İçeriğe geç

P00-D06-M01-04·Antik ve orta dönemler

Geç Antik Çağ

sıfırdan ileri2.231 kelime≈ 15 dk

Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.

Beş cümlede dersin iskeleti.

Kamu düzeni çökerken felsefe, dünyanın içindeki huzuru değil, dünyanın ötesinde değişmeyen bir dayanağı aramaya başladı.

Plotinos, Bir'den zorunlu olarak taşan bir katmanlar dizisi kurdu ve ruhun görevini kendi çabasıyla bu katmanları geri tırmanmak olarak gördü.

Augustinus bu yapıyı Milano'da okuduğu Platoncu kitaplardan devraldı ve kötülüğü ayrı bir güç değil, iyiliğin yoksunluğu olarak yeniden düşündü.

Kaynağı zorunlu taşma yerine özgür yaratma, dönüşü kendi çaba yerine lütuf yaparak yapının taşıyıcı noktalarını değiştirdi.

Ortaya aynı iskelet üzerinde yükselen ama köklerinde ayrılan iki sistem çıktı: biri felsefi bir disiplin, öteki Batı düşüncesini uzun süre biçimlendiren bir teoloji.

Açılış sahnesi

Üçüncü yüzyılın ortasında yaşayan bir Roma vatandaşı düşünün. İmparatorlar birbiri ardına suikaste kurban gidiyor ve tahta çıkan her yeni ad birkaç yıl içinde yeniden düşüyor. Sınırlar aşılıyor, veba kentleri boşaltıyor, para her yıl biraz daha değer kaybediyor.

Geçen dersin Atinalı yurttaşı yalnızca siyasi söz hakkını kaybetmişti. Bu kişinin kaybı daha derin, çünkü kamu düzeninin kendisi artık güvenilir değil ve yarın kentin ayakta kalıp kalmayacağını bile bilmiyor.

Bu yüzden sorduğu soru da değişiyor, çünkü Helenistik okullar dış koşulları kontrol edemeyen kişinin huzurunu nasıl koruyacağını sormuştu. Bu kişi ise imparatorluğun bile kalıcı olmadığını görüyor ve başka bir şey soruyor: değişmeyen, çökmeyen bir şey var mı, varsa ona nasıl ulaşırım?

Stoacının ya da Epikürosçunun huzuru hâlâ bu dünyanın içindeydi. Oysa bu kişi, dünyanın kendisini artık yeterli bir zemin olarak görmüyor. Aradığı şey, dünyanın ötesinde duran ve onunla birlikte çökmeyen bir dayanak.

Bu soruya iki düşünür, aralarında bir buçuk yüzyıla yakın bir zaman farkıyla, iki farklı cevap verdi. İkisi hiç karşılaşmadı, ama ikincisi birincinin metinlerini okuyarak kendi cevabını kurdu.

Bu derste ne olacak

Bu derste Yunan-Roma felsefesinin Hristiyan düşünceyle ilk büyük karşılaşmasını izleyeceğiz. Hattın iki ucunda iki isim duruyor: Plotinos ve Augustinus. Birincisi pagan bir filozof, ikincisi ise Kuzey Afrika'da yaşamış bir Hristiyan piskopos.

Önce Plotinos'un kurduğu sistemi göreceğiz: bu sistemde her şey tek bir kaynaktan taşar ve ruhun görevi o kaynağa geri dönmektir. Sistemi somut kılmak için Plotinos'un hayatından birkaç sahneye bakacağız.

Sonra Augustinus'un bu sistemle nasıl karşılaştığını izleyeceğiz, çünkü Augustinus Plotinos'tan çok şey aldı, ama aldığını üç temel noktada değiştirdi. Dersin ağırlık merkezi de tam olarak bu üç değişiklik.

Son olarak şu soruyu tartacağız: bu değişiklikler gerçek bir dönüşüm mü, yoksa eski yapıya yeni bir ad takmaktan mı ibaret? Kötülük problemiyle özgür irade savunmasını daha önce görmüştük, burada yalnızca Augustinus'un o tartışmaya kattığı özgün hamleye bakacağız.

Merkez soru

Augustinus, Plotinos'un sistemini devralıp Hristiyan bir çerçeveye yerleştirdi, peki bu gerçek bir felsefi dönüşüm müydü, yoksa aynı yapıya kişisel bir Tanrı adı takmaktan mı ibaretti?

Ölçülü iddiam şu: dönüşüm gerçek, çünkü Augustinus yalnızca adı değil, kaynağın niteliğini, dönüşün yolunu ve kötülüğün yerini de değiştiriyor.

Bu üç değişikliği tek tek açmak dersin işi olacak. Birincisi, dünya kaynaktan zorunlu olarak taşmıyor, özgürce yaratılıyor. İkincisi, ruh kaynağa kendi çabasıyla değil, lütufla dönüyor. Üçüncüsü, kötülük artık maddeye bağlı bir uzaklık değil, bir iyiliğin eksikliği olarak okunuyor.

