Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Beş cümlede dersin iskeleti.
Yazı ölçütü kendi kanonunun kurucularını dışarıda bırakıyor ve yazılı geleneğin kurucu metni Phaidros, yazıya güvenmiyor: yazılı söz soruya cevap veremez.
Felsefi kaynak olmanın üç koşulu var, iddia taşımak, sahipli olmak ve sınanabilir olmak, ve yazı üçünü kolaylaştırır ama kurmaz; bir atasözleri sözlüğü yazılı ve sahipsiz, bir bilgenin sözü sözlü ve sahipli.
Afrika felsefesindeki tanım kavgasının üç tarafı var: örtük felsefeyi açığa çıkaran etnofelsefe, onu oybirliği yanılsaması diye reddedip yazılı metne dönen Hountondji ve topluluğa değil gerekçe veren kişiye giden bilge felsefesi.
Sözlü kaynağın okunma yöntemi iki adım: sahipsiz bütündeki çelişkiyi bul, o çelişki üzerine gerekçeli konuşan kişiyi ara.
Büyük ayrım tezinin çekirdeği ölçekte ayakta kalıyor: yazı sınanabilirliği zamana ve uzunluğa yayar ve sözlü biçimlerin ne kadar uzun bir argüman taşıyabildiği açık bir soru.
Açılış sahnesi
Bir felsefe profesörü, elinde bir ses kayıt cihazıyla Kenya'nın batısında bir köye giriyor. Üniversitede Batı felsefesi okutuyor; Platon'u, Kant'ı, mantığı. Bugün ders vermeye gelmedi. Köyde yaşlı bir adam var; çevresindekiler anlaşmazlıklarını ona götürüyor ve söylediklerini yıllarca hatırlıyor. Profesör onun karşısına oturuyor ve soruyor: ölüm nedir? Adalet nedir? Bir insan ne zaman iyi bir insandır?
Yaşlı adam cevap veriyor. Cevapları köyün atasözlerini tekrarlamıyor; bazılarını açıkça yanlış buluyor ve neden yanlış bulduğunu söylüyor.
Profesör kaydı üniversiteye götürüyor, yazıya geçiriyor ve bir kitapta yayımlıyor.
Şimdi şu soruyu sor: o kitaptaki felsefe kimin? Yaşlı adamın mı, yoksa onu yazıya geçiren profesörün mü? Kayıt cihazı kapalıyken, o köyde felsefe var mıydı?
Bu soruya vereceğin cevap, bir şeyi felsefi kaynak saymak için ne istediğini gösteriyor. Önceki dersin sonunda bir itirafta bulunmuştuk: kaynaklarımızın hepsi yazılıydı ve yazılı olmayan şeyi kaynak saymak için elimizde bir ölçüt yoktu. Bu ders o ölçütü arıyor.
Bu derste ne olacak
Önce en yaygın ölçüte bakacağız: felsefe yazıyla olur. Bu ölçütü kendi kaynaklarımıza uygulayınca tuhaf bir sonuç çıkıyor ve o sonuçla başlayacağız.
Sonra yazının ne yaptığını, ne yapmadığını ayıracağız. Yazının felsefeye kattığı gerçek bir şey var ve o şey sanıldığından farklı.
Ardından Afrika felsefesindeki tanım kavgasına gireceğiz: bir halkın atasözlerini, ritüellerini ve dilini o halkın felsefesi saymak mümkün mü? Kavganın üç tarafı var ve üçü de ciddi.
En sonda en sert itirazla yüzleşeceğiz: yazı olmadan sürekli bir argüman kurulamaz, öyleyse sözlü düşünce felsefe olamaz. Bu itirazın bir kısmı ayakta kalıyor.
Merkez soru
Sorumuz şu: yazıya geçirilmemiş bir söz felsefi kaynak sayılabilir mi ve sayılırsa nasıl okunur?
İki parça var ve ikisi de gerekli. Yalnız «sayılabilir mi» diye sorarsan iyi niyetli bir evet çıkar ve bir işe yaramaz. «Nasıl okunur» sorusu cevaplanmadan bir atasözü kaynak olmaz; yalnız raftaki yerini değiştirir.
Sıfır noktası
Ölçüt şu: felsefe yazılı metinde yaşar. Bir düşüncenin felsefi kaynak olması için yazılmış olması gerekir; yazılmamış olan folklor, inanç ya da bilgeliktir.
