Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Beş cümlede dersin iskeleti.
Varoluşçuluk, insanın önceden belirlenmiş bir doğası olmadığını, kendi seçimleriyle kim olacağını kurduğunu savunan felsefedir. Sartre bunu özden önce varoluş ilkesiyle ve kötü niyet kavramıyla anlattı.
Beauvoir, özgürlüğün her zaman belirli bir durumda yaşandığını, bu durumun kişinin seçeneklerini genişletebildiğini ya da daraltabildiğini gösterdi. Camus ise anlamsız bir dünyada başkaldırıyı bir tutum olarak savundu.
Varoluşçuluğa üç güçlü itiraz yöneltildi. Özgürlüğün fazla vurgulandığı, seçimin ölçütsüz kaldığı ve dilin belirsiz olduğu söylendi.
Savunucular, özgürlüğün koşullara verilen cevap olduğunu, seçimin insanlığa örnek olması gerektiğini ve yazıların bir deneyimi açığa çıkardığını belirtti. Bu cevaplar itirazları tümden gidermez.
Bu yüzden varoluşçuluk, rollerin ardına saklanmanın bir kendini aldatma olduğunu gösteren güçlü bir uyarı olarak, ama koşulların ağırlığı ve seçimin ölçütü konusunda eksik bir cevap olarak yaşıyor.
Açılış sahnesi
Bir kafede bir garson, tepsiyi dengeli tutarak masalar arasında ilerliyor. Adımları düzenli, hareketleri hafif abartılı, sesi fazla nazik. Sanki bir garson olmak, kendisine verilmiş bir rolü kusursuz oynamak anlamına geliyor.
Bir müşteri onu izlerken şunu düşünüyor: bu adam, garson olmayı gerçekten yaşıyor mu, yoksa bir garson taklidi mi yapıyor? Garsonun kendisi de bu soruya bir cevap veremezdi. Kendini işiyle o kadar özdeşleştirmiş ki, işin dışında kim olduğunu düşünmeyi bırakmış.
Bu küçük sahne, yirminci yüzyıl ortasının en çok konuşulan felsefelerinden birinin çıkış noktası. Sartre kuramını büyük sözcüklerle değil, sıradan bir kafe sahnesiyle başlattı. Bir insan, kendini bir rolden, bir meslekten ya da bir kimlikten ibaret saymaya başladığında, neyi unutuyor? Bu derste, bu soruya kendine has bir cevap veren geleneği, varoluşçuluğu, kurucularıyla ve itirazlarıyla inceleyeceğiz.
Bu derste ne olacak
Önce varoluşçuluğun ne olduğunu ve önceki derste gördüğümüz köklerden nasıl ayrıldığını göstereceğiz. Kökler bir tavırdı. Bu ders, o tavrın 1940'larda Fransa'da bir felsefeye dönüştüğü yere bakıyor.
Sonra üç düşünürü izleyeceğiz. Sartre, insanın önceden belirlenmiş bir özü olmadığını savundu. Beauvoir, özgürlüğün her zaman belirli bir durumda yaşandığını gösterdi. Camus ise dünyanın anlamsızlığı karşısında insanın nasıl davranabileceğini sordu.
Ardından üç itirazı tartacağız. Biri özgürlüğün fazla vurgulandığını, biri seçimin ölçütsüz kaldığını, üçüncüsü de bu geleneğin dilinin belirsizliğini söylüyor.
Sonda varoluşçuluğun bir felsefe okulu mu, bir tavır mı, yoksa bir ahlak öğretisi mi olduğunu soracağız.
Merkez soru
Sorumuz şu: insanın önceden verilmiş bir doğası ya da amacı yoksa, nasıl yaşayacağını neye dayanarak seçer?
Ölçülü iddiam şu: varoluşçuluk, insanın kendi seçimlerinden kaçamayacağını ve rollerin ardına saklanmanın bir kendini aldatma olduğunu güçlü biçimde gösterdi, ama seçimin nasıl yönlendirileceği ve koşulların ağırlığı konusunda sorular bıraktı.
Sıfır noktası
Varoluşçuluk, Fransa'da Paris'in işgal yıllarında ve savaştan sonra bir moda hâline geldi. Kafelerde, tiyatrolarda, romanlarda bu düşüncelerle karşılaşmak mümkündü. Ama gelenek, bir modadan çok daha derindi ve kökleri geçen derste gördüğümüz Kierkegaard, Nietzsche ve Dostoyevski'ye uzanıyordu. Sartre ve Beauvoir, Husserl ile Heidegger'in fenomenolojik yöntemini de benimsemişti: deneyimi kuramlara sığdırmadan, olduğu gibi betimlemek.
