Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Beş cümlede dersin iskeleti.
Bir felsefe yazısında açık üslup, her cümlenin yükünü okurun izleyebileceği düzeyde tutmak, her cümlede kimin neyi savunduğunu söylemek ve yalnızca bir ayrımı taşıyan teknik terimleri kullanmaktır.
Schopenhauer'in denemesi karanlık bir üslubun çoğu zaman derinliğin değil düşünce eksikliğinin işareti olduğunu, Kant'ın önsözü kısalığın her zaman açıklık getirmediğini, Hume'un elçi benzetmesi ise bir felsefe yazarının düşüncesini kapalı bir dilin dışına taşıma sorumluluğunu gösterdi.
Üslup dört adımla düzeltilir: yazıyı sesli okuyup takılınan yerleri işaretlemek, uzun cümleleri iddialarına göre bölmek, edilgen yapılarda özneyi geri getirmek ve her teknik terimi gündelik bir ifadeyle sınamak.
Bazı düşüncelerin doğası gereği zor olduğu, üslubun bir zevk meselesi olduğu ve açıklığın felsefeyi sığlaştırdığı itirazları, düşüncenin zorluğunun cümlenin karanlığından farklı olduğunu, felsefe üslubunun önce argümanı taşıma işine hizmet ettiğini ve açıklığın inceliği değil yalnızca karanlığı çıkardığını gördüğümüzde cevaplanabilir.
Bu yüzden bir felsefe yazısının üslubunu düzeltmek, onu süslemek değil, argümanı okurun izleyip sınayabileceği bir biçime sokmaktır.
Açılış sahnesi
Ece, yazısının argümanını, terimlerini ve kaynaklarını denetledikten sonra onu okuma grubunda yüksek sesle okumaya karar veriyor. Üçüncü bölümün ikinci paragrafına gelince sesi takılıyor. Paragrafın ilk cümlesi yetmiş sözcük uzunluğunda: içinde iki yan cümle, bir parantez, bir "ki" bağlacı ve iki kez "olarak" var. Ece cümlenin sonuna vardığında, başında ne söylediğini hatırlamakta zorlanıyor. Grubun hiçbir üyesi cümlenin tam olarak neyi savunduğunu söyleyemiyor.
Tolga, aynı paragrafta başka bir şeye dikkat çekiyor: "Bu noktada, ilk boynuzun örneği bağlamadığı öne sürülebilir" cümlesi. Tolga, bunu kimin öne sürdüğünü soruyor: Ece mi, Widerker mi, yoksa hayali bir okur mu? Cümle edilgen yapıldığı için özne kaybolmuş ve okur, yazının bu noktasında Ece'nin kendi görüşünü mü, yoksa başka birinin görüşünü mü okuduğunu bilemiyor. Deniz ise bir cümlenin "ontolojik düzlemde epistemik bir asimetri" gibi bir ifade içerdiğini, ama cümlenin geri kalanını okuduğunda bu ifadenin, işaretin kararı önceden gösterdiği ama belirlemediği düşüncesini söylediğini fark ediyor. Mert, Ece'nin argümanının doğru olduğunu, ama okura ulaşmadığını söylüyor. Bu ders, Düşünme, Okuma ve Felsefi Yöntemler programının Felsefi Yazma kursunda, bir felsefe yazısının cümlelerini argümanı değiştirmeden nasıl daha açık kılacağımızı, uzun cümleleri, edilgen yapıları ve gereksiz terimleri nasıl düzelteceğimizi ve açık bir üslubun neden felsefi bir erdem olduğunu soruyor.
Bu derste ne olacak
Önce bu dersin yerini belirleyelim. Bu kursun ilk modülünde, açık bir tezin neden okura yardım ettiğini ve Pinker'ın adlandırdığı bilgi lanetini, yani yazarın bildiği şeyi okurun da bildiğini varsaymasını gördük. O ders tezin açıklığıyla ilgiliydi. Bu ders, revizyonun son katmanlarından birine, cümlenin kendisine bakıyor: argüman doğru, terimler tutarlı, kaynaklar denetlenmiş; ama cümleler bu argümanı okura taşıyabiliyor mu?
