Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Beş cümlede dersin iskeleti.
Mutluluk bir duygu, iyi yaşam bir gidişat, anlam ise bir bağdır; bir gün hem kötü hem vazgeçilmez olabiliyor ve bu, iki ayrı ölçünün varlığını gösteriyor.
Anlamsızlık argümanı gizli bir öncül taşır — anlamın ancak sonsuz ölçekte gerçek olabileceği — ve o öncül yüzeye çıkarıldığında savunulamıyor, çünkü ölçek talebi başka hiçbir yerde uygulanmıyor.
Argüman çürütüldükten sonra bile geriye bir şey kalıyor: kendi bağlarına bir adım geri çekilip bakabilme yeteneği, onların seçilmiş ve başka türlü olabilir olduğunu gösteriyor ve bu gösterim geri alınamıyor.
Anlamın iki koşulu var ve hiçbiri tek başına yetmiyor: kişinin gerçekten çekildiği bir şey olması, ve o şeyin gerçekten değerli olması.
Felsefe bu soruyu çözmüyor; kötü argümanı eliyor, ölçütü iki koşula bağlıyor ve geriye kalan rahatsızlığı bir hastalık değil bir yapı olarak adlandırıyor.
Açılış sahnesi
İki kişiye aynı akşam aynı soru soruluyor: bugün iyi bir gün müydü?
Birincisi tatilde. Hava güzeldi, hiçbir şey ters gitmedi, yorulmadı. Evet diyor ve sonra bir sessizlik oluyor. Ardından kimsenin sormadığı bir şey ekliyor: gerçi bu kadar mı, diye düşünmedim değil.
İkincisi bütün gün hasta bir yakınına baktı. Yoruldu, sinirlendi, iki kez ağladı ve kimse ona teşekkür etmedi. Hayır diyor; iyi bir gün değildi.
Sonra ona ikinci bir soru soruluyor: bugünü tatildeki kişinin günüyle değişir miydin?
Uzun bir sessizlik ve sonra: hayır.
Şimdi buradaki tuhaflığa dikkat et. İkinci kişi kötü bir gün geçirdiğini söylüyor ve o günü iyi bir günle değişmiyor.
Öyleyse elinde iki ayrı ölçü var ve ikisi aynı yöne bakmıyor. Bir gün hem kötü hem vazgeçilmez olabiliyor.
On ikinci derste iyi yaşamın ölçüsünü aramış ve üç kuramın da bir yerde zorlandığını görmüştük. Bu ders o zorlanmanın adını koyuyor.
Bu derste ne olacak
Önce anlamı mutluluktan ayıracağız. İkisi birbirine karıştığında yukarıdaki sahne açıklanamıyor.
Sonra anlamsızlık argümanını en güçlü haliyle kuracağız. Argüman evrenin ölçeğinden yola çıkıyor ve ilk bakışta ezici görünüyor.
Ardından argümanın gizli bir talep taşıdığını göstereceğiz. Talep sökülünce argüman zayıflıyor ve yine de bir şey geriye kalıyor.
En sonda da geriye kalan şeyi konuşacağız. Buna felsefede bir ad verilmiş ve çözülmemiş olması onun tanımının parçası.
Merkez soru
Sorumuz şu: bir hayatı anlamlı kılan nedir?
Sorunun tuzağı şurada: anlam sözcüğü iki farklı iş için kullanılıyor. Bir cümlenin anlamı ile bir hayatın anlamı aynı şey değil ve ikincisi çok daha bulanık. Dördüncü derste öğrendiğimiz iş burada baştan gerekiyor.
Sıfır noktası
Önce üç şeyi birbirinden ayıralım, çünkü gündelik konuşmada üçü tek kelimeye sıkışıyor.
Mutluluk bir duygu, iyi yaşam bir gidişat, anlam ise bir bağ. Üçü birlikte gidebiliyor ve gitmediklerinde açılış sahnesindeki tuhaflık ortaya çıkıyor.
Bu ayrım dersin ilerleyen kısmında iki yönde birden çalışacak. Şimdilik şunu görmek yeter: bir kişi anlamlı hissedip yanılıyor olabilir, ya da değerli bir iş yapıp hiçbir şey hissetmiyor olabilir.
