Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Beş cümlede dersin iskeleti.
Varoluşçuluğun kökleri, on dokuzuncu yüzyılda üç düşünürün, sistem kuran felsefeye ve çağın güvencelerine karşı geliştirdiği tepkilerde yatıyor. Ortak nokta, sorunun biçimi: ben nasıl yaşayacağım?
Kierkegaard, kaygıyı özgürlüğün baş dönmesi olarak tarif etti ve hakikatin bir yönünün, kişinin onunla ilişkisinde kurulduğunu savundu. Nietzsche, değerlerin dinî dayanağının çöktüğünü söyledi ve bunun sonuçlarını üstlenme sorumluluğunu vurguladı.
Dostoyevski, insanı hesaba sığdırmaya çalışan kuramlara karşı, kendi isteğiyle hesap dışına çıkabilen bir kişi çizdi. Bu üç tavır, kararın ortadan kaldırılamayacağını gösterdi.
Bu köklere üç itiraz yöneltildi. Öznelliğin keyfîliğe yol açtığı, toplumsal koşulların yok sayıldığı ve üç yazarın aynı çatı altına sığmadığı söylendi.
Bu yüzden varoluşçuluğun kökleri, yaşam sorularında kişinin kararını ciddiye almayı öğreten güçlü bir mirası, ama bu kararın nasıl yönlendirileceği konusunda eksik bir cevabı birlikte taşıyor.
Açılış sahnesi
Bir kişi, gece yarısı, bir yol ayrımında duruyor. Bir yanda tanıdık bir iş, düzenli bir gelir ve herkesin onayladığı bir hayat var. Öbür yanda henüz hiçbir garantisi olmayan bir yol duruyor: yeni bir şehir, yeni bir uğraş, belki başarısızlık.
Kimse ona hangisini seçmesi gerektiğini söyleyemiyor. Danıştığı herkes bir öneri veriyor ama öneriler birbirini tutmuyor. Bir kitapta ya da bir kuramda da cevabı bulamıyor, çünkü hiçbir kuram onun yerine karar vermiyor.
Bu kişi, bir noktada şunu fark ediyor: cevap, dışarıda bulunacak bir bilgi değil. Karar onun ve karara katlanacak olan da o. Bu derste, bu fark ediş etrafında biçimlenen ve varoluşçuluk denen geleneğin köklerine bakacağız. Kökler, on dokuzuncu yüzyıl düşünürlerinin, sistem kuran felsefeye ve çağın güvencelerine karşı geliştirdikleri üç ayrı tepkide yatıyor.
Bu derste ne olacak
Önce varoluşçuluğun ne demek olduğunu, ve neden bir okul olmaktan çok bir tavır olarak anlaşıldığını ayıracağız. Sonra üç kökü tek tek göreceğiz.
İlk kök Kierkegaard. Ona göre asıl soru, evrensel bir hakikat değil, tek tek bir kişinin nasıl yaşayacağı. İkinci kök Nietzsche. Ona göre eski değerlerin dayanağı çökmüştü ve yenisini insanın kendisi yaratmalıydı. Üçüncü kök Dostoyevski. Bir romancı olarak, insanı hesaba sığdırmaya çalışan her kuramın karşısına tuhaf, direnen, öngörülemeyen bir kişi çıkardı.
Ardından üç itirazı tartacağız. Biri öznelliğin keyfîliğe kapı açtığını, biri bireyin toplumsal koşulları yok saydığını, üçüncüsü de bu üç düşünürün aynı çatı altına konamayacağını söylüyor.
Sonda bu köklerden geriye ne kaldığını, felsefeye kalıcı olarak ne kattıklarını soracağız. Bu soruya verilecek cevap, gelenekten sonra gelen düşünürlerin neden bu üç yazara döndüğünü de açıklayacak.
Merkez soru
Sorumuz şu: bir kişinin nasıl yaşayacağı sorusu, herkes için geçerli bir kuramla cevaplanabilir mi, yoksa her kişinin kendi kararıyla mı cevaplanmalı?
Ölçülü iddiam şu: varoluşçuluğun kökleri, yaşam sorularının genel kuramlarla tam olarak kapatılamayacağını ve kişinin kararının ortadan kaldırılamayacağını güçlü biçimde gösterdi, ama bu kararın nasıl yönlendirilebileceği sorusunu açık bıraktı.
