Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Beş cümlede dersin iskeleti.
Rönesans hümanizmi iki cephede kopuş üretti: biri yöntemde, öteki insan doğasına dair içerikte.
Yöntemde Ficino'nun Platon çevirisi ve Erasmus'un Yunanca İncil'i, yorumcu zinciri yerine doğrudan kaynağa dönmeyi gösterdi. Valla'nın sahte fermanı çürütmesi bu yöntemin gücünü kanıtladı, çünkü otoriteyi kıran şey bir karşı yorum değil, metnin kendi dilinin incelenmesiydi.
İçerikte Pico'nun insan tarifi, sabit doğa zeminini sarstı ve insanı önceden verilmiş bir özün taşıyıcısı değil, kendi doğasını seçimiyle kuran bir varlık olarak resmetti.
Bu kopuş tam değildi, çünkü kaynağa dönüş de Bizans'tan gelen bilginler ve onların taşıdığı el yazmaları gibi tarihsel bir aracılıktan geçti. Otorite de ortadan kalkmadı, yalnızca hangi otoriteye güvenileceği değişti.
Yine de filoloji, kimin otorite olduğundan bağımsız çalışan bir sınama aracı bıraktı ve bu araç sonunda kendi yaratıcılarının sevdiği metinlere de yöneltildi.
Açılış sahnesi
On beşinci yüzyılda genç bir bilgin masasında oturuyor ve önünde eski bir belge duruyor. Belgeye göre Roma imparatoru Konstantin, kiliseye koca bir toprak armağan etmiş. Papalık yüzyıllardır bu belgeyi en güçlü dayanaklarından biri olarak kullanıyor.
Bilgin belgeyi yorumlamaya çalışmıyor, onun yerine dilini inceliyor. Hangi kelimeler kullanılmış, cümleler nasıl kurulmuş, unvanlar nasıl yazılmış, tek tek bakıyor. Kısa sürede tuhaf bir şey fark ediyor: belgenin Latincesi dördüncü yüzyılın Latincesine benzemiyor. Metin, çok daha geç bir dönemin dilini taşıyor.
Sonuç sarsıcı, çünkü belge sahte çıkıyor. Bunu kanıtlamak için bilgin başka bir büyük otoriteye başvurmadı, bir yorumcunun görüşünü de öne sürmedi. Yalnızca metnin kendisine, kelimelerine ve tarihine dikkatle baktı.
Geçen derste Aristoteles'in Yunancadan Arapçaya, oradan Latinceye uzanan uzun yolunu gördük. O dünyada saygın bir yorumcuya güvenmek çoğu zaman yeterli bir gerekçe sayılıyordu. Bu sahnede ise güvenin kendisi sınanıyor ve sınamanın aracı kaynağın kendisi oluyor. Bu tek belge, koca bir dönemin yöntemini küçük bir sahnede özetliyor.
Bu derste ne olacak
Önce hümanistlerin yöntemine bakacağız, yani kaynağa dönüşe. Bu yöntem, bir metni yorumcunun elinden değil, kendi dilinden ve kendi döneminden okumak demek.
Sonra bu yöntemin üç somut uygulamasını izleyeceğiz: bir çeviri, bir okuma topluluğu ve bir İncil baskısı. Üçünde de amaç aynıydı, okurla metin arasındaki aracıyı kaldırmak.
Ardından yöntemden içeriğe geçeceğiz, çünkü hümanizm insan doğası hakkında da çarpıcı bir iddia ortaya attı. Bu iddiaya göre insanın sabit bir doğası yoktur ve insan kendini kendisi biçimlendirir.
Son olarak bu iki kopuşun ne kadar gerçek olduğunu soracağız. Kaynağa dönüş gerçekten aracısız mıydı, insan hakkındaki yeni fikir gerçekten yeni miydi, bunları birlikte tartacağız.
Merkez soru
Rönesans hümanizmi eski gelenekten gerçek bir kopuş mu, yoksa aynı malzemeyi daha iyi araçlarla işleyen bir devam mı?