Bu ölçütün güçlü bir sezgisi var. Yazılı metin durur; ona dönebilirsin, satırını gösterebilirsin, iki cümlesini yan yana koyup çelişkisini bulabilirsin. Söz uçar.
Ölçütü kendi kaynaklarımıza uygulayalım.
Bu karşı örnek ölçütü bir kenara koydurtmuyor; yalnız düzeltme istiyor. Savunucusu şunu diyebilir: kurucular yazmadı ama öğrencileri yazdı ve felsefe, yazıldığı anda felsefe oldu.
O zaman ilginç bir yere geliyoruz. Yazının kendisi ne diyor?
Bu pasajı yazan kişi, yazılı geleneğin kurucusu sayılan kişi. Ve yazıya güvenmiyor. Ona göre canlı söz sorulara cevap verir, kendini savunur, dinleyicisini seçer; yazı bunların hiçbirini yapamaz.
Sıfır noktasından şu çıkıyor: yazılı geleneğin kendi içinde bile yazı, felsefenin yaşadığı yer değil; felsefenin bırakıldığı iz. Ölçütün aradığı şey yazının kendisi olamaz. Yazının sağladığı bir şey olmalı ve o şeyi adlandırmak gerekiyor.
Argümanın yapısı
İddiayı öncüllere ayıralım.
Birinci öncül: bir sözün felsefi kaynak olması için üç şey gerekir. Bir iddia taşıması, o iddianın bir sahibinin ya da en azından bir savunucusunun olması ve iddianın sınanabilir olması; yani ona itiraz edilebilmesi ve itirazın cevap bulabilmesi. Bu üçlü önceki dersin ölçütünden çıkıyor: gerekçe isteme ve sınama.
İkinci öncül: yazı bu üçünü kolaylaştırır ama hiçbirini kurmaz. Yazılı bir söz sahipsiz ve sınanamaz olabilir; sözlü bir söz sahipli ve sınanabilir olabilir.
Üçüncü öncül: öyleyse yazılı ile sözlü arasındaki çizgi, felsefi kaynak ile kaynak olmayan arasındaki çizgiyle çakışmıyor.
Sonuç: ayrım kayıt aracında değil, sözle ne yapılabildiğinde. Sahipli ve sınanabilir söz, hangi araçla taşınırsa taşınsın kaynaktır; sahipsiz ve sınanamaz söz, yazılı olsa bile kaynak değil ham maddedir.
İkinci öncül taşıyıcı öncül ve iki yönden kurulması gerekiyor. Önce yazılı ama sahipsiz söz.
Şimdi öteki yön: sözlü ama sahipli ve sınanabilir söz.
Açılış sahnesindeki yaşlı adam bu ikinci türdendi. Söylediklerinin sahibi vardı; kendi adıyla konuşuyordu. Söyledikleri sınanabilirdi; profesör itiraz etti ve cevap aldı. Ve bir iddia taşıyordu: köyün bir atasözü yanlıştı ve şu nedenle yanlıştı.
İkinci öncül iki yönden kuruldu. Yazı, sahipliliği ve sınanabilirliği kolaylaştırıyor; kurmuyor. Bir sözlük yazılı ve sahipsiz, bir bilgenin sözü sözlü ve sahipli.
Yazının gerçekten yaptığı şey ne peki? Bir şey yaptığı kesin; Platon'un korktuğu şey de gerçek bir güçtü. Yazı, sözü söylendiği andan ve söyleyenden ayırıyor. Bu ayrılma bir kayıp ve bir kazanç. Kayıp Phaidros'ta anlatıldı: söz artık soruya cevap veremiyor. Kazanç şu: söz artık söyleyen yokken de sınanabiliyor. İki cümle yan yana konabiliyor, yüz yıl sonra biri itiraz edebiliyor.
Yani yazı, sınanabilirliği zamana yayıyor. Bu az bir şey değil ve ölçütün kendisi de değil.
Görüşler ve pozisyonlar
Afrika felsefesinde bu soru onlarca yıl süren bir tanım kavgasına dönüştü ve kavganın üç tarafı var. Üçünü de en güçlü haliyle kuracağız, çünkü kavga bize uzak değil; aynı üç konum bir Türk atasözleri kitabı için de kurulabilir.
