Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Beş cümlede dersin iskeleti.
İdealizm, bildiğimiz gerçekliğin zihnin ya da fikrin belirleyici katkısıyla kurulduğunu savunur. Berkeley bunu bir varlık iddiası olarak, Kant bir bilgi iddiası olarak kurdu.
Fichte, Kant'ın bilinemeyen kendinde şeyini sistemden çıkardı. Ona göre ben kendini ve kendi karşıtı olan ben-olmayanı ortaya koyan bir etkinlikti.
Hegel bu etkinliği tarihe yaydı. Tin, dilde, kurumlarda, sanatta ve felsefede gelişen ortak bir süreçti ve diyalektik, bu sürecin kendi içindeki gerilimle ilerleyişiydi.
İdealizme üç itiraz yöneltildi: dış dünya yok sayılıyor, sistem yaşayan insanı unutuyor ve tarihe verilen anlam tehlikeli olabilir. Bu itirazlar idealizmi tümden çürütmez ama sınırlarını gösterir.
Bu yüzden idealizm, bilginin zihinden bağımsız düşünülemeyeceğini ve bilginin tarihsel olduğunu gösteren güçlü bir öğreti olarak kalıyor.
Açılış sahnesi
Bir sabah pencereni açıyorsun ve karşı kaldırımda bir ağaç görüyorsun. Ağaç yeşil, dalları rüzgârla sallanıyor. Sonra kendine bir soru soruyorsun: bu ağacın yeşilliği, sallanışı, yeri, tam olarak nerede? Ağaçta mı, yoksa senin görmende mi?
Gündelik dilde cevap belli. Ağaç dışarıda, sen içeridesin ve göz ikisini birbirine bağlıyor. Ama Kant'ın son derste bıraktığı soru bu cevabı daha karmaşık hâle getirmişti. Ağacı yerinde, renginde, hareketinde bilebiliyorsak, bu bilginin bir kısmı zihnin kalıplarından geliyordu.
Zihnin kalıpları o kadar geniş bir işe yarıyorsa, ağaçtan geriye ne kalıyor? Bu soruya verilen bir cevap ağacın, bildiğimiz hâliyle, zihnin içinde kurulduğunu söyler. Bu derste o cevabın adına, idealizme, bakacağız.
Bu derste ne olacak
Önce idealizmin ne iddia ettiğini ayıracağız. Adı bir fikir, bir ülkü ya da bir ahlaki tutum çağrıştırdığı için sık yanlış anlaşılan bir görüş bu. Oysa felsefede anlamı çok daha dar ve çok daha ilgi çekici.
Sonra iki düşünürün bu fikri nasıl ilerlettiğini izleyeceğiz. Fichte zihni bir etkinlik olarak düşündü. Hegel ise bu etkinliği tarihe ve topluma yaydı.
Ardından üç güçlü itirazı tartacağız. Biri idealizmin dış dünyayı yok saydığını, biri sistemin yaşayan insanı unuttuğunu, üçüncüsü ise tarihe verdiği anlamın tehlikeli olabileceğini söylüyor.
Sonda idealizmden geriye ne kaldığını, kabul etmesek bile ondan neyi öğrenebileceğimizi soracağız.
Merkez soru
Sorumuz şu: bildiğimiz dünya zihnin bir ürünü mü, yoksa zihinden bağımsız bir şeyin yansıması mı?
Ölçülü iddiam şu: idealizm, bilginin nesnesinin zihinden ayrı düşünülemeyeceğini güçlü biçimde savundu ve bilginin tarihsel olarak biçimlendiğini gösterdi, ama zihnin dışındaki dünyayı ciddiye almak için de yeterli bir gerekçe sunamadı.
Sıfır noktası
İdealizmin ilk büyük sözcülerinden biri Kant'tan önce yazmış bir İrlandalı piskopos, George Berkeley'di. Berkeley ampiristti ve ampirizmin ilkesini sonuna kadar götürdü. Bir nesneyi duyumlarımızla tanıyorsak, nesnenin varlığı algılanmasından ayrılamaz. Ona göre var olmak, algılanmak demekti.
