Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Beş cümlede dersin iskeleti.
Latin Amerika felsefesi, fetih, sömürgecilik ve bağımlılık deneyiminden doğan kimlik, adalet ve özgürlük sorularını felsefenin merkezine koyan bir düşünce geleneğidir. Valladolid tartışmasında Las Casas, yerli halkların akıl sahibi insanlar olduğunu savundu.
Martí, Latin Amerika'nın kendi gerçeğini tanıması ve hazır Avrupa modellerini uygulamaması gerektiğini söyledi. Dussel, felsefenin başlangıç noktasını Avrupa merkezinden ezilenlerin konumuna kaydırmayı önerdi.
Bu düşünce, felsefenin nereden ve kimin adına konuştuğunu sorguladı. Özgünlüğün sıfırdan bir başlangıç değil, bir durumdan düşünmek olduğunu savundu.
Bu geleneğe üç itiraz yöneltildi. Özgün bir felsefe bulunmadığı, melezlik anlatısının kimleri dışarıda bıraktığı ve Avrupa merkezciliği eleştirisinin basitleştirici olduğu söylendi.
Bu yüzden Latin Amerika felsefesi, düşünceyi kendi durumundan kurmayı öğreten güçlü bir gelenek olarak, ama özgünlük, çeşitlilik ve merkezcilik eleştirisi konusunda sürekli sorgulanan bir gelenek olarak yaşıyor.
Açılış sahnesi
On altıncı yüzyılın ortasında, İspanya'nın Valladolid kentinde bir salonda iki adam karşı karşıya oturuyor. İmparator, bir kurul toplamış ve iki uzmandan Amerika'daki fethin adil olup olmadığı konusunda görüşlerini sunmalarını istemiş. Biri saygın bir hukukçu ve klasik metinlerin bilgini. Öteki, Amerika'da yıllarca yaşamış ve gördüklerinden rahatsız olmuş yaşlı bir keşiş.
Bilgin, Aristoteles'e dayanarak bazı insanların doğuştan köle olduğunu ve onlar üzerinde güç kullanmanın haklı olduğunu savunuyor. Keşiş ise Amerika'nın halklarının akıl sahibi olduğunu, kendi kurumlarının ve yasalarının bulunduğunu ve fethin adaletsiz olduğunu söylüyor.
Bu iki adamın tartışması, Latin Amerika felsefesinin doğuşunda yer alan bir sorunun ilk büyük sahnesi: bu topraklardaki insanlar kimdir ve onlar hakkında kim, hangi hakla konuşur? Bu ders, dünya felsefelerine yaptığımız kuşbakışının Afrika ve Amerika kıtaları bölümünün üçüncü durağında, bu sorunun etrafında gelişen düşünceyi inceleyecek.
Bu derste ne olacak
Önce Latin Amerika felsefesinin nasıl bir soruyla başladığını ve neden özgünlüğü sürekli tartışıldığını ayıracağız. Sonra üç kaynağı izleyeceğiz. Las Casas, yerli halkların insanlığını savundu. Martí, Latin Amerika'nın kendi gerçeğinden düşünmesi gerektiğini söyledi. Dussel ise felsefenin merkezini Avrupa'dan yoksulların ve dışlanmışların konumuna kaydırmayı önerdi.
Ardından üç itirazı tartacağız. Biri Latin Amerika'da özgün bir felsefe olup olmadığını, biri melezlik anlatısının kimleri dışarıda bıraktığını, üçüncüsü de Avrupa merkezciliği eleştirisinin kendisinin bir basitleştirme yapıp yapmadığını sorguluyor.
Sonda bu felsefenin genel felsefeye ne kattığını soracağız. Bu soru, Afrika ve Africana derslerinde sorduğumuz benzer soruyla birlikte, üç dersin ortak bir ipucunu verecek: felsefenin nereden ve kimin adına konuştuğunu her seferinde yeniden sormak gerekiyor.
Merkez soru
Sorumuz şu: bir kıta, kendi düşüncesini başka bir kıtanın kavramlarıyla ve onun kurduğu tarihle mi anlamalı, yoksa kendi durumundan mı yeniden kurmalı?
Ölçülü iddiam şu: Latin Amerika felsefesi, fetih, sömürgecilik ve bağımlılık deneyiminden doğan kimlik, adalet ve özgürlük sorularını felsefenin merkezine koydu ve düşünceyi kendi durumundan kurmayı önerdi, ama özgünlük iddiası ve kıtanın iç çeşitliliği konusunda ciddi tartışmalar sürüyor.
