Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Beş cümlede dersin iskeleti.
Epistemolojinin sorusu bir inancın doğru olup olmadığı değil, onu bilgi yapan şeyin ne olduğu ve neye inanmamız gerektiğidir; bu soru betimleyici değil normatiftir.
Dal kendi içinde üçe ayrılır: bilginin ne olduğu, ne kadar bilebileceğimiz ve bilginin nereden geldiği; bu ders üçüncü soruyu üstlenir.
Bildiklerimizin büyük kısmı kendi algımızdan ya da çıkarımımızdan gelmez, başkasının bildirdiğinden gelir; klasik tablo tanıklığı ikincil sayar, hacme bakıldığında bu tablo tersine döner.
Tanıklığa güvenmek ne saf bir varsayılan durum ne sürekli bir denetim gerektirir; güvenilirlik işareti çıkana kadar kabul edilir, çıktığında geri çekilir.
Bu kabulü sınayan en ayrıntılı aygıt İslam hadis tenkidi geleneğinin ricâl ilmidir: zincirin kesintisiz olması ve her aktarıcının hem güvenilirliğinin hem belleğinin ayrı ayrı sorgulanması.
Açılış sahnesi
Bir grup arkadaş bilgi yarışması gecesi için masaya oturuyor, sorular teker teker okunuyor. Biri soruyor: Everest'in yüksekliği kaç metredir? Bir kişi duraksamadan «sekiz bin sekiz yüz kırk sekiz» diyor ve herkes bu rakamı hemen yazıyor.
Yanındaki arkadaşı takılıyor: sen mi ölçtün bu sayıyı? Adam gülüyor, tabii ki ölçmedi. Rakamı bir okul kitabından hatırlıyor, belki bir belgeselden; hangisinden geldiğini tam çıkaramıyor.
Arkadaşı bırakmıyor: peki kitaptaki sayı nereden geldi? Adam bir an susuyor. Bir gün bir ekip dağa çıkmış, bir alet kurmuş, bir rakam kaydetmiş olmalı. O ekibin doğru ölçtüğünü kendisi hiç sınamadı; sınayacak bir aleti de yok.
Yine de sayıya güveniyor, çünkü aynı rakam yıllardır her yerde aynı biçimde geçiyor. Masadaki hiç kimse dağa çıkmadı, hiç kimse ölçmedi; herkes birbirinden duyduğu bir sayıyı tekrar ediyor. O gece cevaplanan otuz sorunun neredeyse tamamı böyle: kimsenin kendi başına doğrulamadığı, birinden ötekine geçmiş bir bilgi.
Kâğıtlar toplanırken kimse bu zincire bakmıyor. Ama zincir gerçek kalıyor: bildiğini sandığımız şeylerin büyük kısmı, kendi gözümüzle görmediğimiz, başkasının bize aktardığı şeyler.
Bu derste ne olacak
Önce epistemolojinin sorusunun ikinci düzey ve normatif olduğunu göreceğiz. Soru, bir inancın doğru olup olmadığını sormuyor; bir inancı bilgi yapan şeyin ne olduğunu, neye inanmamız gerektiğini soruyor. Bu, onu ruhbilimden ayırıyor: ruhbilim insanların inançlarını fiilen nasıl kurduğunu betimliyor, epistemoloji bu yollardan hangisinin bilgi ürettiğini değerlendiriyor. Yirmi birinci derste görülen ruhbilimcilik itirazı ile yirmi dördüncü derste görülen normatif soru ayrımı burada aynı hattı taşıyor.
Sonra dalın kendi içindeki iş bölümünü göreceğiz. Bilginin ne olduğu sorusu yirmi sekizinci derste çözümlendi; ne kadar bilebileceğimiz sorusu otuz dokuzuncu, kırk birinci ve kırk ikinci derslerde işlendi. Bu derse düşen pay farklı: bilgi nereden geliyor? Payımızı bu soruya ayırıp derinleştireceğiz.
Ardından dersin kendi katkısına geleceğiz: ikinci elden bilgi. Bildiklerimizin büyük kısmı kendi gözlemimizden değil, başkasının bildirdiğinden geliyor; dünyanın yuvarlaklığını kimse kendi ölçmedi, doğum tarihini kimse kendi hatırlamıyor. Klasik tablo tek bir bilen kişiyi dünyanın karşısına koyar ve tanıklığı ikincil bir kaynak sayar. Oysa hacim olarak birincil kaynak odur; bunun sonuçlarını çıkaracağız.
Son olarak tanıklığın kendi ölçütüne bakacağız: bir aktarımı hangi ölçüte göre kabul ediyoruz? Burada İslam hadis tenkidi geleneğinin kurduğu ricâl ilmine, aktarıcıların tek tek incelenmesine ve zincirin kesintisiz olup olmadığına bakacağız. On dokuzuncu derste görülen isnad kavramı burada işleyen bir alete dönüşecek.