Şimdi asıl meydan okumaya gelelim.
Bu tanıklığın değeri, sorunun yoksunluktan çıkmadığını göstermesi. Anlam sorusu her şeyin kötü gittiği yerde değil, çoğu zaman her şeyin yolunda gittiği yerde soruluyor ve bu, onu bir şikâyet olmaktan çıkarıyor.
Argümanın yapısı
Şimdi anlamsızlık argümanını en güçlü haliyle kuralım.
Birinci öncül: bir şeyin anlamlı olması, kendisinden daha büyük bir bütüne katkıda bulunmasıdır.
İkinci öncül: bir insan hayatı, evrenin ölçeğinde hiçbir şeye katkıda bulunmaz; yüz yıl sonra izi kalmaz, milyon yıl sonra türü kalmaz.
Sonuç: öyleyse hiçbir insan hayatı anlamlı değildir.
Bu argüman ilk duyulduğunda ezici geliyor ve genellikle karşısına duygusal bir cevap konuyor. Duygusal cevap işe yaramıyor; öncüllere bakmak gerekiyor.
Bu karşı örnek argümanın gizli öncülünü çıkarıyor. Beşinci derste öğrendiğimiz iş bu: söylenmemiş bir kabul, argümanın bütün yükünü taşıyor.
Söylenmemiş kabul şu: anlam ancak sonsuz ölçekte gerçek olabilir.
Kabul yüzeye çıkınca savunulması gerekiyor ve savunulması kolay değil. Neden bir şeyin değeri süresine bağlı olsun? Kısa süren bir dostluk, uzun süren bir düşmanlıktan daha az gerçek değil.
Daraltılmış birinci öncül şu: bir şey, bağ kurduğu şeyin içinde anlamlıdır ve ölçek o bağın türüne göre değişir.
Bu daraltmayla argüman çöküyor. Bir hayat evrene katkıda bulunmuyor olabilir ve bir başkasına, bir işe, bir topluluğa katkıda bulunuyor olabilir; ikincisi de bir bağ ve bağ olması için evrensel olması gerekmiyor.
Şimdi durup şunu söylemek gerekiyor: bu çözüm fazla temiz ve tam değil.
Argümanı çürüttük ve arkasındaki rahatsızlık yerinde duruyor. Bir kişi bütün bunları kabul edebilir ve yine de bir adım geri çekilip kendi bağlarına dışarıdan bakabilir; oradan bakınca hepsi seçilmiş, olumsal ve başka türlü de olabilirmiş gibi görünüyor.
Bu geri çekilme yeteneği insanın bir kusuru değil; dördüncü ve beşinci derslerde övdüğümüz şeyin ta kendisi. Kendi varsayımlarını görebilen bir zihin, kendi bağlarını da görebiliyor.
Görüşler ve pozisyonlar
Anlamın nereden geldiği üzerine üç ayrı pozisyon var.
Birinci görüş anlamı bulunacak bir şey sayıyor ve iki koşul birden istiyor. Bir hayat, kişinin gerçekten çekildiği bir şeye bağlandığında ve o şey gerçekten değerli olduğunda anlamlı oluyor. Öznel çekim tek başına yetmiyor; nesnel değer de tek başına yetmiyor.
İki karşı örnek birlikte birinci görüşü destekliyor: iki koşul da gerekiyor ve hiçbiri tek başına yetmiyor.
İkinci görüş anlamı bulunacak bir şey değil kurulacak bir şey sayıyor ve saçmayla yaşamayı öneriyor.
Bu konumun yaptığı hamle dikkat çekici. Saçmayı çözmüyor ve çözülemez sayıyor; teklif ettiği şey ona rağmen sürdürmek ve sürdürmeyi bilerek yapmak. Anlam burada verilmiş bir şey değil, sürdürmenin kendisinden çıkan bir şey.
Eleştirenler bu konuma şunu sorar: sürdürmeyi bilerek yapmak neden anlam üretsin? Aynı kaya, aynı tepe ve aynı sonuç; farkındalık eklenince neden bir şey değişsin? Cevap tam verilmiş değil ve bu, konumun en çok tartışılan yeri.
