Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Beş cümlede dersin iskeleti.
Falsafa, İslam dünyasında Yunan felsefesinin mirasını Arapça'ya çevirerek ve yeni sorularla geliştirerek kurulan felsefi gelenektir. Sekizinci ve dokuzuncu yüzyılda Bağdat'ta bir çeviri hareketiyle yayıldı.
Kindî, hakikati nereden gelirse gelsin kabul etmeyi savundu. Fârâbî, evrenin düzeninden yola çıkarak erdemli şehir kuramını geliştirdi. Râzî, aklı ruhun tedavisi olarak kullanmayı önerdi.
Falsafa bir aktarım olmanın ötesine geçti. İbn Sina gibi düşünürler, Yunan kaynaklarında bulunmayan kuramlar kurdu ve felsefeyi yeni sorulara uyguladı.
Falsafaya üç itiraz yöneltildi. Yalnızca bir aktarım olduğu, dinle uyuşmadığı ve seçkinlere hitap ettiği söylendi.
Bu yüzden falsafa, bir mirası yeniden kuran güçlü bir gelenek olarak, ama dinle ilişkisi ve toplumsal kapsamı konusunda tartışmalı bir gelenek olarak yaşıyor.
Açılış sahnesi
Dokuzuncu yüzyılda Bağdat'ta bir çevirmen, bir odada Yunanca bir metnin başında oturuyor. Yanında bir yardımcı var, önünde iki dilde sözlükler, çevrilecek kelimelerin listesi. Metin bir mantık kitabı. Yunanca'da tek bir sözcükle anlatılan bir kavramın, Arapça'da tam bir karşılığı yok.
Çevirmen, bir kelimeyi denemek için yardımcısına dönüyor. "Bunu şöyle çevirsek," diyor, "okuyan anlar mı?" Yardımcı başını sallıyor. Bir başka kelime öneriyor. İkisi saatlerce tartışıyor ve sonunda bir karara varıyorlar. Bu karar, yüzyıllar boyunca kullanılacak bir felsefe sözcüğünü oluşturuyor.
Bu sahne, dünya felsefelerine yaptığımız kuşbakışının İslam ve Türk düşüncesi bölümünün ikinci durağını, falsafayı anlatıyor. Bir felsefe geleneğinin, bir başka dilde nasıl yeniden kurulduğunu, bu kurulumun yalnızca bir aktarım mı yoksa yeni bir başlangıç mı olduğunu bu derste soracağız.
Bu derste ne olacak
Önce falsafanın ne olduğunu ve kelâmdan nasıl ayrıldığını göstereceğiz. Sonra üç kaynağı izleyeceğiz. Kindî, Yunan felsefesini Arapça'ya taşıyanların ilk büyük savunucusuydu. Fârâbî, bu mirası bir toplum düşüncesine dönüştürdü. Râzî ise felsefeyi hekimlikle birleştirerek ruhun tedavisi üzerine yazdı.
Ardından üç itirazı tartacağız. Biri falsafanın yalnızca bir aktarım olduğu görüşünü, biri felsefenin dinle uyuşup uyuşmadığını, üçüncüsü de bu düşüncenin kimlere hitap ettiğini sorguluyor.
Sonda bu geleneğin sonraki yüzyıllara ne bıraktığını ve neyin unutulduğunu soracağız. Bu soru, falsafanın Avrupa'ya da geçtiğini ve Latince çevirilerle Orta Çağ okullarında, yani bir önceki bölümde gördüğümüz düzenin içinde okunduğunu hatırlatıyor.
Merkez soru
Sorumuz şu: bir felsefe geleneğini başka bir dile ve başka bir inanç dünyasına taşımak, yalnızca bir aktarım mıdır, yoksa yeni bir felsefe kurmak mıdır?
Ölçülü iddiam şu: falsafa, Yunan mirasını Arapça'ya çevirmekle kalmayıp onu yeni sorularla ve yeni kavramlarla geliştirdi, ama dinle ilişkisi ve kimlere hitap ettiği konusunda kendi çağında da sonraki yüzyıllarda da ciddi itirazlarla karşılaştı.