Ölçülü iddiam şu: hümanizm hem yöntemde hem içerikte gerçek bir kopuş üretti, ama bu kopuş tam değildi.
Yöntemdeki kopuş görece kolay görülüyor, çünkü yorumcu zincirine güvenmek yerine doğrudan kaynağa dönülüyor. İçerikte de bir kopuş var. Aristoteles insanı sabit bir doğayla düşünüyordu, hümanistlerden bazıları ise insanın kendi kendini biçimlendirdiğini ileri sürdü.
Yine de kaynağa dönüşün kendisi de tarihsel bir aracılıktan geçti. Bu gerilim ders boyunca arka planda duracak ve sonda yeniden karşımıza çıkacak.
Sıfır noktası
Önce dersin üzerinde yürüyeceği iki temel kavramı yerine koyalım.
Bu ifade bir çağrı gibi okunabilir: aradaki katmanları sök ve asıl metne git. Ama oraya nasıl gideceğin ayrı bir soru, onun cevabı da ikinci kavramda yatıyor.
Gündelik bir benzetmeyle düşünelim. Elinize dedenizden kaldığı söylenen bir mektup geçiyor ve mektupta dedenizin ölümünden sonra icat edilmiş bir aletten söz ediliyor. Bunun için kimseye sormanız gerekmez, çünkü mektubun kendisi yazıldığı iddia edilen tarihe ait olmadığını gösterir. Filoloji, bu gündelik dikkatin sistemli ve titiz bir hâlidir.
Burada önemli olan, Valla'nın vardığı sonuç kadar izlediği yol. O yol, sonraki kuşakların da kullanabileceği ve kimseye bağlı olmayan bir araç bıraktı.
Argümanın yapısı
Argümanı iki adımda kuralım: önce yöntemi, sonra bu yöntemin insan hakkında ürettiği iddiayı göreceğiz.
Yöntem tarafında hümanistler eski metinlere üç ayrı cephede döndüler. Her cephede hedef aynıydı, çünkü okurla metin arasındaki aracıyı kaldırmak istiyorlardı.
Bu çeviri yalnızca masa başında yapılan bir kitap işi olarak kalmadı. Çevresinde yeni bir okuma biçimi de doğdu.
Üçüncü cephe en cesur olanıydı, çünkü bu kez sorgulanan metin kilisenin kendi temel metniydi.
Üç örneğin ortak noktası belli: hepsinde metni kimin yorumladığına bakılmadan metnin kendisine gidiliyor. Ama bu "doğrudan" gidişin ne kadar doğrudan olduğu ayrıca sorulmalı.
Bu itirazı aklımızda tutalım ve içerik tarafına geçelim. Yöntemdeki kopuş, burada insan doğası hakkında bir içerik kopuşuna dönüşüyor.
Bu fikrin doğduğu sahne de ilginç, çünkü genç bir düşünür bütün gelenekleri tek bir büyük tartışmada buluşturmak istiyor.
O açılış konuşmasının merkezinde, akılda kolayca kalan bir merdiven imgesi duruyor.
Heykeltıraş imgesi üzerinde biraz duralım. Bir mermer bloğu kendi başına bir heykel değildir, ona biçimi veren ustanın elidir. Pico insanı hem mermer hem de el olarak düşünüyor, yani biçimlenen malzeme ile biçimlendiren aynı varlık.
Görüşler ve pozisyonlar
Pico'nun insan tarifinin ne kadar yeni olduğu konusunda görüşler ayrılıyor.
Birinci görüşe göre bu gerçekten yeni bir insan anlayışı, çünkü ilk kez insanın türü değil kendi seçimi merkeze konuyor. Bu okumaya göre Pico insanı doğa düzeninin sıradan bir parçası olmaktan çıkarıp kendi tarihinin öznesi yapıyor. Böylece felsefenin insana sorduğu soru da kökten değişiyor.