Sonra üç kaynağa bakacağız. Arthur Schopenhauer, yazarlık ve üslup üzerine denemesinde, anlaşılmaz yazmanın çoğu zaman derinlik değil düşünce eksikliğinin bir örtüsü olduğunu savunur. Immanuel Kant, Saf Aklın Eleştirisi'nin önsözünde, kitabını kısa tutmak için örnekleri dışarıda bıraktığını kabul eder ve bir Fransız yazardan aldığı bir sözle, kısalığın her zaman açıklık getirmediğini söyler. David Hume ise deneme yazımı üzerine kısa bir yazısında, bilgili dünya ile sohbet dünyası arasında bir ayrım yapar ve kendini ikisi arasında bir elçi olarak görür.
Ardından üç itirazı tartacağız: bazı felsefi düşüncelerin doğası gereği zor olduğu ve açık bir dile indirgenemeyeceği, üslubun bir zevk meselesi olduğu ve açıklığın felsefi yazıyı sığlaştırdığı itirazları.
Sonda, bir yazının üslubunu düzeltmenin dört adımını göstereceğiz: yazıyı sesli okuyup takılınan cümleleri işaretlemek, uzun cümleleri taşıdıkları iddialara göre bölmek, edilgen yapılarda özneyi, yani kimin neyi savunduğunu geri getirmek ve her teknik terimin yerine gündelik bir ifade koyup cümlenin bir şey kaybedip kaybetmediğine bakmak.
Merkez soru
Sorumuz şu: bir felsefe yazısının cümlelerini, argümanı değiştirmeden ve düşünceyi sığlaştırmadan, nasıl daha açık kılarız ve açık bir üslup neden felsefi bir erdemdir?
Ölçülü iddiam şu: bir felsefe yazısında açık bir üslup, her cümlenin taşıdığı iddiaların sayısını okurun izleyebileceği bir düzeyde tutmak, her cümlede kimin neyi savunduğunu açıkça söylemek ve yalnızca gündelik bir ifadenin taşıyamayacağı bir ayrımı taşıyan teknik terimleri kullanmaktır, ve bu açıklık felsefi bir erdemdir, çünkü bir argüman ancak okur onu izleyebildiğinde sınanabilir ve karanlık bir cümle, doğru bir çıkarımı okurun gözünden gizleyebildiği gibi yanlış bir çıkarımı da gizleyebilir.
Sıfır noktası
Bir yazar kendi cümlelerini okurken onları anlamakta hiç zorlanmaz, çünkü cümlenin ne söylemek istediğini zaten bilir. Yetmiş sözcüklük bir cümle, onu yazan kişi için bir düşüncedir; okuyan kişi için ise, iki yan cümle, bir parantez ve iki bağlaç arasında dağılmış bir düşünce parçaları yığınıdır. Bu, ilk modülde gördüğümüz bilgi lanetinin cümle düzeyindeki biçimidir.
Felsefe yazısı bu tehlikeye özellikle açıktır, çünkü felsefi düşünceler çoğu zaman karmaşıktır ve yazar bu karmaşıklığı tek bir cümleye sığdırmaya çalışır. Ama karmaşık bir düşünce, karmaşık bir cümle gerektirmez. Ece'nin yetmiş sözcüklük cümlesi dört ayrı iddia taşıyordu: işaret kararı önceden gösterir, önceden göstermek belirlemek değildir, ilk boynuz önceden göstermeyi belirlemek sayar ve bu yüzden ilk boynuz örneği bağlamaz. Dört iddia dört cümlede söylendiğinde, düşünce hiçbir şey kaybetmez; tersine, iddialar arasındaki bağlar, yani "bu yüzden" ve "çünkü", ilk kez görünür hâle gelir.
Açık üslup bu yüzden bir süs değil, argümanın bir parçasıdır. Mantık kontrolü argümanın tutarlı olup olmadığını sınıyordu; üslup, okurun bu tutarlılığı görüp göremeyeceğini belirler. Okurun izleyemediği bir argüman, okur tarafından sınanamaz; sınanamayan bir argüman ise ne kadar doğru olursa olsun, okuru ikna etmez.
Görüşler ve pozisyonlar
Felsefe yazısında üslubun yeri konusunda üç görüş var.
Birinci görüş, açıklık görüşüdür. Buna göre bir felsefe yazısının üslubu, olabildiğince açık, kısa ve gündelik dile yakın olmalıdır. Felsefi bir düşünce açıkça söylenemiyorsa, ya henüz tam kurulmamıştır ya da ortada bir düşünce yoktur. Schopenhauer bu görüşün güçlü bir savunucusudur.
İkinci görüş, konuya uygunluk görüşüdür. Buna göre bazı felsefi düşünceler doğası gereği zordur ve onları gündelik dile indirgemek, onları çarpıtmaktır. Hegel'in ya da Heidegger'in zor dili, düşüncelerinin zorluğundan gelir; bu dil, düşüncenin kendisiyle birlikte öğrenilmesi gereken bir dildir.