Üçüncü görüş soruyu cevaplamak yerine sorunun kuruluşunu sorguluyor.
Bu üçüncü konum anlamsızlık argümanının kendi zeminine dokunuyor. Argüman anlamı bir katkı, bir işe yarama ve bir iz bırakma olarak kurmuştu; bu gelenek o kuruluşun kendisini bir tercih sayıyor. Bir hayatın değeri ürettiği şeyle ölçülüyorsa anlam sorusu kaçınılmaz; ölçü değişince soru da değişiyor.
En güçlü itiraz
Şimdi en sert itiraza geldik ve dersin buraya kadar kurduğu her şeye dokunuyor.
İtiraz şu: anlam arayışı bir ihtiyaçtan doğuyor ve bir ihtiyacın olması, karşılığının var olduğunu göstermiyor. Susuzluk suyun varlığını kanıtlamaz; yalnız susadığını kanıtlar.
Bu itirazın ikinci ve daha sert bir hali var. Anlamlı hissetmek üretilebilir bir şey; on ikinci derste gördüğümüz düzenek onu da üretirdi. Öyleyse hayatımı anlamlı hissediyorum cümlesi bir kanıt değil, olsa olsa bir bildirim.
Bu itirazı çürütemem ve iki yarısı da doğru.
Ancak itiraz iki koşullu görüşü hedeflemiyor, tek koşullu bir görüşü hedefliyor.
Şöyle: hissetmenin yetmediğini zaten söylemiştik ve karşı örnekle göstermiştik. Nesnel koşulun da tek başına yetmediğini ikinci karşı örnekle göstermiştik. İki koşul birlikte istendiğinde, hissin üretilebilir olması iddiayı yıkmıyor; yalnız hissin tek başına delil olmadığını tekrarlıyor.
Geriye asıl mesele kalıyor ve orada itiraz kazanıyor: geri çekilip bakabilme yeteneği hiçbir kuramla kapatılmıyor. Bağlarını gerçekten değerli bulsan ve gerçekten hissetsen bile, bir adım geri çekilip hepsinin olumsal olduğunu görebiliyorsun.
Ölçülü iddia şu: felsefe anlam sorusunu çözmüyor. Yaptığı üç şey var ve üçü de küçük değil.
Birincisi, kötü argümanı eliyor: evren ölçeğinde iz bırakmamak anlamsızlık kanıtı değil, çünkü ölçek talebi başka hiçbir yerde uygulanmıyor.
İkincisi, ölçütü iki koşula bağlıyor ve tek koşullu her cevabı karşı örnekle düşürüyor.
Üçüncüsü, geriye kalan rahatsızlığı bir kusur değil bir yapı olarak adlandırıyor. Saçma, çözülmediği için değil çözülemez olduğu için orada; ve onu bir hastalık sanmakla bir yapı olarak tanımak arasında gerçek bir fark var.
Açık kalan sorular
Dört soru açık kalıyor.
Birincisi: nesnel değerli sayılan şeylerin listesi nasıl kuruluyor? On ikinci derste aynı soru nesnel liste kuramı için sorulmuştu ve orada da cevaplanmamıştı.
İkincisi: farkındalıkla sürdürmek neden anlam üretsin? Camus'nün konumunun en zayıf halkası burası.
Üçüncüsü: geri çekilip bakma yeteneği kapatılabilir mi, kapatılmalı mı? Bazı gelenekler onu bir hastalık, bazıları bir olgunlaşma sayıyor.
Dördüncüsü: bir hayatın anlamı, o hayat bittikten sonra değişebilir mi? Sonradan gelen sonuçlar geriye dönük olarak anlam ekliyor ya da eksiltiyor gibi görünüyor.
Yaygın hatalar
Bu konuda dört yaygın yanlış var.
Yaygın yanlışAnlamlı hayat mutlu hayattır.
Açılış sahnesindeki iki kişi bunun tersini gösteriyor. Anlam ile mutluluk sık sık birlikte gidiyor ve gitmediklerinde insanlar mutluluğu değil anlamı seçiyor; zor günü değişmeyen kişi bunu yapıyor.
Yaygın yanlışAnlam sorusu bunalımdan çıkar.
