İçeriğe geç

P00-D07-M02-05·İslam ve Türk düşüncesi

Modern İslam ve Türkiye felsefesi

sıfırdan ileri1.955 kelime≈ 13 dk

Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.

Beş cümlede dersin iskeleti.

Modern İslam ve Türkiye düşüncesi, yüzyıllık bir düşünce geleneğinin modern bilim, modern eğitim ve modern devletle karşılaşmasından doğdu. Abduh akıl ile vahyin çelişmediğini ve bağımsız yorumun gerekli olduğunu savundu.

İkbal, dinî düşüncenin yeniden kurulması gerektiğini ve ictihadın bir hareket ilkesi olduğunu söyledi. Gökalp, kültür ile medeniyeti ayırarak, bir ulusun kendi özgünlüğünü koruyarak ortak bir medeniyete katılabileceğini savundu.

Bu düşünce, eğitim reformlarının, yeni okulların ve gazetelerin yayılmasıyla toplumsal bir projeye dönüştü. Türkiye'de üniversitelerde felsefe bölümleri kuruldu ve çeşitli düşünürler bu ortamda çalıştı.

Bu düşünceye üç itiraz yöneltildi. Batı'ya fazla uyduğu, özgün olmadığı ve bir devlet projesinin aracı hâline geldiği söylendi.

Bu yüzden modern İslam ve Türkiye düşüncesi, bir karşılaşmayı düşünmenin yollarını açan güçlü bir gelenek olarak, ama Batı'ya uyma, özgünlük ve siyasetle ilişki konularında tartışmalı bir gelenek olarak yaşıyor.

Açılış sahnesi

On dokuzuncu yüzyılın sonunda Kahire'de bir üniversite öğrencisi, elinde iki kitapla bir kütüphanenin koridorunda duruyor. Birinde eski bir kelâm metni var ve kenarları yorumlarla dolu. Öbüründe Avrupa'dan çevrilmiş bir fizik kitabı, ilk sayfasında bir buharlı makinenin çizimi.

Öğrenci iki kitabı yan yana masaya koyuyor. Fizik kitabı doğa hakkında kesin sonuçlar veriyor. Kelâm kitabı ise doğanın Tanrı'yla ilişkisini anlatıyor. İkisi çelişmiyor gibi görünüyor ama aralarındaki bağı kimse ona göstermemiş.

Bu sahne, İslam ve Türk düşüncesi bölümünün son durağının çıkış noktasını taşıyor. Yüzyıllar boyunca kendi düzeni içinde işlemiş bir düşünce, birdenbire başka bir bilimle, başka bir devlet biçimiyle ve başka bir felsefeyle karşılaşmıştı. Bu derste, bu karşılaşmadan hangi soruların doğduğunu, bu soruların nasıl cevaplandığını ve bu cevapların hangi itirazlarla karşılaştığını inceleyeceğiz.

Bu derste ne olacak

Önce bu karşılaşmanın nasıl bir soru doğurduğunu ayıracağız. Sonra üç kaynağı izleyeceğiz. Abduh, akıl ile dinin çelişmediğini savundu ve eğitim reformu önerdi. İkbal, dinî düşüncenin yeniden kurulması gerektiğini söyledi ve bunu felsefi bir temele oturttu. Gökalp ise Türkiye'de kültür ile medeniyeti birbirinden ayıran bir formül geliştirdi.

Ardından üç itirazı tartacağız. Biri bu girişimlerin Batı'ya fazla uyduğunu, biri Türkiye'de felsefenin özgün olup olmadığını, üçüncüsü de felsefenin bir devlet projesinin aracı hâline gelip gelmediğini sorguluyor.

Sonda bu birikimin bugünkü sorulara ne söylediğini soracağız. Bu soru, yüz yılı aşkın bir tartışmanın hâlâ bitmediğini ve her kuşağın aynı sorulara yeniden döndüğünü de gösteriyor. Bu yüzden derste verilen bütün değerlendirmeler, sonuçlanmamış bir tartışmanın ara durumunu anlatıyor.

Merkez soru

Sorumuz şu: yüzyıllarca kendi düzeni içinde gelişmiş bir düşünce geleneği, modern bilim ve modern devletle karşılaştığında, kendini nasıl yeniden kurabilir?