Birinci konum, bir halkın dilinde, atasözlerinde ve ritüellerinde örtük bir felsefe bulunduğunu ve felsefecinin işinin onu açığa çıkarmak olduğunu söylüyor.
Bu konumun güçlü hali şu: her felsefe bir dilin ve bir yaşam biçiminin içinden çıkar ve her dil bazı ayrımları yapar, bazılarını yapmaz. Türkçenin «gönül» sözcüğüne başka dillerde tam bir karşılık bulmak zor ve bu sözcük bir insan anlayışı taşıyor. O anlayışı çıkarıp yazmak felsefi bir iş.
Konumun savunucuları şunu da ekler: yaygın kanaatleri toplayıp sistemleştirmek Afrika'ya özgü bir yöntem değil.
Yani Aristoteles de topluluğun kanaatlerinden başlıyor. Fark şurada ve fark bütün kavgayı belirliyor: Aristoteles kanaatleri toplayıp bırakmıyor; güçlükleri tartışıyor ve bazı kanaatleri eliyor. Tempels'in kitabında eleme yok, çünkü ona göre topluluk tek bir öğretiyi paylaşıyor.
İkinci konum tam bu noktaya saldırıyor.
Bu konumun gücü siyasal ve felsefi aynı anda. Siyasal yanı: bir halka «sizin felsefeniz şudur» demek, o halktan birinin çıkıp «hayır, ben öyle düşünmüyorum» demesini baştan anlamsız kılıyor. Felsefi yanı: önceki derste kurduğumuz ölçüt, geleneğin kendi içinde gerekçeli anlaşmazlık arıyordu; oybirliği varsayımı o anlaşmazlığı görünmez kılıyor.
Ancak Hountondji'nin konumunun da bir bedeli var ve bedel ağır: yazı ölçütüne geri dönüyor. Afrika felsefesi yazılmış metinlerdir dediğinde, açılış sahnesindeki yaşlı adam yine dışarıda kalıyor. Sıfır noktasında çökerttiğimiz ölçüt, bu kez iyi bir gerekçeyle, arka kapıdan giriyor.
Üçüncü konum bu iki bedeli ödemeden ilerlemeyi deniyor ve bu dersin ölçülü iddiası o.
Oruka'nın yaptığı şey şuydu: topluluğa değil, kişiye gitti. Etnofelsefenin oybirliği varsayımını reddetti, çünkü bilgeler birbiriyle ve köyleriyle anlaşamıyordu. Hountondji'nin yazı ölçütünü de reddetti, çünkü kayıt cihazının yaptığı şey yazının yaptığı şeydi: sözü sınanabilir kılmak. Ama kayıt olmadan da söz sınanabilirdi; köy, bilgeyi zaten sınıyordu.
Bu konuma göre sözlü kaynağın okunma yöntemi iki adımlı. Birinci adım: sahipsiz bütünü, yani atasözleri ve ritüelleri, ham madde olarak al ve içindeki çelişkileri bul. İkinci adım: o çelişkilerden biri üzerine gerekçeli konuşan kişiyi ara. Kaynak o kişidir; ham madde değil.
Bu pasaj üçüncü konumun yöntemini gösteriyor. Ritüel ham madde; Xunzi onu okuyor, içindeki iddiayı çıkarıyor ve halkın okumasını açıkça reddediyor. Ritüelin felsefi kaynak olması Xunzi'yle başlıyor; ritüelin kendisiyle değil.
En güçlü itiraz
İtiraz şu: yazı olmadan sürekli argüman kurulamaz. Bir tez, on sayfa boyunca adım adım kurulup her adımı önceki adımla karşılaştırılamaz, çünkü ezber bunu taşımaz. Sözlü kültürler bu yüzden formülle, hikâyeyle ve tekrarla düşünür; çözümleme yazının çocuğudur. Bilge felsefesi ancak profesörün kayıt cihazıyla felsefe oldu; cihaz kapalıyken köyde bilgelik vardı, felsefe yoktu.
İtirazın ikinci bir katı var ve daha sert.
Bu itirazı çürütemem ve iki parçasını ayıracağım.
Büyük ayrım tezine karşı şunu söyleyebilirim: ezberin taşıyamayacağı söylenen şeyi ezber taşıdı.
