İçeriğe geç

P00-D04-M04-01·Alanların kesişimi

Bilgi ve etik

sıfırdan ileri2.582 kelime≈ 17 dk

Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.

Beş cümlede dersin iskeleti.

Bilgi ile etik, bir inancın da bir eylem gibi değerlendirilip değerlendirilemeyeceği sorusunda kesişir; iki dal ayrı ayrı bakıldığında bu soru kayboluyor.

İnanma etiğinin bir ucu yetersiz kanıtla inanmayı her zaman yanlış sayar, öteki ucu bazı durumlarda kanıt beklemeden inanmayı meşru, hatta gerekli sayar; ikisi de en güçlü hâlinde bir bedel öder.

Üçüncü konuma göre mesele inancın kendisi değil, ona varmadan önceki soruşturma; bu ödevin ağırlığı bilmemenin bedelini kimin ödeyeceğine göre değişir.

Kasıtlı bilgisizlik, bilmemeyi bir tercih hâline getirir ve bu tercih, açık bir yalan söylenmemiş olsa bile kişinin payına yazılabilir.

Epistemik adaletsizlik, bir kişinin söylediğine kimliği yüzünden hak ettiğinden az güvenilmesidir; zarar bilginin kendisinde değil, bilenin tanınmamasında durur.

Açılış sahnesi

Bir apartman yöneticisi, asansör bakım firmasının gönderdiği raporu imzalıyor. Rapor iki sayfa ve firma her ay aynı e-postayla gönderiyor; yönetici son üç yıldır raporu açmadan, yalnız e-postanın altındaki onay kutucuğunu tıklayarak imzalıyor.

Bir sabah asansör iki kat arasında takılı kalıyor, içinde bir çocuk var. Firma çağrılıyor ve teknisyen bir ayrıntıyı gösteriyor: geçen ayki raporda kablo aşınması «izlenmeli» notuyla geçmiş, ama hiçbir izleme yapılmamış. Not, raporun ikinci sayfasında, imza kutusunun hemen üstünde duruyor.

Toplantıda yönetici kendini savunuyor: kimse ona kablonun aşındığını söylemedi, bunu bilmiyordu. Bir komşusu buna itiraz ediyor: sana söylenmişti, raporda yazıyordu, sen okumadın. Yönetici bunu bilmediği için değil, öğrenmediği için eleştiriliyor. Rapor önündeydi, okumak iki dakikasını alacaktı ve o iki dakikayı hiç ayırmadı.

Toplantı dağılırken kimse yöneticiyi yalan söylemekle suçlamıyor. Suçlanan şey, önünde duran bir bilgiye hiç uzanmamış olması. Kusurun yeri tuhaf: ne yaptığında değil, ne öğrenmediğinde duruyor.

Bu derste ne olacak

Önce bilgi ile etiğin nerede kesiştiğini kuracağız. Etik bir eylemi doğru ya da yanlış sayar, epistemoloji ise bir inancı bilgi sayıp saymayacağını sorar. Sorulmayan soru şu: bir inanca varmak da bir eylem gibi değerlendirilebilir mi, kişi bir şeye inandığı için kınanabilir mi? İki dal ayrı ayrı bakıldığında bu soru kayboluyor. Etik inancı eylem saymadığı için konuyu atlıyor, epistemoloji ise sorumluluğu ahlaki değil epistemik bir mesele sayarak geçiştiriyor.

Sonra dersin omurgasına, inanma etiğine geçeceğiz. Bir uçta duran görüş, yetersiz kanıtla bir şeye inanmanın her zaman, her yerde ve herkes için yanlış olduğunu söylüyor. Öteki uçta duran görüş, kanıt yetersizken bile inanmanın bazı durumlarda meşru, hatta gerekli olduğunu söylüyor. İkisini de en güçlü hâliyle kuracağız, sonra üçüncü bir konum önereceğiz: mesele inancın kendisi değil, ona varmadan önce yapılan ya da yapılmayan soruşturma.

Ardından dersin en işe yarar kısmına, soruşturma ödevine geleceğiz. Ne zaman bilmek zorundasın, sorusunu soracağız. Bir şeyi bilmemek bazen masum kalıyor, bazen bir kusura dönüşüyor. İkisini ayıran ölçütü otuz dokuzuncu derste kurulan hata maliyeti eşiğine bağlayacağız; bilmemenin bedelini başkası ödüyorsa öğrenme yükümlülüğünün ağırlaştığını göreceğiz. Kasıtlı bilgisizliği, yani bilmemeyi bir tercih olarak seçmeyi de burada işleyeceğiz.

Son olarak bilgi ile etiğin kesiştiği en somut yere, epistemik adaletsizliğe bakacağız. Bir kişinin söylediğine, kim olduğu yüzünden hak ettiğinden az güvenilmesi bir haksızlık. Bu haksızlığın zararı tam olarak bilen bir özne olarak görülmemekten geliyor. Altmış beşinci derste kurulan tanıklık kavramını burada yeniden kullanacağız, bu kez kimin dinlendiği sorusuyla birlikte.