Tolstoy'un tanıklığı tersini gösteriyor: soru çoğu zaman her şeyin yolunda gittiği yerde soruluyor. Sorunun kaynağını bir ruh hâline bağlamak, onu cevaplamadan susturmanın bir yolu.
Yaygın yanlışNihilizm bir umutsuzluk hâlidir.
Bir gerekçesi olan konum ve gerekçesi ciddiye alınmadan çürütülemez. Karamsarlıkla eşitlemek, dokuzuncu derste öğrendiğimiz köken yanlışının bir başka biçimi; konumun kaynağını konuşup içeriğine hiç dokunmuyor.
Yaygın yanlışAnlam, iz bırakmaktır.
Bu ölçü anlamsızlık argümanının gizli öncülüyle aynı ve savunulması gerekiyor. İz bırakmayı ölçü yapan biri, kısa süren her şeyi baştan değersiz saymış oluyor ve bu ölçüyü hiç kimse gündelik hayatında uygulamıyor.
Kendin dene
Birinci soru: geçen ay yaşadığın en keyifli günü yaz. Ayrıntıya girme, bir cümle yeter.
İkinci soru: geçen ay hiçbirini silmek istemeyeceğin bir günü yaz. Keyifli olması gerekmiyor.
İki cevap aynıysa iyi; birçok kişide farklı çıkıyor ve fark dersin konusu.
Şimdi ikinci güne bak ve şunu sor: onu vazgeçilmez yapan neydi? Cevap genellikle bir bağ oluyor — bir kişiye, bir işe ya da bir sorumluluğa.
Son adım biraz zor. O bağı seçmiş miydin, yoksa kendini içinde mi bulmuştun? İkisi de olabilir ve ikisi de anlam üretebiliyor; ama hangisi olduğunu bilmek, on üçüncü derste konuştuğumuz sahiplik sorusunun bu alandaki karşılığı.
Alıştırmanın işi hayatına bir puan vermek değil. İşi, iki ayrı ölçünün sende nerede ayrıştığını göstermek; çünkü ayrıştıkları yer, senin anlam dediğin şeyin durduğu yer.
Aklında kalsın
Beş cümlede dersin iskeleti.
Mutluluk bir duygu, iyi yaşam bir gidişat, anlam ise bir bağdır; bir gün hem kötü hem vazgeçilmez olabiliyor ve bu, iki ayrı ölçünün varlığını gösteriyor.
Anlamsızlık argümanı gizli bir öncül taşır — anlamın ancak sonsuz ölçekte gerçek olabileceği — ve o öncül yüzeye çıkarıldığında savunulamıyor, çünkü ölçek talebi başka hiçbir yerde uygulanmıyor.
Argüman çürütüldükten sonra bile geriye bir şey kalıyor: kendi bağlarına bir adım geri çekilip bakabilme yeteneği, onların seçilmiş ve başka türlü olabilir olduğunu gösteriyor ve bu gösterim geri alınamıyor.
Anlamın iki koşulu var ve hiçbiri tek başına yetmiyor: kişinin gerçekten çekildiği bir şey olması, ve o şeyin gerçekten değerli olması.
Felsefe bu soruyu çözmüyor; kötü argümanı eliyor, ölçütü iki koşula bağlıyor ve geriye kalan rahatsızlığı bir hastalık değil bir yapı olarak adlandırıyor.
Sonraki derse köprü
Bu derste anlamı bir bağ olarak tanımladık ve arayışın bedelini gördük. Modülün beş dersi boyunca felsefenin neden yapıldığına dört cevap verdik: hakikat, iyi yaşam, zihinsel özgürlük ve toplumsal eleştiri. Beşincisi de anlam oldu.
Beşinin ortak bir yanı var: hepsi felsefeyi bir işe koşuyor. Bir sonuca varmak, bir hayatı düzeltmek, bir düzeni sınamak için yapılıyor.
Sonraki alt ders bu modülün sonuncusu ve bütün bu gerekçeleri bir kenara bırakıyor. Bazı insanlar hiçbir işe yaramayacağını bile bile soru soruyor ve sormaktan vazgeçmiyor. Düşünsel merakın kendi başına bir gerekçe olup olmadığını konuşacağız.