Sıfır noktası
Latin Amerika felsefesinin çıkış noktası, on beşinci yüzyılın sonunda başlayan fetih ve onun doğurduğu ahlâkî krizdir. Avrupalıların Amerika'ya gelişi, milyonlarca insanın ölümüne, köleleştirilmesine ve yerinden edilmesine yol açtı. Bu olay, felsefi bir soruyu da gündeme getirdi: bir toplum, başka bir toplum üzerinde hangi koşulda meşru bir egemenlik kurabilir?
Las Casas'ın savunusu, yerli halkların insanlığını tanımaya dayanıyordu. Ama bu, onların kendi düşüncelerini ve kavramlarını kendi terimleriyle ele almak anlamına gelmiyordu. Bu ayrıntı, sonraki yüzyıllarda önemli bir eleştiri konusu oldu ve yerli halkların savunulması ile yerli halkların kendi sesiyle konuşması arasındaki farkın, felsefi bir sorun olarak görülmesine yol açtı.
Argümanın yapısı
Latin Amerika felsefesinin gelişimi, dört adımlık bir yapıyla özetlenebilir.
Birinci adım: fetih ve sömürgecilik, yeni bir toplumsal düzen kurdu. Bu düzen, bir kesimin, yani Avrupa kökenlilerin, diğer kesimlere, yani yerlilere ve köleleştirilmiş Afrikalılara egemen olduğu bir hiyerarşiydi.
İkinci adım: bu hiyerarşi, yalnızca siyasi ve ekonomik değil, düşünsel bir hiyerarşi de kurdu. Avrupa'nın düşüncesi ölçü sayıldı, yerel düşünce ikincil ya da yok sayıldı.
Üçüncü adım: on dokuzuncu yüzyılda bağımsızlıkla birlikte, kıtanın düşünürleri, kendi kimliğini ve yönetim biçimini nasıl kuracakları sorusuyla karşılaştı. Avrupa'dan alınan modeller, kıtanın gerçeğine uymuyordu.
Dördüncü adım: yirminci yüzyılda düşünürler, bu sorunu felsefenin kendisinin sorunu olarak ele aldı: felsefe, nereden ve kimin adına konuşuyor?
Görüşler ve pozisyonlar
Latin Amerika felsefesinin niteliği konusunda üç görüş var.
Birinci görüş, bu felsefeyi Avrupa felsefesinin bir uzantısı olarak okur. Buna göre Latin Amerikalı düşünürler, Avrupa'dan öğrendikleri akımları, yani pozitivizmi, varoluşçuluğu ve Marksizmi, kendi kıtalarına taşıdı ve uyarladı.
İkinci görüş, bu felsefeyi kendi durumundan doğan özgün bir düşünce olarak okur. Buna karşılık ilk okuma taşımaya bakıyor. Bu okuma, kıtanın sömürge geçmişinin, bağımlılığının ve yoksulluğunun, felsefede yeni sorular ve yeni yöntemler doğurduğunu vurgular.
Üçüncü görüş, bu felsefeyi bir özgürleşme çabası olarak okur. Oysa ilk iki okuma felsefenin kaynağına bakıyor. Bu okuma, felsefenin işinin, ezilenlerin ve dışlanmışların konumundan düşünmek ve onların kurtuluşuna katkıda bulunmak olduğunu söyler. Freire'nin eğitim üzerine çalışmaları bu çizginin bir örneğidir.
En güçlü itiraz
Latin Amerika felsefesine üç yönden ciddi itiraz yapıldı.
Latin Amerika felsefesinin savunucusu şu cevabı verebilir. Özgünlük, sıfırdan bir başlangıç değil, kendi durumundan sorular sormaktır. Melezlik anlatısının eleştirisi, kıtanın kendi iç tartışmasının bir parçasıdır ve felsefeyi zenginleştirir. Avrupa merkezciliği eleştirisi ise, Avrupa'nın her düşünürünü değil, belirli bir hiyerarşiyi hedef alır.
Açık kalan sorular
Bir felsefenin özgün olması için, hangi ölçüde kendi kaynaklarından beslenmesi gerekir? Özgünlük, kaynağın yerelliğinde mi, soruların yerelliğinde mi, yoksa cevapların yeniliğinde mi aranmalı?