Bu, Locke'un boş levhasından çıkan sonuçlardan biriydi. Deneyimden başka bilgi kaynağı yoksa, deneyimin ötesindeki bir maddi dünyadan söz etmenin dayanağı ne? Berkeley bu soruya, dünyanın zihinsel içeriklerden oluştuğunu söyleyerek cevap verdi. Nesnelerin, kimse bakmadığında da var olmasını ise Tanrı'nın onları sürekli algılıyor olmasıyla açıkladı. Bu cevap ilgi çekiciydi ama Berkeley'nin dini bir varsayıma dayanması, idealizmin sonraki biçimlerinin ondan uzaklaşmasına yol açtı.
Kant'ın çözümü bu fikri değiştirdi. Kant kendinde şeyin var olduğunu kabul ediyordu ve bu onu Berkeley'den ayırıyordu. Ama bilgimizin nesnesi, yani görünüş, zihnin kalıplarıyla kurulan şeydi. Kendinde şey ise bilinemiyordu.
Kant'tan sonraki kuşak, bu bilinemeyen şeyi rahatsız edici buldu ve sistemin en zayıf noktası olarak gördü. Bilinemeyen bir şeyin varlığından söz etmek, bilginin dışında kalan bir kavramı sisteme sokmak değil miydi?
Argümanın yapısı
İdealizmin ana argümanı, birbirini izleyen dört adımdan kurulabilir.
Birinci adım şu: bilginin her nesnesi, bir bilinç için nesne. Bilinçten bağımsız bir nesneyi düşündüğümüzde bile onu bilinç içinde düşünüyoruz.
İkinci adım: bu yüzden bilinçten bağımsız bir dünya hakkında konuşmanın ölçütü yok. Ona ulaşmanın yolu, her zaman bilinçten geçiyor.
Üçüncü adım: o hâlde bilginin yapısı, nesnenin değil, bilincin yapısıyla açıklanmalı.
Dördüncü adım: bilincin yapısı sabit bir kalıp değil, gelişen bir etkinlik olarak anlaşılabilir. Bu adım Kant'ı aşan ve Hegel'e götüren adım.
Hegel bu yapıyı tek bir kişinin bilincinden alıp topluma ve tarihe yaydı. Ona göre düşünce, kişilerin kafasında değil, dilde, kurumlarda, sanatta, dinde ve felsefede gelişen ortak bir süreçti.
Görüşler ve pozisyonlar
İdealizmin ne anlama geldiği konusunda üç görüş var.
Birinci görüş, idealizmi bir varlık iddiası olarak okur. Buna göre dünya, en derin düzeyde, zihinsel bir şeydir ve maddi nesneler, zihinsel içeriklerin görünüşüdür. Berkeley'in okuması böyleydi.
İkinci görüş, idealizmi bir bilgi iddiası olarak okur. Buna karşılık, dünyanın kendisi hakkında bir şey söylemez. Yalnızca bilginin nesnesinin, bilginin koşullarıyla ayrılmaz olduğunu söyler. Kant'ın idealizmi çoğunlukla böyle okunur.
Üçüncü görüş, idealizmi tarihsel bir süreç anlatısı olarak okur. Oysa ilk iki okuma bir anın bilgisiyle ilgileniyor. Bu okuma ise düşüncenin zaman içinde nasıl geliştiğini anlatır. Hegel'in idealizmi buna en yakın.
En güçlü itiraz
İdealizme üç yönden ciddi itiraz yapıldı.
İdealizmin savunucusu bu itirazlara şöyle cevap verebilir. Dış dünya, idealizmde yok edilmiyor, yalnızca bilginin koşullarıyla birlikte düşünülüyor ve bu ayrım, elin varlığını değil, elin varlığından ne anladığımızı sorguluyor. Yaşayan insan da sistemin dışında bırakılmıyor, çünkü Hegel'de bireyin kendi özgürlüğüne ulaşması sürecin amacı sayılıyor.
Açık kalan sorular
Bilginin nesnesini bilinçten ayrı düşünmek gerçekten imkânsız mı, yoksa bu imkânsızlık dilimizin ve alışkanlıklarımızın bir sonucu mu? Bu soruya verilen cevap, idealizmin ne kadar sağlam olduğunu belirliyor, çünkü idealizmin ilk adımı tam olarak bu imkânsızlığa dayanıyor. Bilim insanları, insan gözünün hiç görmediği evrenin geçmişini yeniden kurarken, bilinçten bağımsız bir dünyayı düşünmüş oluyorlar mı, yoksa yalnızca çok uzak bir bilinç içeriğini mi düşünüyorlar?