Sıfır noktası
Falsafanın doğduğu ortam, sekizinci ve dokuzuncu yüzyılda Bağdat'ta gelişen büyük bir çeviri çalışmasıydı. Halifeler ve zengin hâmiler, Yunanca, Süryanice ve başka dillerdeki bilim ve felsefe metinlerinin Arapça'ya çevrilmesini destekledi. Bu desteğin tam biçimi, özellikle Beytülhikme denen kurumun ne kadar örgütlü olduğu, tarihçiler arasında tartışmalıdır. Ama çevirilerin geniş ve sürekli yapıldığı iyi belgelidir.
Bu çeviri hareketinin ilk büyük felsefi savunucusu Kindî'ydi. Kindî, dokuzuncu yüzyılda yaşadı ve Arapların filozofu diye anıldı.
Argümanın yapısı
Falsafanın çalışma biçimi, dört adımlık bir yapıyla özetlenebilir.
Birinci adım: bilgi, insanların ortak bir mirasıdır ve hakikat, kimin ağzından çıkarsa çıksın değerlidir. Bu tutum, Yunan mirasının benimsenmesini mümkün kıldı.
İkinci adım: bu miras, sistemli olarak çevrildi ve yorumlandı. Mantık, doğa felsefesi, ruh kuramı ve metafizik alanlarında Yunan metinleri Arapça'da okunur hâle geldi.
Üçüncü adım: bu metinler, yeni sorulara uygulandı. İnsanın bilgisinin kaynağı, Tanrı'nın niteliği ve toplumun en iyi düzeni gibi sorular, kendi inanç ortamında ele alındı.
Dördüncü adım: bu çalışma, yeni bir felsefe geleneği oluşturdu. Fârâbî, İbn Sina ve İbn Rüşd, Yunan mirasını devraldı ama kendi sorularını ve kendi sistemlerini kurdu.
Bu yapı, falsafayı yalnızca bir çeviri işi olmaktan çıkarıp bir düşünme geleneği hâline getirdi ve sonraki yüzyıllarda hem doğuya hem batıya yayılan bir kavram dağarcığı oluşturdu. Zorunlu varlık, mümkün varlık ve akıl gibi kavramlar bu dağarcığın içinde şekillendi.
Fârâbî'nin bir başka önemli katkısı, dinin ve felsefenin ilişkisini tartışmasıydı. Ona göre felsefe, hakikati kanıtlarla ve kavramlarla anlatırken, din aynı hakikati imgeler ve benzetmelerle anlatır. Böylece felsefe ile din, aynı gerçeğin iki farklı anlatım biçimi olarak düşünülebilir.
Görüşler ve pozisyonlar
Falsafanın niteliği konusunda üç görüş var.
Birinci görüş, falsafayı bir aktarım geleneği olarak okur. Buna göre bu düşünürler, Yunan mirasını korudu ve taşıdı. Kendi katkıları, çoğunlukla Yunan düşüncesini Arapça'da açıklamaktı.
İkinci görüş, falsafayı özgün bir felsefe olarak okur. Buna karşılık ilk okuma aktarıma bakıyor. Bu okuma, İbn Sina'nın varlığı zorunlu ve mümkün olarak ayıran kuramı, Fârâbî'nin toplum düşüncesi ve Kindî'nin bilgi anlayışı gibi katkıların Yunan kaynaklarında bulunmadığını vurgular.
Üçüncü görüş, falsafayı bir kurumsal ve toplumsal olay olarak okur. Oysa ilk iki okuma fikirlere bakıyor. Bu okuma, felsefenin halifelerin, vezirlerin ve zengin hâmilerin desteği olmadan bu kadar yayılamayacağını, bu desteğin de felsefenin nelerle uğraşabileceğini etkilediğini söyler. Bir hâmi mantığı ve hekimliği desteklemeyi, metafiziği ise ihtiyatla karşılamayı tercih edebilirdi.
En güçlü itiraz
Falsafaya üç yönden ciddi itiraz yapıldı.
Falsafanın savunucusu bu itirazlara şöyle cevap verebilir. Falsafa, Yunan mirasından beslendi ama kendi sorularını ve kavramlarını üretti. Dinle gerilim, tartışmanın ciddiyetinin bir işaretidir. Seçkinlere hitap etme sorunu ise, felsefenin her dönemde yüz yüze kaldığı bir sorundur.
Açık kalan sorular
Bir felsefe geleneğini başka bir dile taşırken, ne kadarı aktarılır, ne kadarı yeniden kurulur? Çeviride kaybolan ve kazanılan şeyler, felsefenin ne olduğu hakkında bir şey söylüyor mu?