Buna karşılık ikinci görüş, Pico'nun eski bir dinî fikri yeni bir dille söylediğini savunuyor. Bu fikre göre insan Tanrı suretinde yaratılmıştır ve ona benzeme ya da ondan uzaklaşma özgürlüğü taşır. Bu okumada yeni olan yalnızca ifade biçimi, yani dinî bir sezginin felsefi bir dile çevrilmesi. Pico'nun kendisi de Hristiyan teolojisiyle Yunan felsefesini ayrı görmüyor, ikisinin aynı hakikate işaret ettiğini düşünüyordu.
Üçüncü görüş bu ikisinin arasında duruyor. Ona göre fikrin parçaları eski olabilir, oysa bu parçaların merkeze konması ve insanın onuru adına bir program hâline getirilmesi yeni. Aynı tuğlalarla farklı bir bina kurmak da bir yenilik sayılabilir.
Bu üç görüşten hangisini seçeceğiniz, "yeni" kelimesine ne anlam verdiğinize bağlı. Bir fikrin kökenine mi bakıyorsunuz, yoksa o fikrin bir dönemde gördüğü işe mi, asıl ayrım bu soruda yatıyor.
En güçlü itiraz
İki kopuş iddiasına yöneltilebilecek en köklü itiraz şu: ikisi de göründüğünden daha az radikal olabilir.
Bu itiraz ciddi bir uyarı taşıyor, çünkü hümanistler de sevdikleri yazarları neredeyse kutsallaştırdı. Bu açıdan eski alışkanlık tamamen kaybolmadı, yalnızca yön değiştirdi.
Ama yöntemdeki fark yine de gerçek ve kalıcı. Önceki dönemde bir metnin doğruluğu çoğu zaman yorumcunun otoritesiyle ölçülüyordu, şimdi ise filolojik incelemeyle sınanabiliyor. Valla'nın yaptığı tam olarak buydu. Hangi kaynağın seçildiği değişse de, kaynağı sınama aracı köklü biçimde değişti.
Bu aracın önemli bir özelliği var: kimin otorite sayılacağından bağımsız çalışıyor. Valla'nın yöntemi, ilkesel olarak, hümanistlerin kendi sevdiği bir metne de uygulanabilirdi. Nitekim sonraki yüzyıllarda filoloji, hümanistlerin övdüğü metinleri de sorgulamak için kullanıldı. Araç kendi yaratıcılarına karşı da dönebiliyordu ve bir yöntemin gücü tam da burada görünür.
Açık kalan sorular
Pico'nun dokuz yüz tezinden bazıları kınandı, ama hangi tezlerin neden sorun çıkardığı ayrı bir soru. Kınanan tezlerle insanın onuru tarifi arasında bir bağ var mıydı? Bu sorunun cevabı, bir düşüncenin neden tehlikeli bulunduğunu anlamamıza da yardım eder.
Kaynağa dönüş yöntemi dinî alana da taşındı ve Erasmus'un kilise eleştirisi bunun bir örneği. Peki bir metni düzeltmek, o metne dayanan kurumu da değiştirir mi? Erasmus dinî bir bölünme istemediği hâlde, onun yöntemi sonraki kuşağın tartışmalarını besledi. Bir yöntemin kullanıcısının niyetini aşıp aşamayacağı açık bir soru olarak duruyor.
Bir de daha genel bir soru var. Hiçbir okuma kendi tarihinin dışına çıkamıyorsa, "kaynağa dönüş" ne ölçüde mümkün? Belki kaynağa hiçbir zaman tam ulaşamıyoruz, yalnızca ona biraz daha yaklaşıyoruz.
Yaygın hatalar
Yaygın yanlışRönesans'ı yalnızca sanatsal bir dönem sanmak.
Dönemin güçlü bir felsefi içeriği de var, çünkü insan doğası üzerine yürütülen tartışma ciddi bir metafizik iddia taşıyor. Ressamların ve heykeltıraşların işi bu felsefi zeminden ayrı düşünülemez.