Ve Buda'nın öğretisi. Yüzyıllar boyunca ezberle taşınan bu metinlerin bir kısmı, uzun listeler ve çapraz sınıflandırmalardan oluşuyor; tam da büyük ayrım tezinin yazısız bulunamaz dediği türden soyut çözümleme. Tez, olguyla karşılaşınca daralıyor: yazı çözümlemeyi mümkün kılmıyor, kolaylaştırıyor.
Ancak tezin bir çekirdeği ayakta kalıyor ve onu kapatmayacağım. Ölçek. Bir bilgenin sözü bir oturumda sınanabiliyor; dört yüz sayfalık bir sistem bir oturumda sınanamıyor ve o sistemi kurmak için yazı gerekiyor. Sözlü gelenek argümanı kısa biçimlerde yapıyor: karşıt atasözü çiftleri, bilmece, diyalog, kıssa. Bu biçimlerin neyi yapabildiği ve neyi yapamadığı henüz haritalanmadı.
Kayıt cihazı sorununa gelince: itiraz doğru ve yalnız sözlü kaynağı vurmuyor. Sokrates'i de Platon'un soruları biçimlendirdi; elimizdeki Sokrates, Platon'un yazdığı Sokrates. Yazılı geleneğin kurucusu da bir ortak ürün. Bu, sorunu çözmüyor; sorunun sözlü geleneğe özgü olmadığını gösteriyor. Her kaynak bir aracının elinden geçiyor ve aracının payını hesaba katmak, sözlü ya da yazılı, her okumanın işi.
Ölçülü iddia şu: sözlü söz, sahipli ve sınanabilirse felsefi kaynaktır ve okunma yöntemi çelişkiyi bulup onun üzerine gerekçeli konuşanı aramaktır; yazı bu sınanabilirliği zamana ve ölçeğe yayar ve ölçeğin sözlü biçimde nereye kadar uzayabildiği açık bir soru.
Açık kalan sorular
Dört soru açık kalıyor.
Birincisi: kayıt, kaynağı değiştirir mi? Bilgenin sözü yazıya geçtiğinde Phaidros'un tarif ettiği şey oluyor: soruya cevap veremiyor, kendini savunamıyor. Kayıt sözü korurken sözü söz olmaktan çıkarıyor olabilir.
İkincisi: sömürge arşivinden gelen bir kaynak nasıl okunur? Elimizdeki tek kayıt dışarıdan bir gözlemcinin defteriyse, defteri atmak da ona güvenmek de bir kayıp. Bu soru Afrika ve yerli felsefeler programlarında yeniden açılacak.
Üçüncüsü: bir ritüel iddia mı taşır, yoksa yalnız bir pratik midir? Xunzi'nin okuması bir okuma; ritüeli yapanların çoğu ona katılmıyordu. Ritüelin felsefi kaynak olması için Xunzi gibi bir okuyucu şart mı?
Dördüncüsü: sözlü argümanın ölçeği. Kısa biçimlerle, karşıt atasözü, bilmece ve diyalogla, ne kadar uzun bir çıkarım zinciri kurulabilir? Bu sorunun cevabı büyük ayrım tezinin ne kadarının ayakta kalacağını belirliyor ve henüz yok.
Yaygın hatalar
Bu konuda beş yaygın yanlış var.
Yaygın yanlışFelsefe yazıyla başlar.
Sokrates, Buda ve Konfüçyüs yazmadı. Yazılı geleneğin kurucuları sözlü öğretmenlerdi ve onları yazan öğrencileriydi. Yazı, felsefeyi başlatmadı; korudu ve başka bir şeye çevirdi.
Yaygın yanlışSözlü aktarım güvenilmezdir.
Vedik ezber teknikleri ve isnad ilmi, sözlü aktarım için elyazması geleneklerinin çoğundan sıkı denetim sistemleri kurdu. Güvenilirlik aracın değil, denetimin özelliği.
Yaygın yanlışBir halkın atasözleri o halkın felsefesidir.
Atasözleri sahipsiz ve birbiriyle çelişkili; bir felsefe değil, felsefenin ham maddesi. Onları bir sisteme dökmek Hountondji'nin etnofelsefe dediği şey ve Türk atasözleri için yapıldığında da aynı ad geçerli.