Akıl ile vahiy, aynı hakikatin iki anlatım biçimi olabilir mi? Bu görüş, iki tarafı da memnun etmeyebilir: din, kendi anlatımını bir felsefenin imgesi olarak göstermeyi reddedebilir, felsefe ise imgeyi bir ikinci sınıf anlatım sayabilir.
Felsefe kimin işidir? Bir felsefi görüşün halk için ayrı, seçkinler için ayrı anlatılması meşru mu? Bu soru, bugünün bilim iletişiminde de geçerli. Bir uzman, karmaşık bir sonucu halka anlatırken, ne kadarını basitleştirebilir ve basitleştirme nerede yanıltıcı olmaya başlar?
Yaygın hatalar
Yaygın yanlışFalsafayı Yunan felsefesinin Arapça bir tekrarı sanmak.
Falsafa, Yunan mirasını devraldı ama yeni sorular sordu ve yeni kuramlar kurdu. İbn Sina'nın varlık kuramı buna bir örnek.
Yaygın yanlışFalsafayı ve kelâmı aynı şey saymak.
İkisi de akılla çalıştı ama farklı yollarla. Kelâm, inancın savunulması ve temellendirilmesiyle başlar. Falsafa ise Yunan felsefesinin araçlarıyla, sonucu baştan belirlemeden, genel bir varlık ve bilgi araştırması yapmayı hedefler.
Yaygın yanlışFilozofların dini reddettiğini sanmak.
Kindî, Fârâbî ve İbn Sina, kendilerini inançlı sayıyordu. Görüşleri, dinî öğretiyi felsefi araçlarla anlamaya çalışıyordu. Bazı sonuçları inançla çeliştiği için eleştirildi ama amaçları dini yıkmak değildi.
Yaygın yanlışTercüme hareketini yalnızca Müslümanların çabası sanmak.
Çevirmenlerin çoğu Süryanice konuşan Hristiyanlardı ve hareketin desteğine farklı inançlardan insanlar katıldı. Hareket, bir topluluğun değil, birçok topluluğun ortak çalışmasıydı.
Kendin dene
Aklında kalsın
Beş cümlede dersin iskeleti.
Falsafa, İslam dünyasında Yunan felsefesinin mirasını Arapça'ya çevirerek ve yeni sorularla geliştirerek kurulan felsefi gelenektir. Sekizinci ve dokuzuncu yüzyılda Bağdat'ta bir çeviri hareketiyle yayıldı.
Kindî, hakikati nereden gelirse gelsin kabul etmeyi savundu. Fârâbî, evrenin düzeninden yola çıkarak erdemli şehir kuramını geliştirdi. Râzî, aklı ruhun tedavisi olarak kullanmayı önerdi.
Falsafa bir aktarım olmanın ötesine geçti. İbn Sina gibi düşünürler, Yunan kaynaklarında bulunmayan kuramlar kurdu ve felsefeyi yeni sorulara uyguladı.
Falsafaya üç itiraz yöneltildi. Yalnızca bir aktarım olduğu, dinle uyuşmadığı ve seçkinlere hitap ettiği söylendi.
Bu yüzden falsafa, bir mirası yeniden kuran güçlü bir gelenek olarak, ama dinle ilişkisi ve toplumsal kapsamı konusunda tartışmalı bir gelenek olarak yaşıyor.
Sonraki derse köprü
Falsafa, hakikate akıl ve kanıt yoluyla ulaşmayı öne çıkardı. Bu yaklaşımın en sert eleştirilerinden biri, onun hakikatin yalnızca bir yönünü yakaladığını söylüyordu. Bazı düşünürlere göre insan, hakikati yalnızca kavramlarla değil, yaşayarak, içsel bir deneyimle de tanıyabilirdi.
Gazâlî, filozofları eleştirdikten sonra, kendi kuşku ve arayış dönemini anlattığı yapıtında, akıl yürütmenin kesin bilgiye ulaştırmadığını fark ettiğini ve kalbin yolunu izlemeye yöneldiğini söyler. Bu yol, sonraki yüzyıllarda büyük bir felsefi ve yaşamsal gelenek hâline geldi.
Bir sonraki ders bu geleneği ele alıyor. Tasavvuf, bilginin yalnızca kavramlarla değil, içsel bir deneyimle, ruhun terbiyesiyle ve sevgiyle kazanılabileceğini savunan düşünce ve yaşam biçimini anlatıyor.