Yaygın yanlış"Kaynağa dönüş"ü tamamen aracısız, saf bir erişim sanmak.
Yunan el yazmalarının Batı'ya ulaşması bile kendi tarihsel koşullarına bağlıydı. Bizans'tan gelen bilginler olmadan bu metinlerin çoğu Batı'da okunamazdı. Hiçbir okuma kendi tarihinin tamamen dışına çıkamaz.
Yaygın yanlışPico'nun insan tarifini Aristoteles'in görüşünün küçük bir düzeltmesi sanmak.
Aradaki fark küçük değil, çünkü biri sabit bir öz varsayıyor, öteki özün kendisinin seçime açık olduğunu söylüyor. Bu, aynı çerçeve içinde bir ayar değil, çerçevenin kendisine yöneltilen bir itiraz.
Yaygın yanlışHümanizmi kilise karşıtı bir hareket sanmak.
Erasmus da Pico da dindar kaldı ve sorguladıkları şey dinin kendisi değildi. Dinin dayandığı metinlerin doğru aktarılıp aktarılmadığını soruyorlardı. İkisi de kilisenin içinden yazdı ve niyetleri yıkmak değil, daha sağlam bir temel kurmaktı.
Yaygın yanlışFicino'nun ve Erasmus'un işini felsefi ağırlığı olmayan teknik bir iş sanmak.
Bir metnin hangi dilden ve hangi el yazmasından geldiği, taşıdığı iddiayı da değiştirebilir. Yanlış çevrilmiş tek bir kelime koca bir öğretiyi yanlış temellendirebilir. Bu yüzden hümanistler dilbilgisini küçük bir zanaat değil, felsefenin bir parçası saydı.
Kendin dene
Aklında kalsın
Beş cümlede dersin iskeleti.
Rönesans hümanizmi iki cephede kopuş üretti: biri yöntemde, öteki insan doğasına dair içerikte.
Yöntemde Ficino'nun Platon çevirisi ve Erasmus'un Yunanca İncil'i, yorumcu zinciri yerine doğrudan kaynağa dönmeyi gösterdi. Valla'nın sahte fermanı çürütmesi bu yöntemin gücünü kanıtladı, çünkü otoriteyi kıran şey bir karşı yorum değil, metnin kendi dilinin incelenmesiydi.
İçerikte Pico'nun insan tarifi, sabit doğa zeminini sarstı ve insanı önceden verilmiş bir özün taşıyıcısı değil, kendi doğasını seçimiyle kuran bir varlık olarak resmetti.
Bu kopuş tam değildi, çünkü kaynağa dönüş de Bizans'tan gelen bilginler ve onların taşıdığı el yazmaları gibi tarihsel bir aracılıktan geçti. Otorite de ortadan kalkmadı, yalnızca hangi otoriteye güvenileceği değişti.
Yine de filoloji, kimin otorite olduğundan bağımsız çalışan bir sınama aracı bıraktı ve bu araç sonunda kendi yaratıcılarının sevdiği metinlere de yöneltildi.
Sonraki derse köprü
Bu ders, kaynağa dönme yönteminin nasıl bir felsefi araca dönüştüğünü gösterdi. Hümanistler bu yöntemi metinlere uyguladı ve dilin kendisini inceleyerek eski belgeleri sınadı.
Bir sonraki kuşak aynı doğrudan bakışı başka bir yöne çevirecek: bu kez kitaplara değil, gökyüzüne ve doğal dünyaya bakacak. Araç da filoloji değil, doğrudan gözlem ve ölçüm olacak.
Sorgulanan otorite de değişecek, çünkü artık bir yorumcunun metni değil, bin yılı aşkın süredir kabul gören bir gökyüzü modeli sınanacak. Sıradaki ders bu yöneliş değişimini, yani Bilimsel Devrim'i işliyor.