İçeriğe geç

P00-D02-M01-04·Soru türleri

Varoluşsal soru

sıfırdan ileri2.342 kelime≈ 16 dk

Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.

Beş cümlede dersin iskeleti.

Varoluşsal soru, bir başkası doğru cevabı verse bile kapanmayan sorudur; açılış sahnesindeki kişide bilgi eksikliği yoktu ve soru duruyordu.

Devredilemezlik sorunun konusundan değil, cevabın soranı değiştirmesinden geliyor ve bu yüzden cevabı bir başkasının vermesi soruyu yerinde bırakıyor.

Sartre'ın öğrencisine söylediği «seçmen gerekiyor» bir omuz silkme değildi: iki yükümlülüğü tartacak üçüncü bir ilke yoktu ve seçim, hangisine ağırlık verildiğini kuruyordu.

Cevap kanıtla değil bağlanmayla veriliyor; Gazâlî'nin krizinde argümanlar tükendiği için karar noktasına gelinebildi ve karar yaşanmaya başlandığında yerine oturdu.

Bağlanma keyfî değil çünkü iki sınaması var, kişinin uzun süredir taşıdıklarıyla tutarlılık ve yaşandığında ne çıktığı; ikisi de doğru cevabı garanti etmiyor, kötü cevabı göstermeye yetiyor.

Açılış sahnesi

Bir kişi elli yaşında ve otuz yıldır aynı mesleği yapıyor. İyi de yapıyor; işi güvende, geliri yerinde, çevresi ona saygı duyuyor.

Altı aydır bir soru taşıyor: bunu bırakmalı mıyım?

Herkese soruyor. Eşi, uzun uzun düşündükten sonra kalmasını söylüyor. En yakın arkadaşı bırakmasını söylüyor. Bir kariyer danışmanına gidiyor; danışman testler uyguluyor, sonuçları yorumluyor ve bir öneri veriyor. Bir muhasebeciye gidiyor; muhasebeci iki senaryonun rakamlarını çıkarıyor.

Şimdi şu tuhaflığa bak.

Herkes cevabını verdi. Rakamlar masada, test sonuçları elde, iki yakın insanın görüşü belli. Ve kişi hâlâ soruyu taşıyor.

Bu bir bilgi eksikliği değil. Muhasebeci bir hata yaptıysa düzeltilebilir; danışman yanıldıysa ikinci bir danışmana gidilir. Kişi bunların hiçbirini yapmıyor, çünkü aldığı cevapların yanlış olduğunu düşünmüyor.

Sorun şu: cevaplar doğru olsa bile, sorunun kendisi bir başkasında çözülmüyor.

Geçen ders normatif sorunun kişisiz çalıştığını söylemişti; köprü çökecekse geçmemek gerekir ve bu, herkes için aynıdır. Bu ders o kuralın işlemediği yeri inceliyor.

Bu derste ne olacak

Önce bu türü tanımanın işaretini kuracağız. İşaret, geçen üç dersteki ölçütlerin hiçbirinin tutmadığı yerde beliriyor.

Sonra soruyu neyin devredilemez kıldığına bakacağız. İki özellik çıkıyor ve ikisi de sorunun konusundan değil, soranın konumundan geliyor.

Ardından cevabın nasıl verildiğine geleceğiz. Kanıtla verilmiyor ve bu, keyfî verildiği anlamına gelmiyor; arada bir üçüncü şey var ve dersin merkezi orası.

En sonda en sert itirazı alacağız: kanıt yoksa herhangi bir cevap kadar iyi demektir ve bu tür sorular felsefenin değil ruh hâlinin konusudur.

Merkez soru

Sorumuz şu: bir soru neden bir başkası tarafından cevaplanamaz?

Dikkat et, soru «neden cevaplanmamalı» değil. Kişinin başkasına danışması yasak değil ve akıllıca. Sorulan şey daha keskin: danışılan kişi doğru cevabı verse bile neden iş bitmiyor?

Sıfır noktası

Elimizdeki üç ölçütü sırayla uygulayalım.

Soru olgusal mı? Değil. Kişiye hangi gözlemin bu soruyu kapatacağını sor; söyleyemiyor. Rakamları biliyor ve rakamlar soruyu kapatmadı.

Kavramsal mı? Değil. Sözcüklerin sınırında bir belirsizlik yok; «bırakmak» ne demek diye kimse sormuyor.

Normatif mi? Burada duraksıyoruz, çünkü soru bir «yapmalı mıyım» taşıyor. Ama geçen dersin ölçütünü uygula: normatif soru kişisiz çalışır ve aynı durumdaki herkes için aynı cevabı verir. Bu soruda öyle olmuyor. İki kişi tıpatıp aynı meslekte, aynı gelirle, aynı yaşta olsa ve biri kalıp öteki bıraksa, ikisinin de doğru yapmış olması mümkün.

Bu türü en açık kuran anlatı, bir öğrencinin gerçek bir çıkmazıdır.