Merkez soru
Sorumuz şu: bilgimizin büyük kısmı kendi gözlemimizden gelmiyorsa, bu bilgiyi hangi ölçüte göre kabul etmeliyiz?
Ölçülü iddiam şu: tanıklık, klasik tabloda ikincil sayılan bir kaynak değil hacim olarak birincil kaynaktır, ve kabul edilebilirliği zincirin kesintisiz olmasına, aktarıcının hem güvenilirliğinin hem belleğinin ayrı ayrı sınanmasına bağlıdır.
Sıfır noktası
Şimdi bu dalın kendine özgü tavrını somutlaştıralım. Bir arkadaşınızın doğrulanmamış bir iddiaya inandığını fark ettiğinizi düşünün.
Epistemoloji kendi içinde üçe ayrılıyor. Bilginin ne olduğu sorusu yirmi sekizinci derste ele alındı ve gerekçelendirilmiş doğru inanç çözümlemesiyle başlayıp epistemik şans sorununa vardı. Ne kadar bilebileceğimiz sorusu otuz dokuzuncu, kırk birinci ve kırk ikinci derslerde işlendi: kesinlik beklentisinin nereden geldiği, askıda yargının ne zaman doğru tavır olduğu, kanıt ağırlığının kararı nasıl değiştirdiği. Geriye üçüncü soru kalıyor ve bu ders onu üstleniyor: bilgi nereden geliyor?
Argümanın yapısı
Şimdi bu gözlemi bir argümana çevirelim.
Birinci öncül: yetişkin bir insanın taşıdığı inançların büyük kısmı kendi algısından ya da kendi çıkarımından gelmiyor.
İkinci öncül: klasik tablo bir bilen kişiyi dünyanın karşısına koyar, onu algılayan ve çıkarım yapan tek başına bir özne sayar; tanıklık bu tabloda algının ve çıkarımın yardımcısı, ikincil bir kaynak olarak görünür.
Üçüncü öncül: bir kaynağın birincil sayılması yalnız güvenilirliğine değil hacmine bakılarak da belirlenebilir; bir inanç türü toplam inançların çoğunu oluşturuyorsa onu ikincil saymak inceleme sırasını tersine çevirir.
Sonuç: tanıklık klasik tabloda tuttuğu yeri hak etmiyor; hacim olarak birincil kaynak olduğu için merkeze konmalı, ikincil görünümü ondan değil tablonun kendisinden kaynaklanıyor.
Kırk beşinci derste görülen halat ile zincir ayrımı burada yeniden işe yarıyor. Tek bir tanıklık kısa bir zincirdir: konuşan, dinleyen ve aradaki tek bağ. Zincir uzadıkça, kişiden kişiye ya da kitaptan kitaba geçtikçe, en zayıf halkanın kopma ihtimali de büyür.
Görüşler ve pozisyonlar
Tanıklığa ne kadar güvenmemiz gerektiği sorusuna üç görüş var.
Birinci görüş, güvenmenin varsayılan durum olduğunu söylüyor.
İkinci görüş varsayılan durumu tersine çeviriyor ve denetimi öne koyuyor.
Üçüncü görüş bu dersin ölçülü iddiası ve tanıklığı ne körü körüne kabul ediyor ne de tam denetime bağlıyor.
Bu üçüncü görüşe göre tanıklık varsayılan olarak kabul edilir, ama bu kabul geri alınabilir bir kabuldür. Konuşanın güvenilirliğine dair belirli bir işaret çıktığında, örneğin geçmişte yanılmış olması ya da konudan uzak olması, kabul geri çekilir. Ne saf güven ne tam denetim; işaret çıkana kadar güven, işaret çıkınca inceleme.
En güçlü itiraz
Şimdi en sert itiraza gelelim.
İtiraz şu: tanıklığı ayrı, kendi başına bir temel kaynak sayarsan, hangi tanıklığı reddedeceğini söyleyemezsin. Bir ölçüt vermeden «temel kaynak» demek, sonunda saf güvenmeyle aynı kapıya çıkar; üçüncü görüş adı değişmiş bir birinci görüştür.
Bu cevap itirazın büyük kısmını karşılıyor: ölçüt gerçekten var ve keyfî değil. Ama tamamını kapatmıyor.
Açık kalan sorular
Üç soru açık kalıyor.
Birincisi: zincirin ilk halkasını sınayacak bir yöntem yok, yalnız dolaylı işaretler var. Bu boşluk kapanabilir mi, yoksa her tanıklık zinciri sonunda sınanmamış bir ilk adıma mı dayanıyor?