Sıfır noktası

Bu ad ilk bakışta tuhaf gelebilir, çünkü neden bir sayı her şeyin kaynağı olsun? Ama Plotinos burada bir sayıyı kastetmiyor. Kastettiği şey, hiçbir parçaya, hiçbir bölünmeye sahip olmayan bir bütünlük.

Argümanın yapısı

Önce Plotinos'un sistemini kuralım, sonra Augustinus'un onu nasıl devraldığını ve nerede değiştirdiğini görelim.

Bu benzetme sistemi anlamanın anahtarı, bu yüzden onu katmanlı bir çeşmeyle genişletelim. Havuz dolduğunda su kenarlardan taşar ve alttaki havuzu doldurur, oradan da bir alttakine akar. Her havuzdaki su biraz daha bulanık, biraz daha dağınıktır. Plotinos'un evreni de böyle katmanlı bir çeşmeye benzer ve en alttaki havuz maddedir.

Taşma yukarıdan aşağıya iniyorsa, insan ruhu için bir soru doğar: yukarıya geri dönmek mümkün mü? Plotinos'un cevabı evet, ama bu dönüş bir yolculuk gibi dışarıda değil, içeride yapılır.

Şimdi Augustinus'a geçelim: Augustinus gençliğinde, iyi ile kötüyü iki ayrı güç, iki ayrı madde sayan bir öğretiyi izliyordu. Bu öğreti kötülüğü açıklıyor gibiydi, ama Tanrı'yı maddi ve sınırlı bir varlık gibi düşünmeyi gerektiriyordu ve Augustinus bundan hiç tatmin olmuyordu.

Bu fikrin gücü, bir karanlık oda örneğiyle görülebilir, çünkü karanlık odaya konmuş bir nesne değildir. Işığı kapattığınızda gelen şey yeni bir varlık değil, ışığın yokluğudur. Augustinus'a göre kötülük de dünyaya eklenmiş ikinci bir güç değil, iyiliğin çekildiği yerdir.

Augustinus, Platoncu çerçeveyi olduğu gibi almıyor ve üç noktada köklü biçimde değiştiriyor. Bunların üçüncüsü olan kötülüğün yeri, yukarıda zaten görüldü. Plotinos kötülüğü maddeyle, varlık zincirinin en uç ve en yoksul noktasıyla ilişkilendiriyordu. Augustinus'ta ise madde de Tanrı'nın iyi bir yaratısı sayılıyor, kötülük iyilikten yüz çevirmenin sonucu oluyor. Şimdi öteki iki değişikliğe, kaynağa ve dönüşe bakalım.

Görüşler ve pozisyonlar

Augustinus'un Platoncu mirası ne ölçüde koruduğu üzerine felsefe tarihinde iki okuma öne çıkıyor.

Birinci görüşe göre Augustinus esasen Hristiyanlaşmış bir Platoncu, çünkü sistemin iskeleti, yani aşkın bir kaynak, ondan türeyen katmanlar ve ruhun geri dönüşü olduğu gibi duruyor. Bu görüşe göre değişen tek şey, bu iskeletin üzerine giydiği dinî örtü.

Buna karşılık ikinci görüş, bu okumanın mirası fazlasıyla küçümsediğini düşünüyor. Yaratmanın özgürlüğü, kötülüğün yoksunluk olarak konumlanması ve lütfun zorunluluğu birlikte düşünülmeli. Üçü bir araya geldiğinde, insanın Tanrı karşısındaki yeri, Plotinos'taki insanın Bir karşısındaki yerinden temelden farklı oluyor. Bu görüşe göre bir yapıyı devralıp üç temel noktasında tersine çevirmek, onu süslemek değil, başka bir amaç için yeniden dökmektir.

İki görüş aynı metinlere bakıyor ama farklı şeyleri sayıyor. Birincisi ortak kalan kemikleri, ikincisi yer değiştiren kemikleri öne çıkarıyor. Hangisine yakın durduğunuz, bir düşünceyi yapısıyla mı yoksa o yapının taşıdığı yükle mi tanımladığınıza bağlı.

En güçlü itiraz

Bu dönüşüm iddiasına yöneltilebilecek en ciddi itiraz, dönüşümün kendisinin yüzeysel olabileceği.

Bu itiraz ciddiye alınması gereken bir uyarı taşıyor, yine de karşısında bir zayıf nokta duruyor. Değişen yalnızca ad olsaydı, ona bağlı sorulara verilen cevaplar da aynı kalırdı. Yaratma zorunlu mu, özgür mü, kötülük nereye oturuyor ve ruh kendi gücüyle mi yükseliyor?