Ezilenlerin konumundan düşünmek, felsefenin evrensel iddiasıyla nasıl bağdaşır? Belirli bir konumdan yapılan düşünce, herkes için geçerli sonuçlara ulaşabilir mi?
Bir kıtanın iç çeşitliliği, yerli, Afrika kökenli, Avrupa kökenli ve melez halklar, tek bir Latin Amerika felsefesi başlığı altında nasıl temsil edilebilir? Bu çeşitliliğin hangi sesi ne kadar duyuluyor?
Yaygın hatalar
Yaygın yanlışLatin Amerika felsefesini yalnızca Avrupa'dan ithal edilen akımlar olarak okumak.
Kıtanın düşünürleri, pozitivizmi, varoluşçuluğu ve Marksizmi kendi koşullarına göre yeniden yorumladı. Özgürleşme felsefesi ve bağımlılık kuramı, kıtanın kendi sorularından doğdu.
Yaygın yanlışLas Casas'ı yerli düşüncenin kendi sözcüsü olarak okumak.
Las Casas yerli halkların insanlığını savundu ama onları bir Avrupalı gözüyle savundu. Yerli halkların kendi felsefi düşüncesi, sonraki derste ele alacağımız ayrı bir konu.
Yaygın yanlışLatin Amerika'yı tek bir toplum saymak.
Kıtada onlarca ülke, çok sayıda yerli dil, farklı tarihler ve farklı toplumsal yapılar var. Ortak bir sömürge geçmişi, bu farklılıkları silmez.
Yaygın yanlışÖzgürleşme felsefesini yalnızca siyasi bir slogan olarak görmek.
Dussel ve çağdaşları, etik, bilgi kuramı ve tarih felsefesi alanlarında ayrıntılı çalışmalar yaptı. Siyasi taahhüt, felsefi çalışmanın yerini almaz, onunla birlikte yürür.
Kendin dene
Aklında kalsın
Beş cümlede dersin iskeleti.
Latin Amerika felsefesi, fetih, sömürgecilik ve bağımlılık deneyiminden doğan kimlik, adalet ve özgürlük sorularını felsefenin merkezine koyan bir düşünce geleneğidir. Valladolid tartışmasında Las Casas, yerli halkların akıl sahibi insanlar olduğunu savundu.
Martí, Latin Amerika'nın kendi gerçeğini tanıması ve hazır Avrupa modellerini uygulamaması gerektiğini söyledi. Dussel, felsefenin başlangıç noktasını Avrupa merkezinden ezilenlerin konumuna kaydırmayı önerdi.
Bu düşünce, felsefenin nereden ve kimin adına konuştuğunu sorguladı. Özgünlüğün sıfırdan bir başlangıç değil, bir durumdan düşünmek olduğunu savundu.
Bu geleneğe üç itiraz yöneltildi. Özgün bir felsefe bulunmadığı, melezlik anlatısının kimleri dışarıda bıraktığı ve Avrupa merkezciliği eleştirisinin basitleştirici olduğu söylendi.
Bu yüzden Latin Amerika felsefesi, düşünceyi kendi durumundan kurmayı öğreten güçlü bir gelenek olarak, ama özgünlük, çeşitlilik ve merkezcilik eleştirisi konusunda sürekli sorgulanan bir gelenek olarak yaşıyor.
Sonraki derse köprü
Las Casas, yerli halkların insanlığını savundu ama onların kendi düşüncesini, kendi kavramlarıyla anlatmadı. Bu boşluk, sonraki yüzyıllarda felsefenin yeni bir sorusu oldu: Amerika'nın yerli halkları, kendi dünyalarını, kendi dillerinde ve kendi bilgeleriyle nasıl düşündü?
Aztek dünyasında bilgeler vardı ve onların sözleri, sonradan yazıya geçirilen şiirlerde ve konuşmalarda korundu. And dağlarında ve Amazon'da, toprakla, topluluğuyla ve zamanla ilişki kuran başka düşünme biçimleri vardı. Bu düşünce biçimleri, felsefe adının kendilerine uygun olup olmadığı sorusunu da gündeme getirdi.
Bir sonraki ders bu düşünceyi ele alıyor. Yerli felsefeler, Amerika'nın yerli halklarının kendi kavramlarıyla ve kendi düşünme biçimleriyle kurduğu dünya anlayışlarını ve bunların felsefe adıyla ilişkisini anlatıyor.