Merkez soru

Sorumuz şu: bir inanç, bir eylem gibi ahlaki değerlendirmenin konusu olabilir mi, ve olabiliyorsa bu değerlendirme neye bakmalı?

Ölçülü iddiam şu: inancın kendisi doğrudan bir ödev taşımaz, ama ona varmadan önceki soruşturma taşır, ve bu ödevin ağırlığı bilmemenin bedelini kimin ödeyeceğine göre değişir.

Ders bu iddiayı baştan sunmuyor. Önce inanma etiğinin iki ucunu en güçlü hâliyle kuracak, sonra soruşturma ödevine oradan varacak.

Sıfır noktası

Bu görüşü somutlaştıralım. Bir kararın hem eylem hem inanç yönüyle eleştirildiği bir durumu düşünelim.

Argümanın yapısı

Şimdi inanma etiğinin birinci ucunu bir argümana dökelim.

Birinci öncül: bir inanca varmak, kanıtın gücüne göre haklı ya da haksız olabilir; kanıt ne kadar zayıfsa inanç o kadar temelsiz kalır.

İkinci öncül: temelsiz bir inançla hareket etmek, kişiyi ve başkalarını yanlış bir zemine yaslıyor; zemin çöktüğünde zarar tesadüfi değil, baştan kurulu bir zarar oluyor.

Üçüncü öncül: bir kişi kanıtın zayıf olduğunu görebilecek durumdaysa ve buna rağmen inanıyorsa, yanılgı yalnız talihsizlik değil, bir ihmalin sonucu.

Sonuç: yetersiz kanıtla inanmak, tek bir seferde bile, her zaman yanlıştır; iyi niyet ya da sonradan doğru çıkma ihtimali bu yanlışı hafifletmez.

Bu tez ilk bakışta sağlam duruyor. Oysa tersinden de kurulabiliyor.

Birinci öncül: bazı kararlar kanıt tamamlanana kadar bekleyemiyor, çünkü karar bekledikçe kendiliğinden bir tarafa düşüyor.

İkinci öncül: böyle durumlarda inanmamak da bir seçim, tarafsız bir orta yol değil.

Üçüncü öncül: bazı gerçeklikler yalnız önce inanılırsa ortaya çıkıyor; güven, kanıtı beklemek yerine kanıtın kendisini üretiyor.

Sonuç: kanıt yetersizken inanmak bazı durumlarda meşru, hatta gerekli.

Görüşler ve pozisyonlar

İnanma etiğinde üç görüş var.

Birinci görüş, yukarıda kurulan ilk tez: yetersiz kanıtla inanmak her zaman yanlıştır, sonuç ne olursa olsun.

İkinci görüş bunun tam tersini söylüyor: kanıt yetersizken inanmak bazı durumlarda meşru, hatta gerekli.

Üçüncü görüş bu ikisinden de kaçıyor. Bu görüşe göre mesele inancın kendisi değil, ona varmadan önce yapılan ya da yapılmayan soruşturma.

Bu ödevin ağırlığı sabit değil. Otuz dokuzuncu derste kurulan hata maliyeti eşiği burada da işliyor: yanlış kabul etmenin bedeli kimin üstünde kalıyorsa, soruşturma o kişiye o kadar ağır düşüyor. Bedeli yalnız kendisi ödeyen biri için ödev hafif kalabilir; bedeli başkası ödüyorsa ağırlaşıyor.

Soruşturma ödevini yerine getirmemenin kendine özgü bir biçimi var.

Üçüncü görüşün bir sonucu daha var: bilgi ile etiğin kesiştiği en somut yer.

Altmış beşinci derste kurulan tanıklık kavramı burada yeni bir yüz kazanıyor. Orada soru, bir aktarımı hangi ölçütle kabul edeceğimizdi; burada soru, aynı kanıtı taşıyan iki konuşmacıya neden farklı ağırlık verildiğiydi.

En güçlü itiraz

Şimdi en sert itiraza gelelim.

İtiraz şu: soruşturma ödevi dinleyiciye konuşanı sınama yükümlülüğü yüklüyor, epistemik adaletsizlik ise bazı konuşanların kimlikleri yüzünden zaten fazladan sınandığını, bunun bir haksızlık olduğunu söylüyor. Ders bir yandan daha çok sınamayı istiyor, öte yandan bazı insanlar için sınamanın zaten fazla olduğunu söylüyor; ikisi aynı anda tutulamaz görünüyor.

Bu yanıt itirazı büyük ölçüde karşılıyor. Buna karşılık pratikte iki ölçütü ayırmak kolay değil; bir dinleyici kendi tartısının kanıta mı, kimliğe mi göre kaydığını çoğu zaman fark etmiyor. Ölçütün varlığı, onu doğru uygulamayı garanti etmiyor.

Açık kalan sorular

Üç soru açık kalıyor.

Birincisi: soruşturma ödevinin sınırı nerede biter? Hata maliyeti eşiği bir yön veriyor, ama bedeli önceden hesaplamak her zaman mümkün değil; bazı zararlar ancak olduktan sonra ölçülebiliyor.