Düşüncenin tarihsel olarak gelişmesi, gelişmenin yönünü de belirler mi? Hegel bir yön gördü. Ondan sonra gelen pek çok düşünür, tarihte bir yön olduğunu kabul etmeyi reddetti.
Bir düşünce sistemi tamamlanmış sayılabilir mi? Hegel sisteminin bir tür tamamlanmışlığa ulaştığını düşünür gibi okunmuştur. Bu okuma doğruysa, sonraki düşünce sistemin ötesine nasıl geçebilir?
Yaygın hatalar
Yaygın yanlışİdealizmi, ülkü peşinde koşmak ya da iyimser olmak sanmak.
Felsefede idealizm bir ahlaki tavır değil, bir bilgi ve varlık görüşü. Bir kişi hem idealist hem karamsar olabilir. İkisi arasında bir bağ yok.
Yaygın yanlışİdealistlerin dış dünyanın var olmadığını düşündüğünü sanmak.
Berkeley'in görüşü buna yakın olsa da idealistlerin çoğu, dünyanın varlığını inkâr etmez. Söyledikleri şey, dünyayı bilme biçimimizin ve dünyanın bilgimizdeki yerinin ayrı düşünülemeyeceği.
Yaygın yanlışHegel'in diyalektiğini yalnızca "tez, antitez, sentez" olarak bilmek.
Bu üçlü, sonradan yapılmış bir kısaltma. Hegel'in kendi anlatımı daha çok, bir görüşün kendi içindeki gerilim yüzünden dönüşmesi üzerine kurulu ve bu dönüşüm, her zaman üç aşamalı bir şemaya uymuyor.
Yaygın yanlışHegel'i tarihin sonunu ilan etmiş biri olarak okumak.
Bu okuma çoğu zaman tartışmalı. Hegel'in metinleri, tarihte özgürlüğün bilincinin geliştiğini söyler. Bunun ne zaman ve nasıl tamamlandığı ise metinlerin farklı okumalara açık bıraktığı bir sorudur.
Kendin dene
Aklında kalsın
Beş cümlede dersin iskeleti.
İdealizm, bildiğimiz gerçekliğin zihnin ya da fikrin belirleyici katkısıyla kurulduğunu savunur. Berkeley bunu bir varlık iddiası olarak, Kant bir bilgi iddiası olarak kurdu.
Fichte, Kant'ın bilinemeyen kendinde şeyini sistemden çıkardı. Ona göre ben kendini ve kendi karşıtı olan ben-olmayanı ortaya koyan bir etkinlikti.
Hegel bu etkinliği tarihe yaydı. Tin, dilde, kurumlarda, sanatta ve felsefede gelişen ortak bir süreçti ve diyalektik, bu sürecin kendi içindeki gerilimle ilerleyişiydi.
İdealizme üç itiraz yöneltildi: dış dünya yok sayılıyor, sistem yaşayan insanı unutuyor ve tarihe verilen anlam tehlikeli olabilir. Bu itirazlar idealizmi tümden çürütmez ama sınırlarını gösterir.
Bu yüzden idealizm, bilginin zihinden bağımsız düşünülemeyeceğini ve bilginin tarihsel olduğunu gösteren güçlü bir öğreti olarak kalıyor.
Sonraki derse köprü
Hegel için tarihin anlamı, özgürlük bilincinin gelişmesiydi. Bu düşünce, on dokuzuncu yüzyılın en çok tartışılan sorularından birini öne çıkardı: özgürlük tam olarak nedir ve kimin özgürlüğü korunmalı?
İdealizm bu soruyu tarihin ve toplumun büyük çerçevesinde sordu. Ama bu çerçeve kişiye ne yapacağını söylemekte zayıf kaldı. Bir kişi ile devlet arasında, bir kişinin kendi yaşamını yönetme yetkisi ile toplumun ortak kuralları arasında sınır nerede çekilmeliydi?
Bir sonraki ders bu soruya farklı, daha somut bir cevap veren geleneği tanıtıyor. Liberalizm, özgürlüğü büyük bir tarih anlatısından değil, bireyin kendi hayatı üzerindeki hakkından yola çıkarak düşündü.