Ölçülü iddiam şu: modern İslam ve Türkiye düşüncesi, akıl ile din, gelenek ile yenilik ve kültür ile medeniyet arasında güçlü ayrımlar geliştirerek bu karşılaşmayı düşünmenin yollarını açtı, ama Batı'ya uyma, özgünlük ve siyasetle ilişki konularında ciddi sorular bıraktı.

Sıfır noktası

Bu akımın ilk büyük adları, Cemâleddîn Afgânî ve Muhammed Abduh'tu. Afgânî, İslam dünyasının birliğini ve uyanışını savunan, bir ülkeden ötekine dolaşan bir düşünür ve siyasi aktördü. Paris'te Abduh ile birlikte çıkardığı bir dergi, bu görüşlerin geniş çevrelere ulaşmasında etkili oldu. Öğrencisi Abduh ise özellikle eğitim ve din anlayışı üzerinde durdu.

Argümanın yapısı

Modernist yaklaşımın gerekçesi, dört adımlık bir yapıyla özetlenebilir.

Birinci adım: modern bilim ve teknoloji, dünyanın işleyişi hakkında güvenilir bilgi üretiyor. Bu bilgi, bir toplumun gücünü ve refahını etkiliyor.

İkinci adım: dinî öğretinin kendisi, akıl ve bilgiyle çelişmiyor. Çelişki varsa, bu, öğretinin değil, onun zamanla katılaşmış yorumlarının sorunudur.

Üçüncü adım: bu yüzden eğitim ve yorum yenilenmeli. Medrese ile yeni okullar arasındaki ayrım aşılmalı ve bağımsız yorum yeniden canlandırılmalı.

Dördüncü adım: bu yenilenme, geçmişi terk etmek anlamına gelmez, onun ruhunu yeni koşullarda sürdürmek anlamına gelir.

Bu yapı, modernistlerin ortak tutumunu gösterir. Ama düşünürler, bu yapıyı farklı coğrafyalarda farklı biçimlerde geliştirdi ve her coğrafya kendi sömürge ya da devlet koşuluna göre farklı sorularla uğraştı.

Görüşler ve pozisyonlar

Bu dönem düşüncesinin niteliği konusunda üç görüş var.

Birinci görüş, bu düşünceyi bir savunma olarak okur. Buna göre modernistler, sömürgeci ve modern bir dünyada, İslam'ın değerini korumak ve savunmak için yeni bir dil kurdu. Düşünceleri, dış baskıya verilmiş bir cevaptı.

İkinci görüş, bu düşünceyi özgün bir felsefi gelişme olarak okur. Buna karşılık ilk okuma dış baskıyı öne çıkarıyor. Bu okuma, İkbal'in benlik kuramı ve Abduh'un akıl anlayışı gibi katkıların, kendi felsefi değerleri olan çalışmalar olduğunu vurgular.

Üçüncü görüş, bu düşünceyi bir toplumsal proje olarak okur. Oysa ilk iki okuma fikirlere bakıyor. Bu okuma, eğitim reformlarının, yeni okulların ve gazetelerin, düşünceyi bir toplumsal dönüşümün parçası hâline getirdiğini söyler.

En güçlü itiraz

Bu düşünceye üç yönden ciddi itiraz yapıldı.

Bu düşüncenin savunucusu şu cevabı verebilir. Yeni bir soruyu kendi geleneğinin dilinde ele almak, o geleneği korumanın bir yoludur. Felsefenin bir yerde başlaması için önce tanıtım ve çeviri gerekir. Devletle ilişki ise, felsefenin her toplumda karşılaştığı bir koşuldur ve bunun dışında kalmanın yolları aranmıştır.

Açık kalan sorular

Bir gelenek, modern bilimle nasıl bir ilişki kurmalı? Bilimin bulgularını geleneğin yorumuna uydurmak mı, geleneğin yorumunu bilimin bulgularına göre değiştirmek mi, yoksa iki alanı ayrı tutmak mı gerekir?