Sıfır noktası
Varoluşçuluk sözcüğü, yirminci yüzyılın ortasında yaygınlaştı. Ama gelenek çok daha önce, on dokuzuncu yüzyılda, birbirini pek tanımayan birkaç yazarla başladı. Bu yazarlar, felsefenin büyük sistemler kurmaya ve genel doğruları aramaya yönelmiş olmasından rahatsızdı. Onlara göre bu sistemler, okuyan kişinin kendi yaşamıyla ne yapacağı sorusuna cevap vermeden geçiyordu. Bir sistem, doğumun ve ölümün ne anlama geldiğini soyut biçimde açıklayabilirdi ama sistemi okuyan kişi, kendi doğumunun ve ölümünün ortasında, kendi kararlarını vermek zorundaydı.
Kierkegaard'ın öbür temel fikri, hakikatin bazen öznel bir yönü olduğuydu. Bir kişinin nasıl yaşayacağını genel bir doğru belirlemez. Kişi, doğruyla kendi yaşamındaki ilişkisi içinde, kendini o doğruya adayabilir ya da adayamaz.
Argümanın yapısı
Bu üç kökün ortak akıl yürütmesi, dört adımda özetlenebilir.
Birinci adım: felsefe geleneği, dünyayı ve insanı genel kavramlarla açıklamaya çalıştı. Bu açıklamalar, tek tek kişileri örnek olarak ele aldı.
İkinci adım: ama hiçbir kişi, yaşamını genel bir örnek olarak yaşamıyor. Herkes kendi yaşamını bir kez, kendi koşullarında ve kendi sorumluluğuyla yaşıyor.
Üçüncü adım: bu yüzden yaşam sorularının cevabı, genel bir kuramla tamamlanamıyor ve kuramın söylediği ile kişinin yapması gereken arasında her zaman bir boşluk kalıyor. Kuram kişiye bilgi verebilir ama kararı kişinin yerine veremez.
Dördüncü adım: karar kişide kaldığı için, özgürlüğün bir yükü de var. Kişi hem seçmek hem seçiminin sorumluluğunu taşımak zorunda.
Bu yapı, varoluşçuluğun sonraki biçimlerinin de çekirdeği. Ama üç kök bu yapıya farklı yerlerden ulaşıyor.
Görüşler ve pozisyonlar
Varoluşçuluğun köklerinin ne olduğu konusunda üç görüş var.
Birinci görüş, kökü bir tepki olarak okur. Buna göre bu düşünürler, Hegel'in her şeyi açıklayan sistemine ve akılcı bir dünya düzeni anlayışına karşı çıktı. Kierkegaard'ın Hegel'e yönelttiği kulübe imgesi bunun örneğidir.
İkinci görüş, kökü modernliğin bir krizi olarak okur. Buna karşılık ilk okuma felsefe içi bir tartışmayı öne çıkarıyor. Bu okuma ise bilimin, sanayinin ve şehirleşmenin, insanı eski güvencelerinden kopardığını, düşünürlerin de bu kopuşa cevap verdiğini söyler.
Üçüncü görüş, kökü bir yöntem olarak okur. Oysa ilk iki okuma dış etkenleri sayıyor. Bu okuma, felsefeye, kişinin kendi yaşantısından, birinci tekil şahıstan başlama biçimini asıl yenilik sayar. Buna göre üç yazar, üçü de soruyu "insan nedir" yerine "ben nasıl yaşayacağım" diye sormaya başlamıştır.
Bu üç okuma birbirini dışlamıyor ama hangisine ağırlık verildiği, gelenekten ne beklediğimizi de belirliyor. Birinci okumayı seçen, varoluşçuluğu bir felsefe tartışmasının devamı olarak görür. İkincisini seçen, onu çağın ruh hâlinin bir ifadesi sayar. Üçüncüsünü seçen ise ondan bir yöntem öğrenmek ister: sorunu, kendi yaşamından başlatarak ele almayı.
En güçlü itiraz
Bu köklere üç yönden ciddi itiraz yapıldı ve bu itirazlar, gelenekten sonra gelen düşünürlerin de uğraştığı sorunları belirliyor.
Bu itirazlara savunucu şöyle cevap verebilir. Kierkegaard ve Nietzsche keyfîliği savunmadı: birincisi seçimi inançla, ikincisi değerlerin yaratılmasını ağır bir sorumlulukla bağladı. Toplumsal koşullar konusunda ise varoluşçuluğun, kişinin kararı ile koşullar arasındaki gerilimi kabul ettiği, koşulları yok saymadığı savunulur.
Açık kalan sorular
Bir kişi kendi değerlerini yaratıyorsa, bu değerleri başkalarına açıklayabilir mi ve başkalarını bağlayabilir mi? Yaratma ile paylaşılabilirlik arasındaki gerilim çözülmüş değil.