Oysa bu sorulara verilen cevaplar iki sistemde kökten farklı. Bir sistemin yalnızca örtüsünün değiştiğini söylemek için, örtünün altındaki iskeletin aynı kaldığını göstermek gerekir. Burada görünen tam tersi, çünkü iskeletin taşıyıcı kemikleri yer değiştiriyor.

Açık kalan sorular

Ruhun Bir'le birleşmesi, başka dinlerin mistik birleşme anlatılarına benziyor mu? Bu karşılaştırma bu derste sınanmadı, çünkü tek bir örnekten yola çıkarak genelleme yapmak erken olurdu, bu yüzden soru ayrı bir incelemeyi bekliyor.

Yoksunluk kuramının deprem ya da hastalık gibi doğal kötülüğü ne ölçüde açıkladığı da açık kaldı. İtiraz bölümünde işaret edilen boşluk, kuramın savunucuları için hâlâ zor bir soru.

Plotinos'un dört kez ulaştığı birleşme anı da tartışmaya açık. Bu, Plotinos'un bizzat anlattığı bir deneyim mi, yoksa öğrencisinin abarttığı bir aktarım mı? Elimizdeki kaynak tek bir öğrencinin tanıklığı ve bağımsız bir doğrulaması yok. Bu da deneyime dayanan bir sistemin, o deneyimi aktaranın güvenilirliğine ne kadar bağlı kaldığını gösteriyor.

Yaygın hatalar

Yaygın yanlışPlotinos'un sistemini panteizm sanmak, yani Bir'in dünyadaki her şeyle özdeş olduğunu düşünmek.
Doğrusu

Tam tersine Bir, varlığın bile ötesinde duran, hiçbir şeyle özdeşleşmeyen aşkın bir kaynaktır. Dünya ondan taşar, ama onunla aynı şey değildir, tıpkı ışığın güneşle aynı şey olmaması gibi.

Yaygın yanlışAugustinus'un Platonculuğu olduğu gibi, hiç değiştirmeden aktardığını sanmak.
Doğrusu

Yaratmanın özgürlüğü ve lütfun zorunluluğu Plotinos'ta bulunmaz. Kötülüğün yeri de değişir, çünkü Augustinus'ta madde kötülüğün kaynağı olmaktan çıkar ve iyi bir yaratı sayılır.

Yaygın yanlışYoksunluk kuramını, kötülüğün ya da acının gerçek olmadığı iddiası sanmak.
Doğrusu

Augustinus acının yaşandığını inkâr etmiyor. Söylediği şey, kötülüğün kendi başına var olan ikinci bir güç olmadığı, bir iyiliğin eksikliği olarak var olduğu. Körlük de bir eksikliktir, ama kör kişi için son derece gerçektir.

Yaygın yanlışBuradaki "Bir" ile presokratik derste geçen "bir ve çok sorunu"ndaki "bir"i aynı kavram sanmak.
Doğrusu

İkisi de Türkçede aynı sözcükle karşılanıyor. Ama biri sayısal bir bilmece, öteki Plotinos'un özel bir adla andığı mutlak kaynak.

Kendin dene

Aklında kalsın

Beş cümlede dersin iskeleti.

Kamu düzeni çökerken felsefe, dünyanın içindeki huzuru değil, dünyanın ötesinde değişmeyen bir dayanağı aramaya başladı.

Plotinos, Bir'den zorunlu olarak taşan bir katmanlar dizisi kurdu ve ruhun görevini kendi çabasıyla bu katmanları geri tırmanmak olarak gördü.

Augustinus bu yapıyı Milano'da okuduğu Platoncu kitaplardan devraldı ve kötülüğü ayrı bir güç değil, iyiliğin yoksunluğu olarak yeniden düşündü.

Kaynağı zorunlu taşma yerine özgür yaratma, dönüşü kendi çaba yerine lütuf yaparak yapının taşıyıcı noktalarını değiştirdi.

Ortaya aynı iskelet üzerinde yükselen ama köklerinde ayrılan iki sistem çıktı: biri felsefi bir disiplin, öteki Batı düşüncesini uzun süre biçimlendiren bir teoloji.

Sonraki derse köprü

Bu derste Yunan-Roma felsefesinin Hristiyanlıkla ilk büyük karşılaşmasını izledik. Augustinus bu karşılaşmanın Latin Batı'daki ilk büyük mimarı oldu.

Ama bu karşılaşma tarihte bir kez yaşanıp biten bir olay değildi. Aynı Yunan mirası sonraki yüzyıllarda başka coğrafyalarda, başka dinlerle de buluştu. Her din bu mirası kendi teolojisinin sorularına göre yeniden yoğurdu.

Sıradaki ders İslam, Yahudi ve Hristiyan Orta Çağı'nı birlikte ele alıyor. Orada aynı mirasın, özellikle Aristoteles'in, üç din arasında nasıl el değiştirdiğini ve her halkanın bir öncekini nasıl okuduğunu göreceğiz.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.