Sartre'ın en bilinen cümlesi, varoluşun özden önce geldiğiydi. Bir kâğıt açacağı, yapılmadan önce bir amaçla tasarlanmıştır: kâğıt açmak. Özü, varlığından önce gelir. İnsan için ise durum tersine işler. İnsan önce vardır, dünyada kendini bulur ve kim olacağını sonradan kendi eylemleriyle belirler.
Argümanın yapısı
Varoluşçu düşüncenin gerekçesi dört adımda özetlenebilir.
Birinci adım: nesnelerin bir doğası vardır ve ne olacakları, ne için yapıldıklarıyla belirlenir. İnsan için böyle bir önceden belirlenmiş amaç bulunmuyor.
İkinci adım: bu yüzden insan, kim olacağını kendi seçimleriyle kurmak zorunda. Seçmemek de bir seçimdir.
Üçüncü adım: seçim, kişiye yalnızca özgürlük değil, ağır bir sorumluluk da yükler. Kişi, seçtiği her şeyle birlikte, kendi yaşamını ve dolaylı olarak insanlığa dair bir görüntüyü de seçmiş olur.
Dördüncü adım: bu yükün ağırlığı, kaygı doğurur. İnsanlar bu kaygıdan kaçmak için kendilerini rollerin, kimliklerin ve koşulların arkasına saklar. Bu saklanma, kötü niyettir.
Bu yapı, varoluşçuluğun temel hareketini gösteriyor. Ama üç düşünür bu yapıyı farklı yönlere çekti ve bu farklar, geleneğin neden tek bir öğreti olarak anlaşılmasının zor olduğunu açıklıyor.
Görüşler ve pozisyonlar
Varoluşçuluğun ne olduğu konusunda üç görüş var.
Birinci görüş, varoluşçuluğu belirli bir felsefe okulu olarak okur. Buna göre bu, 1940'larda Fransa'da Sartre çevresinde biçimlenen, belirli kavramlar ve ilkeleri olan bir öğretidir.
İkinci görüş, varoluşçuluğu daha geniş bir tavır olarak okur. Buna karşılık ilk okuma dar bir grubu kapsıyor. Bu okuma, Kierkegaard'dan Camus'ye kadar uzanan ve bireyin kendi varoluşunu felsefenin merkezine koyan bir tutum olduğunu söyler. Camus'nün kendisi, varoluşçu diye adlandırılmayı reddetmişti.
Üçüncü görüş, varoluşçuluğu bir ahlak öğretisi olarak okur. Oysa ilk iki okuma varlık ve özgürlük üzerine. Bu okuma ise Sartre'ın "varoluşçuluk bir hümanizmdir" iddiasını öne çıkarır: kişi kendisini seçerken tüm insanlığı seçmiş olur ve bu, ağır bir ahlaki yükümlülük doğurur.
En güçlü itiraz
Varoluşçuluğa üç yönden ciddi itiraz yapıldı.
Varoluşçuluğun savunucusu bu itirazlara şöyle cevap verebilir. Özgürlük vurgusu, koşulların yokluğunu değil, koşullara verilecek cevabın kişiye ait olduğunu söylüyor. Ölçüt sorununda ise, seçimin başkaları için de bir örnek olması, keyfîliğe karşı bir sınır getiriyor. Dil konusunda da, yazıların bir kısmının bilimsel bir kuram değil, deneyimi açığa çıkarmaya yönelik olduğu belirtiliyor.
Açık kalan sorular
Özgürlük ile koşullar arasındaki oran nasıl kurulmalı? Bir kişinin sorumluluğu, seçenekleri daraldıkça azalıyor mu, yoksa bir noktadan sonra kişinin cevabının kendine ait olduğu söylenebilir mi?
Kötü niyet kavramı, gündelik hayatta nasıl kullanılabilir? Bir kişiye "kendini aldatıyorsun" demek, onun yerine yargıda bulunmak değil mi? Kendini aldatan kişi çoğu zaman aldandığını bilmez ve dışarıdan gelen bir uyarı onu yalnızca savunmaya iter. Bu ifadenin ne zaman yararlı, ne zaman haksız olduğu belirsiz.