Üçüncü görüş, okura göre açıklık görüşüdür. Buna göre bir felsefe yazısının üslubu, yazının okuruna göre açık olmalıdır: yazar, okurun izleyebileceği bir cümle yüküyle, okurun bildiği ya da yazıda tanımlanmış terimlerle ve her cümlede kimin neyi savunduğunu söyleyerek yazar. Zor bir düşünce, zor bir dil gerektirebilir; ama zorluk düşünceden gelmelidir, cümleden değil.
Bu ders üçüncü görüşü temel alır. Birinci görüş, açıklığın değerini doğru görür, ama her felsefi ayrımın gündelik sözcüklerle taşınabileceğini varsayar ve bazı teknik terimlerin gündelik dilin taşıyamadığı bir ayrımı taşıdığını göz ardı eder. İkinci görüş, bazı düşüncelerin zorluğunu doğru görür, ama bir düşüncenin zorluğunun cümlenin karanlığıyla karıştırılabileceğini ve karanlık bir cümlenin, Ece'nin yetmiş sözcüğünde olduğu gibi, düşünceyi zorlaştırmak yerine gizleyebileceğini hesaba katmaz.
Argümanın yapısı
Bir yazının üslubunu düzeltmek için dört adım izlenebilir.
Birinci adım, yazıyı sesli okuyup takılınan cümleleri işaretlemektir. Yazar, yazıyı kendi kafasında değil, sesli ya da en azından dudaklarını kıpırdatarak okur. Sesli okumada nefesin yetmediği, cümlenin başının unutulduğu ya da vurgunun nereye düşeceğinin bilinmediği yerler, okurun da takılacağı yerlerdir. Bu cümleler işaretlenir.
İkinci adım, uzun cümleleri taşıdıkları iddialara göre bölmektir. İşaretlenen her cümlenin yükü sayılır: bu cümle kaç ayrı iddia taşıyor? Birden fazla iddia taşıyan bir cümle, iddialar arasındaki bağlar korunarak ayrı cümlelere bölünür. Bağlar, yani "çünkü", "bu yüzden", "ama", bölmeden sonra cümlelerin başına gelir ve okura iddialar arasındaki ilişkiyi açıkça söyler.
Üçüncü adım, edilgen yapılarda özneyi geri getirmektir. "Öne sürülebilir", "savunulmuştur", "düşünülmektedir" gibi yapılar, kimin neyi savunduğunu gizler. Bir felsefe yazısında bu bilgi önemlidir, çünkü okur her cümlede yazarın kendi sesini mi, yoksa aktarılan bir sesi mi okuduğunu bilmelidir. Yazar her edilgen yapıyı sorar: bunu kim öne sürüyor? Cevap belliyse, özne cümleye geri konur.
Dördüncü adım, her teknik terimin yerine gündelik bir ifade koyup cümlenin bir şey kaybedip kaybetmediğine bakmaktır. Cümle bir şey kaybetmiyorsa, teknik terim gereksizdir ve gündelik ifade kalır. Cümle bir ayrımı ya da bir kesinliği kaybediyorsa, teknik terim gereklidir ve kalır; ama yazıda ilk geçtiği yerde tanımlanır.
En güçlü itiraz
Bu yaklaşıma üç yönden ciddi itiraz yapılabilir.
Açık üslubu ciddiye alan düşünce şu cevabı verebilir. Bir felsefe yazısının üslubu, argümanı okura taşıyan araçtır. Açık bir üslup, her cümlenin yükünü okurun izleyebileceği düzeyde tutar, her cümlede kimin neyi savunduğunu söyler ve yalnızca bir ayrımı taşıyan teknik terimleri kullanır. Bu, düşünceyi sığlaştırmak değil, onu okurun sınayabileceği bir biçimde sunmaktır; ve sınanabilir olmak, bir felsefi argümanın erdemidir.
Açık kalan sorular
Schopenhauer'e göre anlaşılmaz yazan bir yazarın açık bir düşüncesi yoktur. Ama felsefe tarihinde zor yazılmış ve yine de derin olduğu kabul edilen eserler vardır. Bir eserin zorluğunun düşünceden mi, yoksa üsluptan mı geldiğini nasıl ayırt ederiz?