Sartre'ın cevabı bir omuz silkme değil ve öyle okunuyor. Söylediği şey şu: iki ilkeden hangisinin ağır bastığını gösterecek üçüncü bir ilke yok ve öğrenci hangisini seçerse, o seçimle hangi ilkeye ağırlık verdiğini de kurmuş oluyor.

Argümanın yapısı

İddiayı öncüllere ayıralım.

Birinci öncül: bir sorunun cevabı devredilebiliyorsa, cevabı veren kişinin kim olduğu sonucu değiştirmez. Muhasebeci değişse rakamlar değişmez.

İkinci öncül: bazı soruların cevabı, cevabı veren kişiyi değiştirir. Kişi mesleğini bıraktığında yalnız durumu değişmiyor; neye önem verdiği de yeniden kuruluyor.

Üçüncü öncül: bu sorularda cevabı veren kişi başkası olursa, değişen kişi de başkası olur ve soru soranın üzerinde olduğu gibi kalır.

Sonuç: devredilemezlik sorunun konusundan değil, cevabın soranı dönüştürmesinden geliyor.

İkinci özellik ilkinden ayrı ve onu tamamlıyor.

Montaigne'in yaptığı şey bir tür değil bir konum değişikliği. Aynı konu üzerine iki ayrı soru sorulabiliyor: «insan nasıl yaşamalı» ve «ben nasıl yaşayacağım». Birincisi kitaplığa, ikincisi aynaya bakıyor.

Görüşler ve pozisyonlar

Bu soruların nasıl cevaplandığı üzerine üç pozisyon var.

Birinci görüş cevabın bir bağlanmayla verildiğini söylüyor ve bunun bir kanıt eksikliği olmadığını, farklı türde bir iş olduğunu savunuyor.

Bu görüşün gücü, gündelik hayatta gerçekten olan şeyi tarif etmesi. İnsanlar bu kararları verirken bir kanıt beklemiyorlar; bir noktada duruyor ve bağlanıyorlar.

İkinci görüş bu bağlanmanın bir keyfîlik olmadığını, kişinin fiilen neye önem verdiğine hesap verdiğini söylüyor.

Gazâlî'nin anlatısında iki şeyin bir arada durduğuna dikkat et. Argümanlar yetersiz kaldı ve argümanlar boşuna değildi; onları tükettiği için karar noktasına gelebildi.

Üçüncü görüş sorunun tamamının devredilemez olmadığını gösteriyor ve bu dersin ölçülü iddiasına giden yol orası.

En güçlü itiraz

Şimdi en sert itiraz.

İtiraz şu: kanıt yoksa hiçbir cevap ötekinden daha iyi değildir. Kişi kalsa da bıraksa da, kendini bağladığı için doğru olur ve bu, her cevabı doğru yapar. Öyleyse bu sorular felsefenin değil ruh hâlinin konusudur ve üzerine düşünmek zaman kaybı.

Bu ölçütü biraz daha keskinleştirmek gerekiyor ve keskinleştiren bir düşünce var.

Williams'ın gösterdiği şey itirazı yarıya indiriyor. İtiraz, gerekçesiz olan her şeyin keyfî olduğunu varsayıyordu; oysa bir kişinin uzun süredir taşıdığı bağlar keyfî değil. Onlar bir kanıtla kurulmadı ve bir kanıtla yıkılmıyor da.

Ve bu, cevabın sınanabileceği yeri veriyor. Bir bağlanmaya şu sorulabilir: bu cevap, senin fiilen taşıdığın şeylerle bir arada durabiliyor mu? Bu soru bir kanıt istemiyor ve bir tutarlılık istiyor; cevaplanabilir, yanlış cevaplanabilir ve gösterilebilir.

Ölçülü iddia şu: varoluşsal sorunun cevabı bir kanıtla verilmiyor, bir bağlanmayla veriliyor ve bağlanma iki yönden sınanabiliyor. Kişinin uzun süredir taşıdıklarıyla tutarlı mı ve yaşandığında ne çıkarıyor? İki sınama da cevabı önceden garanti etmiyor; kötü cevabı kötü olarak göstermeye yetiyor.

Açık kalan sorular

Dört soru açık kalıyor.

Birincisi: kişinin «uzun süredir taşıdıkları» nasıl belirlenir? Kendi hakkında yanılan biri, yanıldığı şeye tutarlı biçimde bağlanabilir.

İkincisi: yaşayarak sınamanın sonucu ne zaman okunur? Bir yıl az, on yıl geç olabilir ve doğru anı gösteren bir ölçüt yok.

Üçüncüsü: bu tür sorular bir başkasının hayatını da bağlıyorsa devredilemezlik ne olur? Sartre'ın öğrencisinin kararı annesini de bağlıyordu ve karar yine de onundu.

Dördüncüsü: Williams'ın ölçütü bağların içeriğine hiç bakmıyor mu? Kişinin uzun süredir taşıdığı bir bağ zararlıysa, tutarlılık sınaması onu onaylıyor.

Yaygın hatalar

Bu konuda beş yaygın yanlış var.