Başkalarının özgürlüğü, kendi özgürlüğümün bir koşulu mu, bir sınırı mı? Beauvoir birinci görüşü savundu. Sartre'ın erken dönem yazılarında ikinci görüş daha ağır basıyordu.
Yaygın hatalar
Yaygın yanlışVaroluşçuluğu, hayatın anlamsız olduğunu söyleyen bir karamsarlık saymak.
Sartre ve Beauvoir, hayatın önceden verilmiş bir anlamı olmadığını, ama kişinin ona bir anlam verebileceğini söyledi. Bu, bir umutsuzluk değil, bir yükümlülük çağrısı ve kişiye, hazır bir anlam beklemek yerine kendi anlamını kurma sorumluluğu veriyor.
Yaygın yanlışVaroluşçuluğu "canın ne istiyorsa onu yap" olarak okumak.
Özgürlük, sorumluluğun ağırlığıyla birlikte gelir. Sartre, seçimin tüm insanlığa yönelik bir görüntü taşıdığını söyler. Bu, keyfî bir istek değil.
Yaygın yanlışCamus'yü varoluşçu saymak.
Camus bu adlandırmayı reddetti. Absürt fikrini varoluşçularla paylaşsa da, felsefe sistemleri kurmaya ve bazı sonuçlarına karşı çıktı. Ona göre başkaldırı, birlikte insan olmanın bir ifadesiydi.
Yaygın yanlışBeauvoir'ı Sartre'ın öğrencisi olarak okumak.
Beauvoir, kendi özgün katkılarını, özellikle durumlanmış özgürlük ve ahlak üzerine düşüncelerini geliştirdi. İkisi birbirini etkiledi ve birbirinden ayrılan noktalar da vardı.
Kendin dene
Aklında kalsın
Beş cümlede dersin iskeleti.
Varoluşçuluk, insanın önceden belirlenmiş bir doğası olmadığını, kendi seçimleriyle kim olacağını kurduğunu savunan felsefedir. Sartre bunu özden önce varoluş ilkesiyle ve kötü niyet kavramıyla anlattı.
Beauvoir, özgürlüğün her zaman belirli bir durumda yaşandığını, bu durumun kişinin seçeneklerini genişletebildiğini ya da daraltabildiğini gösterdi. Camus ise anlamsız bir dünyada başkaldırıyı bir tutum olarak savundu.
Varoluşçuluğa üç güçlü itiraz yöneltildi. Özgürlüğün fazla vurgulandığı, seçimin ölçütsüz kaldığı ve dilin belirsiz olduğu söylendi.
Savunucular, özgürlüğün koşullara verilen cevap olduğunu, seçimin insanlığa örnek olması gerektiğini ve yazıların bir deneyimi açığa çıkardığını belirtti. Bu cevaplar itirazları tümden gidermez.
Bu yüzden varoluşçuluk, rollerin ardına saklanmanın bir kendini aldatma olduğunu gösteren güçlü bir uyarı olarak, ama koşulların ağırlığı ve seçimin ölçütü konusunda eksik bir cevap olarak yaşıyor.
Sonraki derse köprü
Varoluşçuluk, kişinin kendi seçimlerine odaklandı. Beauvoir bu çerçevede önemli bir adım attı: özgürlüğü belirli bir toplumsal durumda düşünmek. Kadının konumunu doğal bir özellik değil, toplumun yarattığı bir durum olarak görmek, toplumsal yapıların bireyi nasıl biçimlendirdiğini sormayı gerektirdi.
Bu soru, aynı yıllarda başka bir çevrede daha sistemli biçimde sorulmuştu. Kişinin düşüncelerinin, arzularının ve seçeneklerinin, içinde yaşadığı toplumsal düzenle nasıl şekillendiği, hangi kurumlar ve hangi anlatılar aracılığıyla yeniden üretildiği araştırılıyordu. Bu, bireyin özgürlüğüne verilen önemi sorgulamıyor, ama özgürlüğün önündeki engelleri toplumsal düzeyde arıyordu.
Bir sonraki ders bu çalışmayı tanıtıyor. Eleştirel teori, toplumun düşünceyi, kültürü ve bireyin kendine dair anlayışını nasıl biçimlendirdiğini inceleyerek, bu biçimlenmenin özgürlüğü ne ölçüde sınırladığını sorar.