Kant, örnekleri dışarıda bırakarak kitabını kısa tutmaya çalıştı ve bunun bir bedeli olduğunu kabul etti. Bir yazar, yazısının uzman okur için mi, yoksa dikkatli ama uzman olmayan okur için mi yazıldığına nasıl karar vermelidir?
Türkçe felsefe yazısında, Batı dillerinden çevrilmiş ağır terimlerin yerine gündelik Türkçe ifadeler koymak, düşünceyi açık mı kılar, yoksa terimlerin uluslararası tartışmayla bağını mı koparır?
Yaygın hatalar
Yaygın yanlışKendi cümlesini kendi kafasında okumak.
Yazar kendi cümlesinin ne söylemek istediğini bildiği için, onu okurken takılmaz. Sesli okuma, okurun takılacağı yerleri gösterir.
Yaygın yanlışBir cümleye birden fazla iddia yüklemek.
Birden fazla iddia taşıyan bir cümle, iddialar arasındaki bağları gizler. İddialar ayrı cümlelere bölündüğünde, bağlar görünür hâle gelir ve okur tartışmalı adımda durabilir.
Yaygın yanlışÖzneyi edilgen yapının arkasına gizlemek.
"Öne sürülebilir" ya da "kabul edilir" gibi yapılar, kimin neyi savunduğunu gizler. Bir felsefe yazısında her iddianın sahibi bellidir.
Yaygın yanlışAkademik dili taklit etmek.
Bir düşünceyi, gündelik bir ifadenin kaybetmeyeceği teknik terimlerle söylemek, onu olduğundan karmaşık gösterir. Her teknik terim, yerine gündelik bir ifade konarak sınanır.
Kendin dene
Aklında kalsın
Beş cümlede dersin iskeleti.
Bir felsefe yazısında açık üslup, her cümlenin yükünü okurun izleyebileceği düzeyde tutmak, her cümlede kimin neyi savunduğunu söylemek ve yalnızca bir ayrımı taşıyan teknik terimleri kullanmaktır.
Schopenhauer'in denemesi karanlık bir üslubun çoğu zaman derinliğin değil düşünce eksikliğinin işareti olduğunu, Kant'ın önsözü kısalığın her zaman açıklık getirmediğini, Hume'un elçi benzetmesi ise bir felsefe yazarının düşüncesini kapalı bir dilin dışına taşıma sorumluluğunu gösterdi.
Üslup dört adımla düzeltilir: yazıyı sesli okuyup takılınan yerleri işaretlemek, uzun cümleleri iddialarına göre bölmek, edilgen yapılarda özneyi geri getirmek ve her teknik terimi gündelik bir ifadeyle sınamak.
Bazı düşüncelerin doğası gereği zor olduğu, üslubun bir zevk meselesi olduğu ve açıklığın felsefeyi sığlaştırdığı itirazları, düşüncenin zorluğunun cümlenin karanlığından farklı olduğunu, felsefe üslubunun önce argümanı taşıma işine hizmet ettiğini ve açıklığın inceliği değil yalnızca karanlığı çıkardığını gördüğümüzde cevaplanabilir.
Bu yüzden bir felsefe yazısının üslubunu düzeltmek, onu süslemek değil, argümanı okurun izleyip sınayabileceği bir biçime sokmaktır.
Sonraki derse köprü
Ece'nin yazısı artık mantık, tekrar, terim, kaynak ve üslup bakımından denetlendi. Her denetim yazıyı biraz değiştirdi: bir cümle bölündü, bir tekrar silindi, bir terim ikiye ayrıldı, bir alıntı düzeltildi, bir örnek geri kondu. Ece, teslimden önce yazıyı son bir kez okumak istiyor. Ama bu son okumada neye bakacağını bilmiyor: her şeyi yeniden mi denetlemeli, yoksa yalnızca son değişikliklerin yazıyı bozup bozmadığına mı bakmalı?
Bir felsefe yazısının son okuması, revizyonun öteki katmanlarından farklıdır. Artık büyük değişiklikler yapılmaz; ama yapılan bütün değişikliklerin birbiriyle uyuşup uyuşmadığı, yazım ve biçim hatalarının kalıp kalmadığı ve yazının bir bütün olarak, ilk kez okuyan birine nasıl göründüğü sınanır. Son okuma, yazarın yazıyı bırakıp okura verdiği andır.
Bir sonraki ders bu soruya dönüyor. Son okuma dersi, bir felsefe yazısını teslim etmeden önce son kez nasıl okuyacağımızı, bu okumada neye bakıp neye bakmayacağımızı ve bir yazının ne zaman bitmiş sayılabileceğini soruyor.