini soruyor.