Felsefede özgünlük nedir? Yeni bir soru sormak mı, eski bir soruya yeni bir cevap vermek mi, yoksa bir soruyu kendi bağlamında yeniden kurmak mı? Bu soruya verilecek cevap, Türkiye'de felsefenin değerlendirilmesini de belirler.

Bir toplumun ortak kimliği ile bireylerin özgür düşüncesi arasındaki ilişki nasıl kurulmalı? Gökalp'in formülü ortak kimliği güçlendirmeyi hedefledi. Bireyin özgür sorgulaması bu hedefle her zaman uyuşmuyor.

Yaygın hatalar

Yaygın yanlışModern İslam düşüncesini, dini reddeden bir akım olarak okumak.
Doğrusu

Abduh ve İkbal, dinî öğretinin yenilenmesini savundu. Dinden vazgeçmeyi değil, dinin modern koşullarda yeniden anlaşılmasını önerdiler.

Yaygın yanlışModernistleri tek bir görüşe indirmek.
Doğrusu

Afgânî, Abduh, İkbal ve Gökalp arasında önemli farklar var. Afgânî siyasi birliği, Abduh eğitimi, İkbal benlik felsefesini, Gökalp ise ulusal kültürü öne çıkardı.

Yaygın yanlışTürkiye felsefesini yalnızca Batı felsefesinin tekrarı saymak.
Doğrusu

Ülken, Topçu ve başkaları, kendi bağlamlarından çıkan sorularla çalıştı. Katkıları, tanıtım ve çeviri ile sınırlı değildi.

Yaygın yanlışKültür ve medeniyet ayrımını, kesin bir bilimsel ayrım sanmak.
Doğrusu

Gökalp'in ayrımı bir kuramsal öneriydi. Sonraki düşünürler, ayrımın nerede çizileceğini ve ayrımın kendisinin geçerli olup olmadığını tartıştı.

Kendin dene

Aklında kalsın

Beş cümlede dersin iskeleti.

Modern İslam ve Türkiye düşüncesi, yüzyıllık bir düşünce geleneğinin modern bilim, modern eğitim ve modern devletle karşılaşmasından doğdu. Abduh akıl ile vahyin çelişmediğini ve bağımsız yorumun gerekli olduğunu savundu.

İkbal, dinî düşüncenin yeniden kurulması gerektiğini ve ictihadın bir hareket ilkesi olduğunu söyledi. Gökalp, kültür ile medeniyeti ayırarak, bir ulusun kendi özgünlüğünü koruyarak ortak bir medeniyete katılabileceğini savundu.

Bu düşünce, eğitim reformlarının, yeni okulların ve gazetelerin yayılmasıyla toplumsal bir projeye dönüştü. Türkiye'de üniversitelerde felsefe bölümleri kuruldu ve çeşitli düşünürler bu ortamda çalıştı.

Bu düşünceye üç itiraz yöneltildi. Batı'ya fazla uyduğu, özgün olmadığı ve bir devlet projesinin aracı hâline geldiği söylendi.

Bu yüzden modern İslam ve Türkiye düşüncesi, bir karşılaşmayı düşünmenin yollarını açan güçlü bir gelenek olarak, ama Batı'ya uyma, özgünlük ve siyasetle ilişki konularında tartışmalı bir gelenek olarak yaşıyor.

Sonraki derse köprü

İkbal, Hindistan yarımadasında yetişti ve düşüncesini, Doğu'nun ve Batı'nın mirasları arasında kurdu. Bu yarımada, felsefenin çok eski ve çok zengin bir başka geleneğinin de yurdudur. Bu gelenek, İslam düşüncesinden çok önce, kendi soruları, kendi kavramları ve kendi okullarıyla gelişmişti.

O gelenekte insanın kimliği, bilginin kaynağı ve kurtuluşun yolu üzerine yüzyıllar süren bir tartışma vardı. Okullar birbirine itiraz etti, birbirinin akıl yürütmesini sınadı ve bir felsefe dili kurdu.

Bir sonraki ders yeni bir modülün ilk adımı. Asya gelenekleri bölümü, Hint okulları ile başlıyor: bu felsefe geleneğinin temel sorularını, başlıca okullarını ve tartışma biçimini anlatıyor.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.