İkincisi: ricâl benzeri bir inceleme, dini ve tarihi metinlerin dışına, gündelik haberlere ve sosyal medyaya genellenebilir mi? Aktarıcı sayısı milyonlara çıktığında aynı titizlik uygulanabilir mi, bu ders bunu göstermedi.
Üçüncüsü: kırk ikinci derste görülen kanıt ağırlığı burada da soruluyor. Birbirinden bağımsız beş kaynaktan gelen aynı haber ile tek kaynaktan gelen aynı haber aynı güveni hak etmiyor; bağımsızlık nasıl ölçülür, bu ders açık bıraktı.
Yaygın hatalar
Bu konuda beş yaygın yanlış var.
Yaygın yanlışEpistemolojinin sorusu bir inancın doğru olup olmadığı sanılır.
Bu soru olgusal, cevabı dünyaya bakılarak bulunur. Epistemolojinin sorusu farklı: bir inanç doğru olsa bile onu bilgi yapan şeyin ne olduğu, hangi inanca varmamız gerektiği; bu soru normatif ve olgusal soruyla karıştırıldığında tartışma yanlış yerde döner.
Yaygın yanlışTanıklık ikincil, zayıf bir kaynak sanılır.
Hacme bakıldığında tam tersi görülür: yetişkin bir insanın inançlarının büyük kısmı tanıklıktan gelir, kendi algısından ya da çıkarımından değil. İkincil görünmesi kaynağın zayıflığından değil, klasik tablonun kuruluş biçiminden gelir.
Yaygın yanlışBir kaynağa güvenmek ya hep ya hiç sanılır.
Üçüncü görüş bu ikiliği reddediyor. Tanıklık varsayılan olarak kabul edilir ve belirli bir güvenilmezlik işareti çıktığında bu kabul geri çekilir; ne saf güven ne sürekli denetim, ikisi arasında geri alınabilir bir kabul.
Yaygın yanlışZincirin uzunluğu önemsiz sanılır.
Tek kişiden gelen bir haber ile on kişiden geçerek gelen aynı haber aynı güveni hak etmez. Kırk beşinci derste görülen halat ile zincir ayrımı burada da geçerli: uzun bir aktarım zinciri, en zayıf halkasının gücünü aşamaz.
Yaygın yanlışRicâl benzeri bir inceleme yalnız dini metinlere özgü sanılır.
Yöntemin özü genel: bir aktarıcının güvenilirliğini ve belleğini ayrı ayrı sormak, zincirin kesintisiz olup olmadığını aramak. Bu yöntem herhangi bir tanıklık zincirine, bir haberin kimden kime geçtiğine de uygulanabilir.
Kendin dene
Alıştırmanın işi bilgiyi terk etmek değil. İşi, bir inancın arkasındaki zinciri görünür kılmak ve güveni o zincirin uzunluğuyla ölçmek.
Aklında kalsın
Beş cümlede dersin iskeleti.
Epistemolojinin sorusu bir inancın doğru olup olmadığı değil, onu bilgi yapan şeyin ne olduğu ve neye inanmamız gerektiğidir; bu soru betimleyici değil normatiftir.
Dal kendi içinde üçe ayrılır: bilginin ne olduğu, ne kadar bilebileceğimiz ve bilginin nereden geldiği; bu ders üçüncü soruyu üstlenir.
Bildiklerimizin büyük kısmı kendi algımızdan ya da çıkarımımızdan gelmez, başkasının bildirdiğinden gelir; klasik tablo tanıklığı ikincil sayar, hacme bakıldığında bu tablo tersine döner.
Tanıklığa güvenmek ne saf bir varsayılan durum ne sürekli bir denetim gerektirir; güvenilirlik işareti çıkana kadar kabul edilir, çıktığında geri çekilir.
Bu kabulü sınayan en ayrıntılı aygıt İslam hadis tenkidi geleneğinin ricâl ilmidir: zincirin kesintisiz olması ve her aktarıcının hem güvenilirliğinin hem belleğinin ayrı ayrı sorgulanması.
Sonraki derse köprü
Bu derste bilginin nereden geldiğini, tanıklığın neden hacim olarak birincil bir kaynak olduğunu ve bu kaynağı sınayan en ayrıntılı aygıtın isnad ve ricâl ilmi olduğunu gördük.
Bütün bu tartışma boyunca bir şeyi hiç sorgulamadan kullandık: bir zinciri değerlendirirken sürekli çıkarım yaptık, bir öncülden bir sonuca geçtik. Bu geçişin hangi durumda geçerli, hangi durumda geçersiz olduğunu hiç sormadık.
Sıradaki ders tam bu boşluğa giriyor. Bilgiden çıkarıma geçiyoruz: bir şeyi bilmekten, o bilgiden başka bir şeyi çıkarmanın kendi kurallarına.