Yaygın yanlışYazılı metin kendi kendini açıklar.
Phaidros'un uyarısı tam bu: yazı soruya cevap vermez. Yazılı metin de bir okuyucu ve bir yorum ister; yazılı olmak, yoruma muhtaç olmamak demek değil.
Yaygın yanlışRitüel düşünce değil, davranıştır.
Bir cenaze töreni ölüm, kişi ve borç hakkında bir dizi iddiayı davranışa dökmüştür. İddialar söylenmediği için yok değil; söylenmediği için okunmaya muhtaç.
Kendin dene
Birinci adım: sözü söylemesini iste ve ardından tek bir soru sor: neden? Cevabı kaydet ya da not al.
İkinci adım: cevaba Oruka'nın ayrımını uygula. Cevap sözü başka bir sözle destekliyor mu, yoksa sözün neden doğru olduğunu ya da hangi durumlarda yanlış olduğunu açıklıyor mu? İlki halk bilgesi, ikincisi filozof bilge. İkisi de saygın; yalnız ikincisi kaynak.
Üçüncü adım: aynı kişiye sözün tersini söyleyen bir atasözünü hatırlat. Önceki derste bulduğun çifti kullanabilirsin. Ne yapıyor? Çelişkiyi görmezden geliyor mu, birini seçip gerekçe veriyor mu, yoksa ikisinin farklı durumlar için olduğunu söyleyip ayrımı çiziyor mu?
Dördüncü adım: notunu bir gün sonra yeniden oku. Şimdi elinde yazılı bir kaynak var. Bir cümlesine itiraz et. Cevap alamıyorsun; Phaidros'un dediği oluyor. O itirazı gidip kişinin kendisine söyle ve cevabını dinle.
Alıştırmanın işi bir yakınını sınamak değil. İşi, aynı sözün sözlü halde ve yazılı halde neyi yapabildiğini kendi kulağınla ve gözünle ayırmak.
Aklında kalsın
Beş cümlede dersin iskeleti.
Yazı ölçütü kendi kanonunun kurucularını dışarıda bırakıyor ve yazılı geleneğin kurucu metni Phaidros, yazıya güvenmiyor: yazılı söz soruya cevap veremez.
Felsefi kaynak olmanın üç koşulu var, iddia taşımak, sahipli olmak ve sınanabilir olmak, ve yazı üçünü kolaylaştırır ama kurmaz; bir atasözleri sözlüğü yazılı ve sahipsiz, bir bilgenin sözü sözlü ve sahipli.
Afrika felsefesindeki tanım kavgasının üç tarafı var: örtük felsefeyi açığa çıkaran etnofelsefe, onu oybirliği yanılsaması diye reddedip yazılı metne dönen Hountondji ve topluluğa değil gerekçe veren kişiye giden bilge felsefesi.
Sözlü kaynağın okunma yöntemi iki adım: sahipsiz bütündeki çelişkiyi bul, o çelişki üzerine gerekçeli konuşan kişiyi ara.
Büyük ayrım tezinin çekirdeği ölçekte ayakta kalıyor: yazı sınanabilirliği zamana ve uzunluğa yayar ve sözlü biçimlerin ne kadar uzun bir argüman taşıyabildiği açık bir soru.
Sonraki derse köprü
Bu dersin bir kahramanı vardı ve onu hep «profesör» diye andık. Kayıt cihazını taşıyan, soruları soran, kaydı yazıya geçiren ve yayımlayan kişi bir üniversite hocasıydı. Yaşlı adamın sözünü felsefe sayan kurum, o adamın hiç görmediği bir kurumdu.
Bu bizi başka bir çizgiye getiriyor. Bu derste yazılı ile sözlü arasındaki çizgiyi sorguladık; şimdi kurum içi ile kurum dışı arasındaki çizgi var. Felsefe bir bölümde, bir dergide, bir unvanla mı yapılır; yoksa bir kafede, bir gazete köşesinde, bir çocuk sınıfında da mı? İkisi aynı ada layık mı ve biri ötekini denetliyor mu?
Sonraki alt ders bunu soruyor: akademik ve kamusal felsefe. Kurumun felsefeye ne kattığını, neyi dışarıda bıraktığını ve profesörün kayıt cihazının hangi tarafta durduğunu göreceğiz.