İkincisi: bir kişinin kredibilite açığını fark etmesi, kendi önyargısını görebilmesini gerektiriyor. Dinleyici kendi payına düşen küçümsemeyi hiç fark etmezse, bu ödev nasıl yerine getirilir? Ders bu soruyu açık bıraktı.

Üçüncüsü: kasıtlı bilgisizlik ile bilme fırsatı hiç olmaması arasındaki çizgi her zaman net değil. Bir bilgiye ne kadar kolay ulaşılabileceği kişinin imkânlarına göre değişiyor ve bu ders imkân farkını hesaba katmadı.

Yaygın hatalar

Bu konuda beş yaygın yanlış var.

Yaygın yanlışİnanma etiğinin, herkesin aynı şeye inanması gerektiğini savunduğu sanılır.
Doğrusu

Görüş bir içeriği dayatmıyor, bir inanca varılma biçimini soruyor. İki kişi elindeki kanıta göre farklı sonuçlara varabilir ve ikisi de sorumlu davranmış olabilir; sorumluluk vardığın sonuçta değil, o sonuca nasıl vardığında aranıyor.

Yaygın yanlışSoruşturma ödevinin her konuda sınırsız araştırma gerektirdiği sanılır.
Doğrusu

Ödev, elde bulunan ve ulaşılması kolay kanıta bakmayı istiyor, her konuyu uzman düzeyinde incelemeyi değil. Bir raporu açıp okumak ile o raporun konusunda uzmanlaşmak aynı yükümlülük değil; ödev yalnız ilkini istiyor.

Yaygın yanlışKasıtlı bilgisizliğin açık bir yalanla aynı ağırlıkta sayılamayacağı sanılır.
Doğrusu

İkisi farklı bir davranış, ama İbn Miskeveyh'in gösterdiği gibi kolayca düzeltilebilecek bir eksikliği bilerek sürdürmek, o eksikliğin kişiye ait sayılması için yeterli. Yalan söylememiş olmak, sorumluluğu ortadan kaldırmıyor.

Yaygın yanlışEpistemik adaletsizliğin yalnız kötü niyetli bir dinleyicide görüldüğü sanılır.
Doğrusu

Fricker'ın anlattığı küçümseme çoğu zaman fark edilmeden işliyor, dinleyici kendini önyargılı görmüyor. Zarar niyetten değil, güvenilirliği kimin ne kadar hak ettiğine dair otomatik bir izlenimden doğuyor.

Yaygın yanlışHata maliyeti eşiğinin yalnız eylemler için geçerli olduğu, inanca uygulanamayacağı sanılır.
Doğrusu

Otuz dokuzuncu derste kurulan bu ölçüt yanlışın bedeline bakıyordu; bedeli kimin ödediği sorusu, bir inanca varmadan önce ne kadar soruşturma gerektiğini de aynı biçimde belirliyor.

Kendin dene

Alıştırmanın işi bugünkü kararını yargılamak değil. İşi, inandığın şeyle inanmadan önce yaptığın ya da yapmadığın soruşturma arasındaki mesafeyi görünür kılmak.

Aklında kalsın

Beş cümlede dersin iskeleti.

Bilgi ile etik, bir inancın da bir eylem gibi değerlendirilip değerlendirilemeyeceği sorusunda kesişir; iki dal ayrı ayrı bakıldığında bu soru kayboluyor.

İnanma etiğinin bir ucu yetersiz kanıtla inanmayı her zaman yanlış sayar, öteki ucu bazı durumlarda kanıt beklemeden inanmayı meşru, hatta gerekli sayar; ikisi de en güçlü hâlinde bir bedel öder.

Üçüncü konuma göre mesele inancın kendisi değil, ona varmadan önceki soruşturma; bu ödevin ağırlığı bilmemenin bedelini kimin ödeyeceğine göre değişir.

Kasıtlı bilgisizlik, bilmemeyi bir tercih hâline getirir ve bu tercih, açık bir yalan söylenmemiş olsa bile kişinin payına yazılabilir.

Epistemik adaletsizlik, bir kişinin söylediğine kimliği yüzünden hak ettiğinden az güvenilmesidir; zarar bilginin kendisinde değil, bilenin tanınmamasında durur.

Sonraki derse köprü

Bu ders, alanların kesişimi modülünün ilk dersiydi ve bilgi ile etiğin, bir inancın kendisinde değil ona varmadan önceki soruşturmada ve başkasının sözüne verilen güvende kesiştiğini gösterdi.

Bütün bu tartışma boyunca bir şeyi sorgusuz kullandık: bir inancın bir başkasına aktarılabildiğini, aktarılan şeyin aynı kalıp kalmadığını hiç sormadık. Bir kelimenin taşıdığı anlam, o kelimeyi kullanan zihinle mi belirleniyor, yoksa zihinden bağımsız bir kuralla mı, bu soruyu hiç açmadık.

Sıradaki ders bu boşluğa giriyor ve bilgiyi taşıyan şeyin, dilin ve zihnin kendisini soruyor. Orada da tek bir dal tek başına yetmeyecek.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.