Kaygı, çağdaş yaşamda hâlâ özgürlüğün belirtisi mi, yoksa bugün başka nedenleri olan bir psikolojik durum mu? İki okuma arasında sınırı nerede çizmeliyiz? Kierkegaard'ın kaygısı bir tedavi edilecek şey olarak tarif edilmemişti, ama bugün yoğun bir kaygıdan muzdarip biri için felsefi okuma tek başına yeterli değildir ve bu ayrımı görmek, felsefenin kendi sınırını bilmesinin bir parçasıdır.
Genel bilgi ile kişisel karar arasındaki ilişki nasıl kurulmalı? Bir hekimin istatistiği, bir hastanın kendi yaşam kararının yerini tutmaz. Ama kararı istatistiklerden bağımsız vermek de akıllıca görünmüyor.
Yaygın hatalar
Yaygın yanlışVaroluşçuluğu, hayatın anlamsız olduğunu söyleyen bir karamsarlık saymak.
Kierkegaard ve Nietzsche anlamsızlığı ilan etmedi. Anlamın kişiye hazır verilmediğini, kişinin onu kendi yaşamıyla kurması gerektiğini söylediler.
Yaygın yanlışKierkegaard'ı da ateist bir düşünür olarak okumak.
Kierkegaard inançlı bir Hristiyandı ve felsefesini inancın bir kişide nasıl yaşanabileceği sorusu üzerine kurdu. Varoluşçuluk, dinsizlikle özdeş değil.
Yaygın yanlışNietzsche'nin "Tanrı öldü" sözünü bir sevinç çığlığı sanmak.
Metinde bu söz, olayın büyüklüğü karşısında dehşet içinde söyleniyor. Nietzsche, dayanağın çöküşünü bir kayıp ve bir sorumluluk olarak anlatıyor.
Yaygın yanlışÖzgürlüğü, canının istediğini yapmak olarak okumak.
Bu düşünürlerde özgürlük, keyfî istek değil, seçimin ağırlığını taşımaktır. Kierkegaard'ın kaygısı, özgürlüğün rahat bir şey olmadığını gösteriyor.
Kendin dene
Aklında kalsın
Beş cümlede dersin iskeleti.
Varoluşçuluğun kökleri, on dokuzuncu yüzyılda üç düşünürün, sistem kuran felsefeye ve çağın güvencelerine karşı geliştirdiği tepkilerde yatıyor. Ortak nokta, sorunun biçimi: ben nasıl yaşayacağım?
Kierkegaard, kaygıyı özgürlüğün baş dönmesi olarak tarif etti ve hakikatin bir yönünün, kişinin onunla ilişkisinde kurulduğunu savundu. Nietzsche, değerlerin dinî dayanağının çöktüğünü söyledi ve bunun sonuçlarını üstlenme sorumluluğunu vurguladı.
Dostoyevski, insanı hesaba sığdırmaya çalışan kuramlara karşı, kendi isteğiyle hesap dışına çıkabilen bir kişi çizdi. Bu üç tavır, kararın ortadan kaldırılamayacağını gösterdi.
Bu köklere üç itiraz yöneltildi. Öznelliğin keyfîliğe yol açtığı, toplumsal koşulların yok sayıldığı ve üç yazarın aynı çatı altına sığmadığı söylendi.
Bu yüzden varoluşçuluğun kökleri, yaşam sorularında kişinin kararını ciddiye almayı öğreten güçlü bir mirası, ama bu kararın nasıl yönlendirileceği konusunda eksik bir cevabı birlikte taşıyor.
Sonraki derse köprü
Varoluşçuluğun kökleri, inancın ve hakikatin bir kişinin yaşamında ne anlama geldiğini sordu. Hakikat yalnızca bilinen bir şey olmaktan çıkıp, yaşamda ne işe yaradığıyla ilgili bir şey hâline geldi.
Atlantik'in öbür yakasında, aynı yüzyılın sonunda başka düşünürler, benzer bir sorunun daha pratik bir versiyonunu sormaya başladı. Bir fikrin ne anlama geldiğini, o fikri kabul ettiğimizde neyin değişeceğine bakarak anlayabilir miyiz? Bir inancın doğruluğu, onunla yaşadığımızda ortaya çıkan sonuçlardan bağımsız düşünülebilir mi?
Bir sonraki ders bu soruyu ele alan geleneği tanıtıyor. Pragmatizm, fikirlerin anlamını ve değerini, onların yaşamda ve deneyimde yarattığı farka bakarak ölçmeyi önerdi.