Yaygın yanlışVaroluşsal soru duygusaldır, düşünceyle ilgisi yoktur.
Doğrusu

Sorunun paketi açıldığında içinden olgusal, kavramsal ve normatif parçalar çıkıyor ve hepsi düşünmeyi gerektiriyor. Devredilemez kısım en sonda kalan kısımdır, tamamı değil.

Yaygın yanlışKanıt yoksa cevap keyfîdir.
Doğrusu

Kötü bağlanma diye bir şey var ve geçici bir gerginlikle verilen karar ile yıllardır taşınan bir yönelimle verilen karar aynı sınamadan geçmiyor.

Yaygın yanlışYeterince bilgi toplanırsa soru çözülür.
Doğrusu

Açılış sahnesindeki kişinin elinde eksik bilgi yoktu. Bilgi toplamak devredilemez kısmı küçültüyor ve sıfırlamıyor.

Yaygın yanlışDevredilemez demek, kimseye danışılmaz demektir.
Doğrusu

Danışmak bilgi getirir ve kişinin kendi örüntüsünü gösterir. Devredilemeyen şey danışma değil, benimseme adımıdır.

Yaygın yanlışBu sorular yalnız büyük krizlerde çıkar.
Doğrusu

Aynı yapı gündelik ölçekte de var: hangi işe zaman ayıracağı, kiminle görüşmeye devam edeceği, neyi öğrenmeye başlayacağı. Küçük ölçekte geri alınamazlık az olduğu için fark edilmiyor.

Kendin dene

Birinci adım: kararı tek bir soru cümlesi hâlinde yaz.

İkinci adım: soruyu dört parçaya ayır. Hangi kısmını bilgili bir yabancı senin için cevaplayabilir? Rakamlar, süreler, ihtimaller buraya girer. Hangi kısmı bir sözcüğün sınırıyla ilgili? Hangi kısmı, aynı durumdaki herkes için aynı olan bir «gerekir» taşıyor?

Üçüncü adım: bu üçünü kâğıttan çıkar. Geriye kalan cümleyi ayrı bir satıra yaz. Çoğu zaman bu cümle bir satırdan kısa oluyor ve asıl mesele o.

Dördüncü adım: kalan cümle için iki cevabı da tamamla. «Şunu seçersem, şuna önem veren biri olmayı üstleniyorum» biçiminde iki cümle kur.

Beşinci adım: iki cümleyi son beş yılına tut. Hangisi, o beş yılda fiilen yaptıklarınla bir arada durabiliyor? Bu sana doğru cevabı vermez; hangisinin sana ait olduğunu gösterir.

Aklında kalsın

Beş cümlede dersin iskeleti.

Varoluşsal soru, bir başkası doğru cevabı verse bile kapanmayan sorudur; açılış sahnesindeki kişide bilgi eksikliği yoktu ve soru duruyordu.

Devredilemezlik sorunun konusundan değil, cevabın soranı değiştirmesinden geliyor ve bu yüzden cevabı bir başkasının vermesi soruyu yerinde bırakıyor.

Sartre'ın öğrencisine söylediği «seçmen gerekiyor» bir omuz silkme değildi: iki yükümlülüğü tartacak üçüncü bir ilke yoktu ve seçim, hangisine ağırlık verildiğini kuruyordu.

Cevap kanıtla değil bağlanmayla veriliyor; Gazâlî'nin krizinde argümanlar tükendiği için karar noktasına gelinebildi ve karar yaşanmaya başlandığında yerine oturdu.

Bağlanma keyfî değil çünkü iki sınaması var, kişinin uzun süredir taşıdıklarıyla tutarlılık ve yaşandığında ne çıktığı; ikisi de doğru cevabı garanti etmiyor, kötü cevabı göstermeye yetiyor.

Sonraki derse köprü

Bu derste bir şeyi tekrar tekrar yaptık ve üzerinde hiç durmadık.

Soruyu dörde ayırdık. Hangi kısmın muhasebeciye, hangisinin tartışmaya, hangisinin sözlüğe, hangisinin kişiye ait olduğuna karar verdik. Alıştırmanın tamamı bu ayırma işiydi.

Şimdi şunu sor: bu ayırma işleminin kendisi hangi türden bir soruydu?

Olgusal değildi; hiçbir gözlem «bu kısım normatiftir» demiyor. Kavramsal gibi duruyor ve tam değil, çünkü ortada sınırı tartışılan bir sözcük yoktu. Normatif de değildi.

Ayırmak bir yöntem işiydi ve yöntem sorularının kendisi henüz hiç ele alınmadı. Oysa bu kursta yaptığımız her şey bir yöntem kararına dayanıyordu.

Sonraki alt ders onu ele alıyor: yöntem sorusu. Bir soruya nasıl yaklaşılacağına dair soruların neden ayrı bir tür olduğunu, cevaplarının nasıl gerekçelendirildiğini ve bir yöntemin kendi kendini onaylamasının neden bir sorun olduğunu göreceğiz.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.